Haber kapak görseli
Röportaj
8 dk okunma süresi
Formsante

Enerjisi yüksek, ruhu sakin Yasemin Yazıcı

Ekranlarda güzelliği ve enerjisiyle parlayan Yasemin Yazıcı, bu sayfalarda kendi ritmini bulma çabasını, oyunculuğa bakışını ve iç dünyasını...
Ekranlarda güzelliği ve enerjisiyle parlayan Yasemin Yazıcı, bu sayfalarda kendi ritmini bulma çabasını, oyunculuğa bakışını ve iç dünyasını tüm sadeliğiyle paylaşıyor. Yayın Yönetim Danışmanı: Ferhan Kaya Yayın Yönetmeni: Deran Çetinsaraç Röportaj: Elif Gürsoy Fotoğraf: Murat Sargın Styling: Tülin Demir Makyaj: Hamiyet Akpınar Saç: Akın Ünal Styling asistanı: Jasmine Berkiş Makyaj asistanı: Fatemeh Rahimi Kariyerine güçlü bir başlangıç yapan Yasemin Yazıcı, ekrandaki enerjisi ve doğallığıyla dikkat çeken genç oyunculardan biri. Dışarıdan görünen o yüksek enerjinin ardında sakin, derinlikli ve güçlü bir iç dünyaya sahip. Oyunculuk yolculuğundaki dönüm noktalarını, karakter hazırlık süreçlerini ve yeni projelere yaklaşımını anlatırken hem profesyonelliğini hem de kendine dair farkındalığını ortaya koyuyor. Şu sıralar “yenilikler döneminden” geçen Yazıcı, ilişkilerden sağlıklı yaşam rutinlerine kadar pek çok konuda içten, samimi ve olgun bir perspektif sunuyor. Onu daha yakından tanımak isteyenler için bu söyleşi, hem güçlü hem de kırılgan yanlarını bir arada barındıran çok yönlü bir portrenin kapısını aralıyor. Yasemin Yazıcı, dışarıdan bi’ baktığında kendini nasıl tanımlar? Derinlerde nasıl biridir? Dışarıdan bakan çoğu insan beni “enerjisi yüksek” diye tarif eder. Bunun bir kısmı doğru. İnsan içine çıktığımda gerçekten efor harcıyorum ve o enerjiyi bilinçli olarak açıyorum. Ama derinlerde çok daha sakin, sorumluluk duygusu aşırı yüksek hatta arkadaş grubunun annesi diyebileceğimiz bir tarafım var. Bazen günlerce evden çıkmasam huzursuz olmam çünkü içe dönük dönemlerim çoktur. İnsanlarla olan tanışıklık seviyeme göre enerjim de değişiyor. İlk karşılaşmalarda daha dışa dönük ve pozitif biriyle tanışıyorlarsa, tanıdıkça daha dingin ve farkındalıklı bir yüzle karşılaşıyorlar. En sevdiklerimin yanında ise hem koruyucu hem de şaşırtıcı derecede şımarabilen gerçek halim ortaya çıkıyor. Oyunculuk yolculuğunuzda “dönüm noktası” diyebileceğiniz bir an var mı? Kariyer olarak dönüm noktam, ilk işim olan “Son Yaz” oldu. Ondan önce sayısız audition verdim, beğenildim, callback’lere çağrıldım... Hatta bir rol “senin” dendikten ve prodüksiyonla her konuda haberleştikten bir hafta sonra aynı replikleri şans eseri televizyonda başkasının ağzından duydum. Kimse bir daha arayıp haber vermeye tenezzül etmemişti. O yüzden halen kendimi ekranda görene kadar hiçbir anlaşmaya veya sözleşmeye tam olarak inanmam. Oyunculuk tarzı olarak ise dönüm noktam “Yeni Nesil Aile”. İnanılmaz oyuncularla çalıştım. Onların sahnedeki doğal akışı, her anı yakalama biçimleri, paylaştıkları küçük tüyolar beni tamamen başka bir tarza taşıdı. Kendi oyunculuk dilimin onlar sayesinde evrildiğini hissediyorum. Rollere hazırlık süreciniz nasıl işliyor? Bir karakterin dünyasına girmek için özel ritüelleriniz var mı? Eskiden okulda öğrendiğim üzere karakteri her detayıyla yazıp çizip baştan belirlemeye çalışırdım. Ne yazık ki ana akımda dizi gibi hikayenin ve karakterlerin nereye evrileceğini bilmediğimiz işlerde bu hazırlıklar spontane akışı zorlaştırıyordu. Şimdi sahnede esneklik benim için en az hazırlık kadar değerli. Yine de tamamen hazırlıksız olup geçmişte oynadığım bir karakterin tıpatıp aynısını çıkarmak istemiyorum. Mesela yeni karakterimde hem renk olarak benzerlikleri olduğu için profesyonel olarak oynadığım ilk karakterden tanıdık noktalara, hem de ayrışan yönlere