Haber kapak görseli
Gezi
6 dk okunma süresi
Pozitif

Afrika’nın en ucunda bir cennet: Cape Town

Cape Town; şaşırtıcı doğası, gastronomik zenginliği, tasarımcı kimliği ve Ubuntu kültürüyle gözlerimizi, ruhumuzu ve damağımızı şenlendiriyor.

SERRA GÜRÇAY

Afrika’nın en ucuna ilk gittiğimde kıtanın tüm renklerini içinde taşıyan, buna rağmen çok Batılı bir hayat tarzı sunan şaşırtıcı bir şehirle karşılaşmıştım. Ağzımdan, “Burayı nasıl olur da daha önce keşfetmedim?” kelimelerinin döküldüğünü hatırlarım. Sonraki gelişlerimde meşhur Chapman Tepesi’nde (Chapman’s Peak) durup etrafa kuş bakışı bakmayı gelenek haline getirdim. 1580’de Francis Drake’in bu toprakları keşfettiğinde sarf ettiği, “Dünyada gördüğüm en güzel burun” sözleri aklımın hep bir köşesinde kaldı. Uzun bir aradan sonra yine Cape Town’dayım.

Rüzgarlı tepeler

Bir şehrin nasıl bu kadar da belirgin bir silüeti olabilir? Tepesi yatay bir şekilde kesilmiş 1086 metrelik Masa Dağı’nın üzerinde duran beyaz sis bulutu, dağın tepesinden aşağı kumaş gibi akıyor. Yanımdan geçen sarışın Cape Town’lu sabah koşusuna ara vererek, “O gördüğün sis oluşumuna biz dağın masa örtüsü deriz, onun varlığı Cape doktorunun da geldiğini müjdeler” açıklamasını getiriyor. “Aslında doktor, estiği zaman şehrin havasını temizleyip mikropları yok eden, güneydoğudan esen kuvvetli bir rüzgardan başkası değil” diye de eklemeyi unutmuyor.

Cape Town’luların yaratıcı olduklarını duymuştum, bu konuşma bunun ilk işareti olmalı! Rüzgarın kuvvetli estiği de doğru. Yüzümü güneye doğru çevirdiğimde, Atlantik ile Hint Okyanuslarının kesiştiği ve uzun süre Afrika’nın en uç noktası olarak bilinen (aslında en uç nokta 150 kilometre doğudaki Cape Agulhas) Ümit Burnu’nda buz gibi serin dev dalgaların hoyrat bir şekilde birbiriyle çarpıştıklarını görür gibiyim. Eskiden denizcilerin kabusu olan ve çoğu geminin battığı Ümit Burnu ile aramızda sadece yarım saatlik bir mesafe var. Buna rağmen şehrin dört bir yanını saran kumsallarda sörfçüler ile kiteboard’cular dalgaları ve rüzgarı ehlileştirme konusunda oldukça başarılı. Okyanus soğuk ama kumsallar insan kaynıyor. Şehrin etrafındaki dört tepeye bakıyorum: Şeytan Tepesi (Devil’s Peak), Aslan Kafası (Lion’s Head), Masa Dağı (Table Mountain) ve Sinyal Tepesi (Signal Hill). Bu tepelerde benim gibi manzara seyredenlerin çoğu turist. Cape Town’lular dağ bisikletine biniyor, koşuyor veya trekking yapıyor. Uzaktan bakınca şehrin sırtlarına tırmanan, keçi kadar çevik sporcuları seçebiliyorum. Her sene nisan ayında yapılan Two Ocean’s maratonuna veya marttaki Argus bisiklet yarışına hazırlanıyor olmalılar. Meşhur Cape Town rüzgarının burada yaşayanlara enerji ve sağlık dağıttığı konusuna ikna oldum. Ben onlar kadar sportif değilim, biraz da çarşı pazar gezme niyetindeyim.

Afrika davulları ve Ubuntu

İlk olarak şehir merkezi rotasını kendime uygun buluyorum. 1806’dan beri aynı alanda kurulu, tipik bir Afrika pazarı olan Green Market meydanı ilk durağım. Tarihi belediye binasının hemen önünde kurulan pazar yerinde, tüm kıtanın el emeği gözlerimin önünde serilmiş duruyor. Özellikle rafyadan yapılmış, Mali ve Kamerun’dan gelen kumaşlar, Fildişi Sahili’nden maskeler ile sesi kulağıma hoş gelen bir Afrika davulu olan marimba ilk dikkatimi çekenler arasında... Davulu incelerken satıcı adamla sohbete dalıyoruz. Bu davulların aynı zamanda kabileler arasında bir iletişim aracı olduğunu biliyorum. Kabileleri bir arada tutan, benim de yakından incelediğim ve yazdığım ilk roman Çıplak Ayak’ta (Ceres Yayınları, 2023) bahsettiğim Ubuntu felsefesi. Buralarda büyük aile ve soydaşlık o kadar gelişmiş ki çoğu zaman bir çocuğun okuması için gereken parayı tüm köy halkı sağlıyor. Kabile kültüründe paran olup da ihtiyacı olan akrabana vermemek kabul edilemez. Aile denildiği zaman kan bağı olmayan fakat yardım aldığın veya verdiğin insanlar da aile mensubu sayılıyor. Güney Afrika’da selamlaşmak için söylenen Zulu dilindeki “sawubona”nın anlamı, Ubuntu felsefesini özetler nitelikte ve “Seni görüyorum” demek. Cevabı olan “shiboka” ise “Senin için buradayım” anlamında kullanılıyor. Davulu biraz pazarlık yaptıktan sonra alıyorum. Çiçek satan kadınların arasından geçiyorum, rengarenk dev protea ve cennet kuşu (bird of paradise) çiçekleri beni benden alıyor. Zor da olsa kendimi frenliyor ve şehir turuna devam ediyorum.

