
Stres sizi kelimenin tam anlamıyla öldürebilir: İşte sebebi
Yorucu stres karşısında vücudun dengeye olan bağlılığını romantik bir şekle sokmak kolaydır. Koyu ve sevimli bir karaciğer, yaşamı sürdüren angaryaları kısıtsız bir güç sahibi gibi sakince düzenler. Yakındaki tombul böbrekler, su ve tuz taleplerine seri bir şekilde yanıt verir; gövdemizin ikiz melekleri...
Özdenge veya homeostaz...
Vücut içerisindeki bu tip alma verme kavramını bulan 19'ncu yüzyıl Fransız fizyoloğu Claude Bernard bile geliştirdiği kuramdan güzellik ve nezaketle bahsederek, "özgür ve bağımsız bir var oluş ancak içteki muhitin istikrarıyla mümkündür" demiş. (Bernard aile köpekleri üzerinde dirikesim de yapmış, dolayısıyla o romantizm belli bir yere kadar.)
Bu dengeleme işine özdenge veya homeostaz adını veriyoruz. Walter Bradford Cannon söz konusu terimi 1926'da bulmuş ancak üzerinde yapılan çalışmalar, bilim insanlarının kontrol teorisini (dinamik, değişen sistemlerle ilgilenen bir mühendislik dalı) insan anatomisine uyguladığı 1960'lı yıllarda başlamış.
Kan oksijenlenmesindeki düşüşler, şekerdeki dalgalanmalar ve harici tehditler gibi değişimleri sürekli değerlendiren reseptör ve algılayıcılarla dolu olduğunu bulmuşlar. Bu nöbetçiler, istikrarlılığı sürdürmek için harekete geçebilen vücut parçalarına ayarlı talimat akışları göndermek üzere donanmış sistemlerle temas halinde. Seyir kontrolüne çok benziyor: İster bir yokuşu tırmanın ister yavaşça süzülün; arabanız sizin ayarladığınız hızda durmak için gerekli düzenlemeleri yapıyor. Bu benzetmede yokuş, stres kavramına benziyor; özdengeye zorluk çıkaran ve ayarlama gerektiren bir şey.
Baskılar sonumuzu getirebilir mi?
Bu süreç ufak enfeksiyonlar ya da rahatsız edici yabancılar gibi geçici zorlanmalar karşısında gayet iyi çalışıyor fakat bitmeyen engellerle karşı karşıya kalındığında ne oluyor? Bu gibi baskılar bizim sonumuzu getirebilir mi? Tek kelimeyle: Evet.
Uzun dert tasa vakalarında, bu mevcut biyokimyasal durum geri gelmiyor. Stres oluşturan bir şeyin varlığını o gidene kadar telafi etmemiz gerekiyor; bir arbede, soğuk hava veya trafik sıkışıklığı gibi ani gelişen durumlarda vücut yanıt veriyor ve olay sona erdiğinde özdengeye geri dönüyor. Kronik bir krizde (örneğin düşmanca bir çalışma ortamı veya bir salgında), sistemimiz sürekli tepki veriyor ve fiziksel zarar meydana getiriyor.
Amansız engellerle karşı karşıya kalan bedenlerimiz, yüksek seviyelerde kortizol ve adrenalin pompalamaya devam ederken dopamin ve büyüme hormonu üretimini baskılamaya başlıyor; bunların her ikisi de savaş ya da kaç tepkimizle ilişkili. Atina Üniversitesi Tıp Fakültesinde çocuk içsalgı bilimi profesörü olarak çalışan ve stres üzerine onlarca yıldır araştırma yürüten George Chrousos, "Kişi bu kimyasallara ne kadar fazla maruz kalırsa durumu o kadar kötüleşir" açıklamasında bulunuyor.
Kortizol problemlere neden oluyor
Özellikle kortizol problemlere neden oluyor. Gerginliğe yanıt olarak böbreküstü bezlerinden salgılanan bu hormon gerektiğinde faydalı ancak aşırı miktarda olursa tehlikeli hale geliyor. Başımız belada olduğunda kan şekerini yükseltebiliyor, doku onarımına yardımcı olabiliyor ve enerjiyi, sindirim gibi o an fazla gerekli olmayan fonksiyonlardan başka yere yönlendirebiliyor. Bunların hepsi, kaçmamız veya savaşmak için hazırlanmamız gerektiğinde faydalı düzenlemeler.