odaklanmak istiyorum. Yeni karakterim dişil enerji taşıyor. Bunu bedensel olarak hissettirecek küçük ritüeller ekliyorum kendime. Aynı zamanda bir doktoru canlandıracağım için tıbbi terimleri, dahiliyeye dair temel bilgileri, kostümün ve medikal aletlerin kullanımını da öğreniyorum. Bir rolü kabul ederken sizin için en belirleyici kriter nedir? Tek bir kriter var, o da hikaye! Metni okurken sıkılıyorsam, kast ne kadar güçlü ya da popüler ve tutmuş bir iş olursa olsun, o dünyanın içinde olmak istemiyorum. Senaryo beni gülümsetiyorsa ya da bir sahnede gözlerimi dolduruyorsa, karaktere inanıp bağ kurduğumu anlıyorum. Sonrasında kendimi gün içinde o karakteri “Acaba nasıl giyinirdi, nasıl yürürdü?” diye düşünürken buluyorsam o projeye yükseliyorum. Binlerce yıldır insan hikayeleri aynı temaları işlemek zorunda çünkü moda ve bazı değerler değişse de insan özünde yine aynı insan. Mesele sadece ana hikaye değil, onu desteklemek için yanına ne hikayeler açtıkları. O yüzden tüm karakterlerin nasıl işleneceği hakkında fikir edinmek isterim. Yan hikayelerin açılmadığı bir senaryo tekrara düşer ve bana göre her zaman eksik kalır. Şu sıralar rol aldığınız “Yeni Nesil Aile” dizisi gibi farklı, dikey bir formatta yer almak size nasıl hissettiriyor? Açıkçası setin kalitesi o kadar yüksekti ki yatay ile dikey format arasındaki farkı neredeyse hiç hissetmedim. Tek gözlemlediğim fark yönetmenin monitörlerinden birinin dikey olduğuydu. Yönetmenimizden senaristimize, oyuncu kadromuzdan arkada emek veren ekibe kadar herkes alışık olduğumuz formatlardan deneyimli isimlerdi. Senaryonun dikey formata uygun matematiği yani daha kısa ve daha net kırılma noktaları olması, kaliteden ödün vermemişti. Asla tıklansın diye yapılmış, babaannemin bile inanmayacağı absürtlükteki, dikey denince ilk akla gelen hikayelerden değildi. Tam tersine yapımcımız çok özenli bir iş çıkarmanın peşindeydi. Çoğumuzun dikkat eksikliği ve telefondan kısa videolar izleme alışkanlığı düşünülünce, bu yeni akıma böyle bir ekiple adım atmak benim için büyük bir şans oldu. Hayat şu sıralar nasıl gidiyor? “... dönemimdeyim” dediğiniz bir zamanda mısınız mesela? Hayatım şu an yeniliklerle dolu, o yüzden “alışma dönemimdeyim”. Yeni bir ev düzeni, aralıkta sete çıkacağımız ana akım yeni bir dizi ve dolayısıyla yaklaşan yüksek tempolu süreç beni bekliyor. Rutinin dışına çıkmanın yarattığı o tatlı heyecanı hissediyorum ama bu değişimlerin ve hızın mutluluğumun ana kaynağı olmaması gerektiğini de kendime hatırlatmam gerekiyor. Bu dönemde daha yetişkin diye adlandırabileceğim kararlar aldığımı düşünüyorum. Çünkü iki-üç yol arasında kalınca birini seçip sonuçları ne olursa olsun arkasında durmaya gayret ediyorum. Kendimle daha barışık olduğumu da düşünüyorum. Küçücük ama benim için anlamlı yeni alışkanlıklar edinmişim. Mesela eskiden evin içinde çıplak ayakla ya da çorapla dolaşırken, şimdi terlik giyen biri oldum. Büyüdüğümü hissettiren bir detay. Sağlıklı yaşamın herkes için ayrı bir tanımı var. Sizin için “sağlıklı hissetmek” hangi üç duyguyla açıklanır? Güzel alışkanlıklarımı bir kereye mahsus değil de istikrarlı bir şekilde sürdürdüğüm vakit, bedensel ve zihinsel olarak daha güçlü hissetmeye başladığım için “kararlılık”. Yeme düzenimden kullandığım ağırlıklara kadar ne zaman durmam gerektiğini bildiğimde dengede hissettiğim için “öz kontrol”. Aynada baktığım yüzü sevip, içinde bulunduğum vücutla barışık olduğumda huzurlu hissettiğim için “kendimle barışıklık”. Duygudan çok, bu duygusal hallerle açıklayabilirim. Sporla ilişkinizi dönem dönem değişen bir “diyalog” gibi düşünsek... Şu an birbirinize ne söylüyorsunuz? Son dönemde