
Ani antik kenti neden terk edildi? 1001 kiliseler şehri’nin gizemli hikâyesi
Yazan: Catherine Curzon
Türkiye ile Ermenistan sınırında, bir zamanlar güçlü bir ulusun başkenti olan bir şehrin kalıntıları uzanıyor. Bugün, hareketli sokakları sessiz ve kayıp, muhteşem kiliseleri ve kalesi istilalarla harap edilmiş. Burası Ani, “1001 Kiliseler Şehri”.
11. yüzyılda Ermenistan’ın en büyük hanedanı, Merhametli III. Aşot tarafından yönetilen Bagratuni’ydi. Bagratuniler, MS 961 yılında Ani’yi uzun süredir çekiştikleri Kamsarakan hanedanından satın alarak kendi topraklarına kattılar. Ani, 5. yüzyılda kurulmuş, bulunduğu tepenin etrafına yayılmış mütevazi bir kasabaydı. Ancak Aşot, kasabayı çevreleyen nehir ve arazilerin stratejik önemini fark etti. İpek Yolu’nun, Bizans İmparatorluğu, Asya, İran ve hatta doğunun daha uzak noktalarına ulaşan devasa ticaret ağı yaşamsal bir rol oynadı ve Ani büyük bir ticaret merkezi haline geldi.

Şehir inanılmaz bir hızla büyüdü. Büyük küçük her milletten gelen tüccarların sesleriyle yankılanan sokakları zenginlik ve yeni fırsatlarla doluydu. Kraliyetin başkenti haline gelen Ani, Hıristiyan ve Müslüman toprakları arasında kültürlerin ve halkların kaynaşma noktası oldu. Ayrıca, iki kanyonun birleştiği bir yerde ve üçgen bir dağ platosu üzerinde duran şehir zapt edilemez görünüyordu. İçeri girmenin tek yolu şehir kapılarıydı. Kuzeyi haricindeki tüm yönlerde derin kanyon tarafından doğal olarak korunan Ani, potansiyel işgalciler için fazla seçenek sunmuyordu. Önemli yapıların güvenliğini sağlamak için, kanyon sınırı boyunca uzanan, 15 metre yüksekliğinde ve iki düzineden fazla güvenlik kulesiyle korunan surlar inşa edildi.
Ani sadece sıradan savunma duvarlarına sahip bir şehir değildi. Aynı zamanda, Avrupalı gezginlerin de ifade ettiği gibi ilham verici ve büyüleyici bir mimariye sahipti. Anıt duvarlar ve şehrin içi, Romalılar tarafından tercih edilen özel bir kaya olan tüf taşından yapılmıştı. Tüf taşı; turuncu, siyah, kırmızının değişik tonları, kahverengi ve gri gibi çok farklı renklerden oluşuyordu. Şehir geniş bir mozaiği andırıyordu. Duvarları renkli taşlarla süslenmiş binalar ve muazzam haçları olan çok sayıda ibadet yeri vardı. Ani tam anlamıyla taştan bir şehirdi. Yapımında ahşap ve metal kullanılmamıştı. Zengin tüccarlardan alınan vergiler sayesinde kurulan altyapı, tatlı su drenaj sistemi ve hatta sokak aydınlatmasıyla şehir, ortaçağ mimarisinin zirvesindeydi.

Parlayan kalabalık caddeleri altın döşeli değildi ama bir platonun zirvesinde duran bu rengarenk şehir, arkasındaki dağlık araziyle birlikte muhteşem bir manzara sunuyordu. Ermenistan’ın her köşesinden yeni bir yaşam kurmak için gelenler başkenti hareketli bir merkez haline getirince, kaçınılmaz olarak Ermeni Katolik Kilisesi de 11. yüzyılda genel merkezini Ani’ye taşıdı. Artık nüfusu yüz binlere dayanan Ani’de çok sayıda din adamı görmek mümkündü.
Ani’nin hakimiyeti, hükümdar Hovhannes-Sembat’ın vasiyetiyle Bizans İmparatorluğu’na bırakılınca 1041 yılında hanedanın kontrolünden çıktı. Hükümdarın ölümünün ardından Bizans İmparatoru IV. Michael şehri devralmak için bir ordu gönderdi. Bizans birlikleri, şehrini seven halk tarafından beklenmedik bir direnişle karşılaşsa da sayıca fazlaydılar. 1045 yılında, binlerce kişiyi öldüren Bizans İmparatorluğu sonunda şehri ele geçirdi. Ancak Ani, Bizans’ın elinde uzun süre kalmadı. Sadece 25 yıl sonra Selçuklu İmparatorluğu tarafından istila edilen şehir, yağmalandı ve zarar gördü.
Bu tarihten sonra Ani’nin geleceği belirsizlikle kaplandı. Gürcistan Kraliçesi Tamar’ın himayesinde tekrar refaha kavuşana dek hükümdardan hükümdara, krallıklardan krallıklara geçti. Ne yazık ki bu yeni refah dönemi ve stratejik önemi Ani’yi 1237 yılında başlayan Moğol istilasında çekici bir nokta haline getirdi. Kıyımlardan korkan halk, bu büyük şehri geride bırakarak kaçmaya başladı.

