Haber kapak görseli
Mehmet Bezdan
6 dk okunma süresi
Yacht

Halep Vapuru: Çanakkale ruhunun sudaki yansıması

Sadece bir geminin değil, vatan savunmasında kahramanca savaşan askerlerimizin Halep Vapuru ile ortak hikâyesi... MUSTAFA KEMAL’İN YOLCULUĞU Savaşın...

Sadece bir geminin değil, vatan savunmasında kahramanca savaşan askerlerimizin Halep Vapuru ile ortak hikâyesi...

MUSTAFA KEMAL’İN YOLCULUĞU

Savaşın bu yoğunluğu içinde Halep Vapuru, İstanbul’dan Mudanya’dan Çanakkale cephesine, ordunun ikmal üssü Akbaş Limanı’na asker, erzak ve cephane getiriyor, dönüş yolunda ise Çanakkale cephesinden yaralı askerlerimizi hastaneye dönüştürülen İstanbul’daki Selimiye Kışlası’na taşıyordu. Karşılıklı seferler sırasında Halep Vapuru’nun tarihin akışını değiştirecek bir de yolcusu oldu. Bu yolcu, daha sonra Anafartalar kahramanı olarak anılacak Miralay Mustafa Kemal’di. Halep Vapuru ile Tekirdağ’dan Çanakkale’ye gelen Mustafa Kemal Anafartalar Cephesi’nde verdiği mücadele ve ortaya koyduğu akıl ile bir ulusa yeniden ayağa kalkma ve sonrasında küllerinden doğma gücü verecekti. Halep Vapuru, Bandırma Vapuru’ndan önce bu sürecin belki de ilk tanığı olmuştu. 

İmparatorluk için 1915 uzun ve zorlu bir yıldı. Payitahtın son kalesi Çanakkale’de gerçekleşecek savaş İmparatorluğun kaderini belirleyecekti. Her ne olursa olsun vatan savunması için Çanakkale’nin geçilmez bir duvara dönüşmesi gerekiyordu. Bu nedenle deyim yerindeyse, yüzen her taşıta ihtiyacın olduğun bu süreçte Şirket-i Hayriye’nin (Şehir Hatları) vapurları dahi İstanbul ve Mudanya’dan Çanakkale’ye mühimmat ve asker taşıdılar. Ulusun kaderini değiştirecek bir kişi de aldığı görev emri üzerine Tekirdağ’dan o vapurlardan bir tanesine binerek Çanakkale’ye doğru yola çıkar. Bu kişi gelecekteki Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu babası Mustafa Kemal’den başkası değildir.

ABERDEEN’DEN HALEP’E

Filmi biraz geriye saralım ve Mustafa Kemal’in doğduğu yıla gidelim. Osmanlı topraklarından uzakta, İskoçya’da, Aberdeen Line firması 110 metre uzunluğunda, ilk buharlı gemisini kızağa almıştı. Bir yıldan biraz kısa zamanda, Mart 1882’de gemi denize indirildiğinde Britanya ile Avustralya arası seferler için çalışmaya başladı. Bir bacalı gemi, üç ana direğe sahipti. 12 knot hıza ulaşırken yaklaşık 700 yolcu taşıyabiliyordu. Aberdeen isimli bu gemi 1906 yılına gelindiğinde ise Osmanlı Devleti’ne satıldı. Vapurun adı Halep olarak değiştirildi ve Şirket-i Hayriye’de yerini aldı. İmparatorluğun en zorlu yıllarından 1915’te ise devlet tüm gücünü batıya, Çanakkale’ye yığdığında Halep, hastane gemisi olarak kullanılmaya başlandı ve Hilal-i Ahmer’e günümüzdeki adıyla Kızılay’a devredildi. 

Osmanlı elindeki sınırlı güç ile böylesine zorluklar içinde mücadele ederken İtilaf devletleri her geçen gün yeni katılan güçlerle, Troya kıyılarına gelen Agamemnon’un ordusu gibi büyüyordu. Agamemnon’un ordusunda nasıl ki tüm Kıta Yunanistan’dan şehir devletleri ve onların asker dolu gemileri bulunuyorsa, Çanakkale önlerine de tarihin gördüğü en büyük ve güçlü ordularından bir tanesi geldi. Üstelik sadece ilk aşamada İtilaf devletlerini oluşturan ülkeler de değil! İtilaf devletlerinin güçleri her geçen gün artarken Çanakkale cephesinde ummadıkları bir direnişle karşılaştılar. Bu direnişini kırmanın tek yolu vardı: İttifak kuvvetlerinin Marmara merkezli ikmal yollarını kesmek ve ordunun moralini bozmak.

AE2 

İtilaf devletleri Çanakkale Boğazı bir kapı ise koçbaşının yüzen savaş gemileri değil, denizaltılar olduğunu zaman içinde anladırlar. Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla beraber Avustralya ve Yeni Zelanda da bu büyük savaşta Britanya İmparatorluğu’nun yanında oldular. ANZAC birlikleri Çanakkale’ye gelirken Avustralya’da sadece bir yıl önce İngiltere’den aldığı denizaltılarla Çanakkale kıyılarında Osmanlıya karşı savaşmak için yerini almıştı. AE2, Avusturalya denizaltılardan bir tanesiydi. Görevi Boğaz’ı geçmekti. Kendisinden önce bu görev üç farklı denizaltı denemiş fakat hiçbiri Marmara Denizi’ne ulaşamamıştı. AE2’nin İrlandalı komutanı Henry Hugh Gordon Stoker, üstlerine Marmara Denizi’ne geçecek planını sundu. Aldığı izinle Stoker yönetimindeki AE2, 25 Nisan 1915'te 75 km’lik hattan geçerek bunu yapan ilk müttefik denizaltısı oldu ve Marmara Denizi’ne girdi. Stoker’ın özgüveni ve şansı sadece beş gün sürecekti. 30 Nisan 1915 tarihinde Sultanhisar torpidobotu tarafından batırıldı. Tek bir gemi batıramadan yakalanmış ve Çanakkale sularına gömülmüştü.

