
Jül Sezar'ın esir düştüğü ada
Yunan filozof ve tarihçi Plutarkhos, Paralel Hayatlar adlı eserinde, Roma’nın ünlü hükümdarı Julius Caesar’ın (Jül Sezar) gençlik yıllarında Yunanistan’ın Küçük Asya (Anadolu) kıyısına çok yakın olan Pharmakosia Adası’nda (günümüzde Farmako ve Bulamaç Adası isimleriyle anılıyor) korsanlarca bir aydan fazla esir tutulmasını ve sonrasında yaşananları böyle aktarıyor. Peki Sezar daha 20’li yaşlarındayken neden Küçük Asya kıyılarındaydı ve nasıl esir düşmüştü?
Bunun için önce kısaca antikçağda Ege’de korsan faaliyetlerine göz atalım. Akdeniz o çağlardan itibaren korsanlık faaliyetlerinin hiç eksilmediği bir bölgeydi. Akdeniz’e kıyısı olan ülkelerin birbirleriyle yaşadıkları sınır sorunları ve ticari ilişkilerine paralel olarak korsan varlığı arttı. Roma’ya kadar korsanlarla mücadeleyi Fenike, Girit gibi çeşitli krallıklar yürütmeye çalıştı. Roma Cumhuriyeti kurulduktan sonra ise bu kadim deniz yüzyıllar boyunca -Sicilya kıyılarından İber Yarımadası’na, Kuzey Afrika sahilinden Doğu Akdeniz limanlarına kadar- korsanlardan temizlenmeye çalışıldı.
Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi’nden Ahmet Türkoğlu, “Roma Cumhuriyeti’nde İmparatorluk Dönemine Kadar Korsanlık Faaliyetleri” başlıklı makalesinde, Roma’nın korsanlarla mücadelesini özetle şöyle anlatıyor: “Özellikle Doğu Akdeniz (Levant) bölgesinde yoğun bir şekilde var olan büyük korsan yuvaları, Roma Cumhuriyeti’nin Doğu politikası için büyük bir sorun teşkil etmişti. Korsanlar Roma için çok önemli olan deniz taşımacılığına sürekli yağma ve akınlar gerçekleştiriyordu. Korsanlar Pontus Denizi’nden (Karadeniz) Cebelitarık Boğazı’na kadar tüm sahada kısmi aralıklarla da olsa gözüküyordu. Lakin en işlek korsan mekânları Kilikia ve Kıbrıs hattı arasındaydı. Kilikia, Alanya’dan, İskenderun Körfezi’ne kadar olan bölgeye verilen isimdir. Çok dağlık ve engebeli oluşu Kilikia’yı korsanları devamlı kaçtığı bir yer haline dönüştürmüştür. Bu dönemde neredeyse Kilikya adı, korsanlıkla aynı anlama geliyordu.” Roma MÖ 133’te bugünkü Batı Anadolu’da Asia eyaletini kurmuştu. Eyalet, Pergamon, Mysia, Lydia, Karia ve Phrygia’dan oluşuyordu. Ancak oluşan otorite boşluğuyla Küçük Asya’nın güneybatısında korsanlık faaliyetleri hızla artmaya başladı. Özellikle Kilikia’dan gelen korsanlar Doğu Akdeniz ve Ege adalarında güçlenerek tüm deniz ticaretini hâkimiyeti altına aldı. Hatta kaynaklarda korsanların MÖ 90’lı yıllarda Romalılara ait Sisam ve Semadirek adalarını yağmaladığı belirtiliyor. Ayrıca Pontus Kralı IV. Mithridates de Roma’nın Küçük Asya’daki varlığından rahatsızdı ve hem çıkan isyanlara hem de Kilikialı korsanlara destek veriyordu.
CAESAR’IN ESARETİ
Gelelim bu şartlarda meşhur Julius Caesar’ın küçük Pharmakosia Adası’nda esir düşmesine… Caesar’ın Kilikialı korsanlar tarafından kaçırılması MÖ 70’li yıllara rastlıyor. Bu dönemde soylu bir ailenin üyesi olan genç Caesar, diktatör Sulla’nın eski rakiplerinden Cinna’nın kızının kocası ve taraftarı olduğu için Roma’da tehdit altındaydı. Bu nedenle, kimi kaynaklara göre Rodos’a, kimi kaynaklara göre de Küçük Asya’ya yolculuğu sırasında Ege adalarında korsanlara esir düştü.