Şehir merkezindeki işlek caddelerin başında Long Street ve Bree Street geliyor. Bu bölgede sık bulunan eski tip evlerin balkonları dantel gibi demirden işlenmiş. Cumartesi günleri açılan deniz kenarındaki Oranjezicht pazarı da tam gözlere ve damaklara şenlik bir yer. Izgara mantarlar, nefis ızgaralar, üzeri çiçeklerle bezeli salataları görünce kendime küçük bir ziyafet çekiyorum.

Müslüman mahallesi

Şehrin ileri gelen Hintlilerinin ve Müslümanlarının yaşadığı Bo Kaap mahallesinin de kendine göre ayrı bir cazibesi var. Bu mahallede her ev ayrı renkte boyanmış, son derecede canlı ve neşeli bir görüntüde. Cape Town’a ilk esir ticareti sırasında getirilmiş olan Müslümanların çoğu Hint asıllı ama aralarında Malezya kökenliler de olduğundan Cape Town’lu Müslümanlar “Cape Malay” olarak anılıyor. Özgürlüklerine kavuştukları zaman da kutlama niyetine evlerini rengarenk boyamışlar. Camisi, bakımlı evleri, dar ve yokuş sokakları, baharat kokan küçük lokantalarıyla Bo Kaap, zamanla şehrin önemli bir çekim merkezi halini almış.

Afrika melodileri eşliğinde Waterfront

Yaklaşan iki katlı kırmızı otobüsü görünce, şehrin kalbinin attığı W&A Waterfront’a doğru yol almam gerektiğini hatırlıyorum. Burası en şık mağazaların, lokanta ile barların bulunduğu ve meşhur Two Ocean’s Aquarium’un olduğu şehrin en can alıcı noktası. Yanındaki Watershed Market for Crafts and Design ise tasarım sevenler için adeta bir cennet. Deri çantalar, elbiseler, sandaletler ve dekorasyon objeleri çok ucuz değil ama kaliteli.

Meydanda Afrika cazı, marimba perküsyonu, yerel ateş dansı gibi birbirinden ilginç canlı performanslar sergileniyor. Özellikle dans konusunda Afrikalıların eline kimsenin su dökemeyeceğine bir kez daha tanık oluyorum. Denize bakan bir kafede şifalı olduğuna inanılan yerel roiboos çayımı içerken, birdenbire denizin içinden siyah parlak kafalar beliriyor: Karşımda bir fok balığı ailesi duruyor. Fıldır fıldır kömür gözlerini yediğim pastaya dikiyorlar. Çaresi yok, paylaşıyoruz.

Üzüm üzüme baka baka...

Sahilden otele doğru giden yol üzerinde, okyanusa bakan her koyda lüks apartmanların ve villaların önünden geçiyorum. Cape Town’da çok sayıda emekli Avrupalı mülk sahibi var. Kendi ülkelerinde kış olunca, burada yaz mevsimini yaşamaya geliyorlar. “Yarım saat mesafede yüzlerce farklı üzüm bağı var” diyor yanımda oturan Hollandalı. Kendi atalarından kalma Cape-Dutch tarzı mimariyi, uçsuz bucaksız üzüm bağlarını görmek için buralara kadar gelmiş. Çevrede bulunan toprak çeşitliliğinin, kireçtaşı, granit, kil ve iklimsel özelliklerin buranın üzümlerini fazlasıyla özel kıldığını anlatıyor. Çoğu üzüm bağının içinde restoran ve tadım evleri de var. Ben şimdilik, sahil şeridinin en canlı koyu olan Camp’s Bay’de okyanus manzaralı odamın penceresinden gördüğüm iki salkım üzüme bakmakla yetiniyorum. Üzüm, üzüme baka baka kararırmış. Ben de şimdi terasta kendimi biraz karartmakla meşgulüm. Bilen bilir, Afrika güneşi ocak ayında beyaz tenden hiç hoşlanmaz.

Mandela’nın adasına doğru

Dünyanın en ünlü hapishane adalarından biri olan Robben Adası, modern zamanlarda demokrasi denince ilk akla gelen isimlerden, Nobel Barış Ödülü sahibi merhum Nelson Mandela’nın ismiyle anılıyor. Lider, ülkedeki siyahları özgürleştirmek adına “apartheid” hükümetini devirme planlarını 27 sene hapis yattığı bu adada planlamış. Şimdi adaya her saat düzenlenen turlara katılan yabancılar hücre hikayelerini merakla dinliyor. Boulder’s Bay’den gelen ve soyları tükenmek üzere olan Afrika penguenleriyle şakalaşıyorlar.

© 2025 bmag - Tüm hakları saklıdır.

Iyzico ile ÖdeIyzico Logo