DÜŞMAN İÇİN AÇILAN KAPI

AE2’yi batırmayı başarmış ama bize ne kadar büyük bir hasar vermeyi başardığını henüz anlamamıştık. AE2’nin açtığı kapı İtilaf devletleri için çalışan bir plana dönüşmüştü. Bu kapıdan giren bir denizaltı ilerleyen aşamalarda canımızı çok yakacaktı. Martin Eric Nasmith komutasındaki HMS E11, 18 Mayıs 1915 gecesi Marmara Denizi’ne geçmeyi başardı. Üstelik bu Marmara’daki tek seferi olmayacak, iki sefer daha yapacaktı. Bu seferlerde farklı büyüklüklerde 80’den fazla gemiyi batırdı. Daha ilk seferinde birçok gemiyi etkisiz hale getirerek İstanbul önlerine geldi. Amacı savaşın perdedeki sebebi olan Goeben ve Breslau zırhlılarını bulmak ve etkisiz hale getirmekti. Fakat o sırada bir yük gemisi olan Stamboul’u gördü ve onu vurdu. Stamboul batmadı, ancak Harem’de demir atmak zorunda kaldı. Fakat bu olay halkının morali üzerinde oldukça etkili oldu. E11, 27 Mayıs tarihinde İstanbul Boğazı’na geri döndü ve birkaç gemi daha batırdı. İstanbul’un ulaşılabilir olması halkı tedirgin etmişti. İlk seferinde, 11 gemi batırdı. Fakat gerçek darbesini 8 Ağustos 1915 tarihinde, ikinci seferinde vuracaktı. Osmanlı Donanması'nın en önemli savaş gemilerinden biri olan Barbaros Hayrettin Zırhlısı’nı vurdu ve 258 askerimizi kaybettik. 

E11 VE HALEP VAPURU

Barbaros Zırhlısı’nı kaybetmemizin ardından sualtındaki sinsi düşmanlar ulaşımı ciddi anlamda tehdit etmeye başladı. Osmanlı ordusu teyakkuz halindeydi. Bu süreçte E11 ve Halep Vapuru ilk kez karşılaştı. Neyse ki E11’in torpidolarında bir arıza yaşandığı için bu karşılaşma hasarsız atlatıldı. Fakat ikinci karşılaşmada şans bizimle değildi. Tarihler 25 Ağustos 1915’i gösterdiğinde Halep Vapuru, Gelibolu Yarımadası’nda Eceabat’ın doğusunda, Akbaş limanında gece boyunca cepheden taşınan yaralı askerlerimizi almak için bekliyordu. Vapur seyir için neredeyse hazırdı. Ancak saat sabah 07.20 sıralarında E-11 denizaltısının liman çevresinde devriye gezen Gunbot’a saldırdı. Gunbot ve bir destroyer denizaltıyı uzaklaştırmak için ateş açsa da limanda demirli üç vapuru gören E11 kaptanı Nasmith son bir saldırıya karar verdi. 

O anlar seyir defterine şu şekilde işlenmiş: “Periskoptan limanda bağlı üç vapur görüyordum. Bunlardan yakınımızda olanı Kızılay amblemleri ile boyanmış bir hastane vapuruydu. Ona saldırmaktan hemen vazgeçip, diğer vapura yöneldim ve torpidoyu ateşledim. Üzerinde hiçbir işaret bulunmayan bu vapur muhtemelen cephane taşıyordu. Ön kısmından isabet alan vapur hemen batmaya başladı.” Nasmith’in cephane taşıdığını düşündüğü gemi 200 yaralı askerimizi taşıyan Halep Vapuru’ydu. Yola çıkmadan Kızılay bayrağı asılmamış olan Halep, bu hata ya da gecikme yüzünden vurularak orada battı. Ne yazık ki, içindeki yaralı askerlerimiz kurtarılamadı. Halep, Akbaş açıklarında suyun 15 metre altında sonsuz uykusuna yattı.

HALEP VAPURU EVİNDE

Tarihimiz için bu denli öneme sahip Halep Vapuru’ndaki tüm kahramanlarımızı saygı ve minnetle anıyoruz. Halep Vapuru’nu bugün derin mavide yatarken İstanbul Deniz Müzesi’nde ona dair bir obje sizleri bekliyor. Bu parça 95 yıl sonra evine, ait olduğu topraklara dönen Halep Vapuru’nun arması. Savaş sonrasında bölgeye envanter çıkarmak için gelen bir İngiliz askerinin Halep’in armasını bulur ve bunu E-11 denizaltısının kaptanı Martin Nasmith’e anı olarak gönderir. Bu Halep’e ait eldeki tek obje. 2010 yılında TINA Türkiye Sualtı Arkeolojisi Vakfı’nın girişimleriyle arma Nasmith’in varislerinden alınarak ülkemize getirildi. İstanbul Deniz Müzesi restoratörleri tarafından orijinal haline döndürülen arma bugün müzede sergileniyor.☸

© 2025 bmag - Tüm hakları saklıdır.

Iyzico ile ÖdeIyzico Logo