Bu hikâye antik dönemin üç büyük tarihçisi tarafından anlatılmış: Plutarkhos, Suetonius ve Velleius. Caesar’la yakın tarihlerde yaşayan Velleius (MÖ 19-31), onun korsanlarla karşılaşmasını kesin bir şekilde MÖ 74 olarak tarihlendiriyor. Suetonius (69-122) ise kaçırılmanın Anadolu kıyısı açıklarındaki Pharmakosia Adası civarında gerçekleştiğini yazıyor. Caesar’ın esaret günleri konusunda bilgi veren en popüler tarihçi ise Plutarkhos (MS 46-120): “Caesar, hayatı için endişe etmeye başladı ve Sabinlerin (Roma şehrinin doğusunda yaşayan eski bir topluluk) ülkesine sığınmak zorunda kaldı. Bir gün hastalanınca bir evden başka bir eve götürülmesi gerekti ancak Sulla’ın devriye gezen askerleri tarafından yakalandı. Sezar komutanları Cornelius’a iki talanton rüşvet verip ellerinden kurtuldu ve hemen bir gemiye binip Bithynia’ya, Kral Nikomedes’in yanına sığındı. Yanında kısa bir süre kaldıktan sonra yeniden denize çıktı ancak Pharmakoussa Adası’nın yakınlarında o dönemde sayısız gemileriyle denizlere hâkim olan korsanların eline düştü.”
Beraberindeki arkadaşları korsanların istediği fidyeyi bulmak için yola çıktı. Bu sırada Sezar korsanlara kendisinin daha çok para edeceğini, kendisini serbest bırakırlarsa onları ödüllendireceğini, bırakmazlara kurtulduğunda cezalandıracağını söyledi ancak korsanlar onu dinlemediler. Yirmi talanton (talent) olarak belirlenen fidyenin büyük kısmı Küçük Asya’daki Miletos’tan sağlandı. Antik Roma’da bir talontonun yaklaşık 32 kilogram gümüşe karşılık geldiğini hesap edilirse, Caesar’ın korsanlara 640 kilo gümüşü fidye olarak ödediği anlaşılıyor. Caesar kurtulduktan sonra Küçük Asya kıyılarına çıktı. Tam bu dönemde Bithynia Kralı IV. Nikomedes ölmüş ve vasiyetinde krallığını Roma’ya bırakmıştı. Buranın da Roma’ya katılması görevi zaten Asia eyaleti valisi olan Iunius Iuncus’a verilmişti. Caesar, Roma’da büyük bir aristokrat ailenin üyesiydi, Asia eyaleti için daha da önemliydi. Babası yaklaşık 25 yıl boyunca PanoramaAsia eyaletinin valisi olarak görev yapmıştı. Bu yüzden Asia eyaletinden asker bulması zor olmadı. Korsanları yakaladı ve onları astırdı.
Adrian Goldsworhy ve Josiah Osgood gibi Roma tarihi uzmanları ve modern dönemin biyografi yazarları, bu olayın antik Romalı tarihçiler tarafından abartılarak aktarıldığını, öykünün Caesar’ın kendi başarılarını yüceltmek için yaptığı propagandaya dayandığını ve detayların değişkenlik gösterdiğini yazdılar. Ancak olayın ana kurgusu hiçbir zaman yalanlanmadı ve Caesar’ın daha sonra büyük bir lidere dönüşümünün emarelerinden ilki olarak gösterildi.
HIPOKRAT’IN BİTKİ ADASI
Bulamaç Adası, Ege Denizi’nde Anadolu kıyısına çok yakın konumda, yaklaşık 4 kilometrekarelik küçük bir ada. Kuzeyinde Agathonisi ve Samos, batısında Leipsoi, Patmos ve Leros adaları, güneyinde ise Kalimnos ve Pserimos adaları bulunuyor. Antik Roma kalıntılarının bulunduğu ada, ismini üzerinde yetişen eczacılık bitkilerinden alıyor. Antik çağlarda tıbbın babası sayılan Hippocrates’in (Hipokrat) eczacılık bitkileri toplamak için adayı ziyaret ettiği belirtiliyor. Adanın orijinal ismi olan Pharmakosia (Yunancada halen “Farmakonisi” olarak geçiyor) da buradan geliyor. Türkiye ve Yunanistan arasında, bir grup farklı adayla birlikte, bu adanın egemenliğine dair bir anlaşmazlık bulunuyor. Oniki Ada konusunda çalışmalar yürüten Doç. Dr. Hazal Papuççular, Cumhuriyet gazetesine yaptığı açıklamada bu durumu şöyle anlatmıştı: “Lozan’a göre Türkiye’nin İtalya ya da Yunanistan’a devrettiği adalar bellidir, antlaşma bunlara bağlı adacık veya kayalıkları da sözü geçen ülkeye verir. Ancak Oniki Ada çevresinde Türkiye’nin ismen devrettiği adalara bağlı konumda olmayan formasyonlar da var. Bunlar, antlaşmada zikredilerek şu ülkeye verilmiştir denmiyor. Bu sebeple de Yunanistan’ın bu bölgelerde egemenlik iddia etmesi iki ülke arasında sorun yaratıyor.”
YUKARIDAKİ FOTOĞRAF: DEA PICTURE LIBRARY / GETTY IMAGES
YAZI: KANSU ŞARMAN