spora küçük bir ara verdim ama tamamen kopmadım. Kendi vücut ağırlığımla egzersizlere ufak ufak devam ediyorum. Buna karşılık beslenmeme, özellikle protein alımına, her zamankinden daha fazla dikkat ettiğim bir dönem oldu. Bu ara spora “Biraz bekle beni” diyorum, o da bana “Zaten kısa sürede geri döneceğini biliyorum” diye cevap veriyor. Döngüsel bir ilişkimiz var. Bazen haftanın altı günü büyük disiplinle kendimi adıyorum, bazen de aylar geçiyor hiç çalışmadan! Şimdi iki ucun ortasında bir yerdeyim. Bu röportaj yayınlandığında muhtemelen yeniden pilatese başlamış olurum. Düzenim oturdukça eski ritmime dönmek beni hem hormonal olarak mutlu edecek, hem de yaklaşan yoğun set temposuna hazırlayacak. Bildiğimiz kadarıyla şu an devam eden bir ilişkiniz var. Aşkı bu ilişkiyle beraber nasıl tanımlamaya başladınız? Bana göre aşk; daha çok kültürel olarak şekillenen, kapitalizmin parlatıp pazarladığı bir kavramdı. Üstelik üniversitede de antropolojik olarak aşkın tarih boyunca sürekli evrildiğini gördüğüm için bu şüphemin akademik olarak da sağlam bir kaynağı vardı. Şarkılara, filmlere hatta yakın çevreme bakıp aşkın kısa süreli bir mutluluk patlaması, ardından da acı olduğunu düşündüm. Bu ilişkiyle beraber aşkın aslında her gün yeniden inşa edilen bir şey olduğuna kanaat getirdim. İlk çekim olmazsa olmaz ama tek başına yetmiyor. Artık aşkı bize dayatılan mükemmel uyum fikriyle değil, birbirini seven iki insanın birbirine alan açması ve zaman zaman fikir olarak ayrışsa da aynı yöne bakabilmesiyle tanımlıyorum. Yaklaşık dört yıl sonra hala birbirimizi seçiyor ve bıkmadan emek veriyor olmamız, aşkı benim için en dürüst haline dönüştürdü. İlişkinizde sizi en çok besleyen şey ne? Arkadaşlık mı, ortak tutkular mı, yoksa birlikte büyüme hali mi? En yakın kız arkadaşlarım bana kızacak ama sevgilim gerçekten en yakın arkadaşım oldu. Hem en derin yanıma hem de en sığ hallerime tanıklık eden, yanında şımarabildiğim, sessizlikte bile beraber uzun vakit geçirebildiğim, danışabildiğim ve fikirlerine güvendiğim yegane insan o. Dünyaya bakışımız çoğu konuda benzer. Bazı konularda o daha tutkulu, bazı konularda ise ben. Özellikle kadın-erkek bakış açıları farklılık gösterebiliyor. Tıpatıp aynı değiliz. Ama bizi en çok besleyen şeyin beraber büyüme hali değil de evrilme hali olduğunu düşünüyorum. Mesela birbirimizin yazın olduğu haliyle bugününü karşılaştırdığımızda, ikimiz de değişmişiz. Zorlanılabilecek yerlere rağmen birbirinin değişimine alan açmak mühim. Sanırım ilişkimizin en güzel yanı ilk günkü gibi kalabilmektense, değişirken de yan yana olabilmek! Set yoğunluğu ve özel hayat arasında denge kurmak şart diye düşünüyoruz. Bu noktada öğrendiğiniz en önemli ders ne oldu? Şansım; aynı işi yapan bir sevgilim, kendi ayaklarımın üstünde durduğum için beni destekleyen bir ailem ve kaçırdığım doğum günü kutlamalarını bile anlayışla karşılayan yakın bir kız arkadaş grubum olması. Çıkardığım en büyük ders ise hayatı dönemlere ayırmayı öğrenmek oldu. Set zamanı set, tatil zamanı tatil... Araya “Ne olacak, bir gün kaçıp nefes alayım!” gibi molalar sıkıştırmayıp, o mental bütünlüğü korumayı öğrendim. Nasıl ki profesyonel bir sporcu hazırlanırken odağını dağıtmıyorsa, biz de yoğun sezonda aynı disipline ihtiyaç duyuyoruz. Dizi seti maraton koşusu, film seti de daha kısa soluklu sprint gibi... Gerçek dengeyi ise sadece sezon aralarında ya da iki proje arasında kurabiliyorum. Zira set devam ederken repo günleri bile tam bir dinlenme sayılmıyor. Bu işte verdiğim emek ve özel hayatımda yaptığım bazı fedakarlıklar, yolun doğal bir parçası bence.

© 2025 bmag - Tüm hakları saklıdır.

Iyzico ile ÖdeIyzico Logo