1319 yılında büyük bir depremle şehir, temellerinden sarsıldı. İşgalci Moğol hükümdarları ise şehri onarmak için hiçbir şey yapmadılar. Ani’nin mimarisi yok olmaya başlamıştı. Zamanla çok hasar gören şehirde, eski parlak tarihini ve İpek Yolu’nun ihtişamını hatırlatan mimari kalıntılar dışında bir şey k almadı.
Ani’nin terk edilmesi, İpek Yolu’nun popülerliğini yitirmesiyle daha da hızlandı. Şehir, 1579 yılında Osmanlı İmparatorluğu’nun bir parçası olduğunda mütevazi bir kasabadan başka bir şey değildi. Kalan az sayıdaki insan içinse hayat, istilacı Kürt aşiretlerinin tehditleriyle oldukça tehlikeli hale gelmişti. Ani’nin son sakinleri 1735 yılında şehri terk eden Kızkaleli keşişlerdi.
Onlarca yıl sessiz kalan Ani’nin bir zamanlar göz kamaştıran kiliseleri bakımsızlıktan yok oluyordu. Kürt aşiretlerinin bölgeye saldırıları sürerken, unutulmuş, izole edilmiş tarihi yapılar, duvarlar ve fresklerle dekore edilmiş kiliseler ufalanmaya devam etti.
Bu durum, Ani’nin de içinde bulunduğu Kars bölgesinin 1878 yılında Rus İmparatorluğu’na geçmesi ve şehrin tekrar canlanmasıyla biraz değişti.

1892 yılında Rus arkeolog Nikolai Marr, Petersburg Bilim Akademisi’nin desteğiyle şehirde kazı çalışmaları başlattı. Şehrin potansiyelini ortaya ilk çıkaran onun ekibiydi.
Kalıntılar yavaş ve özenli bir şekilde incelendi ve temizlendi. Bir zamanlar göz kamaştıran fresklerle süslü kiliseler de dahil olmak üzere restorasyon çalışmaları yapıldı. Ancak Marr’ın çalışmaları, Mart 1918’de Brest Litovsk Antlaşması sonrasında Osmanlı’nın Kars, Ardahan ve Batum bölgesini Ruslardan geri almasının ardından sona erdi. Ani şehri, askeri bölge ilan edilen alanda kaldı.
1918’de kurulan Ermeni Demokratik Cumhuriyeti ile Ankara Hükümeti arasında 1920’de imzalanan Gümrü Antlaşması sonrasında Ani, Türkiye sınırları içinde yer aldı. Ardından şehir, sınırdaki tel örgüler ve gözetleme kuleleri arasında kaderine terk edildi.
Tarihsel önemi göz ardı edilen şehirde yüzyıllar boyunca çeşitli badireler atlatıp ayakta kalan son kalıntılar da fırtınalar ve depremler sonucunda yıkıldı. 1960’larda yaşanan bir yıkıcı depremin ardından Hovvi Kilisesi, Gürcü Kilisesi ve Çocuk Prens Kilisesi yerle bir oldu. Başka bir deprem, 1988 yılında sur duvarlarının ve katedralin bir kısmını yıktı. Bunların haricinde, Ani’nin de içinde bulunduğu bölgede yapılan çeşitli askeri manevralar, kalıntılarda onarılamaz hasarlara yol açtı. Harabeler, on yıllar boyunca bölgeye izinsiz girenler tarafından yağmalandı ve yazıtlar tahrip edildi.

2000’li yılların başında Ani’nin mirası ilgi uyandırmaya başladı. Hükümet, yağma ve tahribatı önleyen tedbirler aldı ve bazı kısımlar için restorasyon çalışmaları başlattı. Ne yazık ki bu iyi niyetli çabalar pek de iyi sonuçlar vermedi. Yıkılmış duvarlar, eski tüf taşına ne renk ne de tarz olarak uygun olmayan modern taşlarla onarılmıştı. Yakınlardaki taş ocaklarında gerçekleşen patlamalar ise şehrin zaten zayıflamış olan temellerini iyice bozdu. Ne var ki Ani’nin tarihsel değeri artık anlaşılmış ve kalıntılar dikkatleri üzerine toplamıştı. Bir süre sonra, onarılma riski yüksek 12 arkeolojik alandan biri olarak seçildi ve Küresel M iraslar Fonu’na devredildi. 2016 yılında ise UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne girdi.
Ani artık hak ettiği önemi görüyor ve bakımı titizlikle yapılıyor. Onu eski ihtişamlı günlerine geri döndürecek bir restorasyon çalışması yapılamayacak olsa da kalıntıları gelecek nesillere o eski günleri hatırlatacak.
Ani neden terk edildi?
Bu zengin ve iyi konumdaki İpek Yolu şehri yerel halkı tarafından hangi sebeple terk edildi? İşte bazı olası nedenler:
- En büyük neden
Popüler bir teoriye göre Ani şehri 1319 yılındaki yıkıcı depremden büyük hasarla çıktı ve yerel halk evlerini terk etmek zorunda kaldı. Buna rağmen şehir tümüyle boşaltılmamıştı.
- Yolun değişmesi
İşgaller ve kuşatmalar sonucunda, zengin doğulu tüccarlar Ani’ye gelerek risk almak istemediler. Ticaret yolları yavaş yavaş şehirden uzaklaştı ve şehrin ekonomik kaynakları azaldı.
- Savaşlar
Sınır çevresinde yaşanan sorunlar ve belirsizlik, yağmacı göçebe halklar için şehri açık bir hedef haline getirdi. Yıllarca süren tacizler ve güvensizlik ortamı sonunda insanların Ani’yi tümüyle terk etmesine sebep oldu.
Görseller: Getty