Fakat bu hormon aynı zamanda karaciğerde glukoz üretimini teşvik ettiğinden, yüksek seviyelerde devam eden stres nihayetinde iç organ yağlanmasının artışıyla sonuçlanıyor. Bu hücreler iç organları sarıyor ve varlıklarının iltihap meydana getirmesi sebebiyle inme, Alzheimer ve tip 2 diyabet gibi pek çok ciddi sağlık sorununun tehlikesi artıyor. 2019 yılında European Heart Journal bülteninde yayımlanan bir çalışmada, kadınlarda tüm vücut yağının kalp hastalığıyla bağlantılı olmadığı fakat karın bölgesindeki seviyenin artmasının, kalp damar sorunlarında yüzde 91'lik bir artışı özellikle haber verdiği bulunmuş. 2008 yılında Neurology bülteninde yayımlanan bir raporda, göbek yağı en yüksek seviyelerde olan kişilerde demans gelişme ihtimalinin en düşük seviyeli kişilere göre üç kat civarı yüksek olduğu gösterilmiş. Aşırı kortizol ile kemik yoğunluğu ve kas kütlesindeki düşüş arasında da benzer bağlantılar var.
Anksiyete ve depresyona sebep olabiliyor
Belli moleküller vücut boyunca dolaşıp beyne ulaştıkça anksiyete ve depresyona sebep olabiliyorlar. En büyük zanlılar arasında ise böbreküstü bezi sistemimizde önemli bir düzenleyici olan kortikotropin salgılayıcı hormon, aktivite başlatıcı norepinefrin nörotransmiteri ve iltihaplanmanın kontrol edilmesine yardımcı olan interlökin 6 bulunuyor. Aslında 2020 yılında PNAS bülteninde yayımlanan bir çalışmada, kronik stresin kan-beyin bariyerindeki "sızdırganlığı" artırabildiği ve böylelikle zihinsel durumumuzu etkileyen bu aracıların beyne daha fazla girmesine olanak tanıdığı bulunmuş.
Sürekli mücadele etmenin bizi hasta ettiğine şüphe yok. 2003 yılında Colorado Üniversitesinden çıkan bir çalışmada, doktor ziyaretlerinin yüzde 90'a kadarının stresle bağlantılı olduğu tahmin edilmiş. Amerikan Psikoloji Birliği de 2020 yılının Ekim ayında yayımladığı kasvetli bir uyarıyla aynı şeyi tekrarlıyor: "Önümüzdeki yıllarda sağlık yönünden ve sosyal açıdan ciddi sonuçlar meydana getirebilecek ulusal bir akıl sağlığı kriziyle karşı karşıya kalıyoruz." COVID öncesinde bile akademisyenler, kronik stresin ABD'de kalp hastalığı ve belli kanserler dahil en sık görülen ilk altı ölüm sebebiyle bağlantılı olduğunu belirlemiş. Peki ne yapılabilir?
Neler tavsiye ediliyor?
"Bu uzun bir hikâye" diyor Chrousos kibar ve nazik bir gülümsemeyle. Alanda yaklaşık 40 yılı geride bırakan bilim insanı, anksiyetenin olağan şüphelilerini kolayca sıralıyor: Yaşam şekli, egzersiz, uyku ve yeme alışkanlıkları. Fakat buna ilaveten, insanlara meditasyon gibi faaliyetleri denemeyi tavsiye ediyor. "Beyninizi birkaç dakika kontrol edecek herhangi bir şey."
Bu makul bir görüş. Geceyi sosyal medya ekranını kaydırarak geçiren herkesin katılabileceği üzere, düşündüğümüz şeyler bizi etkiliyor. 2014 yılında Biological Psychology bülteninde yayımlanan bir çalışmada, depresyondaki kişilerin sadece hayatlarındaki sorunları düşünmesinin kortizol üretimini uzatabildiği keşfedilmiş. Bu durum, insanın zihnini kasıtlı olarak başka şeylere yönlendirmesinin, bu uzatmalı zihinsel yükün etkilerini hafifletmede önemli yarar sağlayabileceğini düşündürüyor. JAMA Internal Medicine bülteninde yayımlanan 2014 tarihli bir meta analizde şu öneriliyor: Araştırmacılar, farkındalık meditasyon programlarının anksiyete, depresyon ve ağrı gibi stresin olumsuz etkilerinde ufaktan orta dereceye kadar azalma meydana getirebildiğini keşfetmişler.
Bilincimizin vızıldayan sesinin içimizdeki dengeleme faaliyetine nasıl yardımcı olabileceğini veya buna ket vurabileceğini hesaba katmak büyük önem taşıyor. Dünyanın en çok atıfta bulunulan içsalgı bilimcilerinden biri olan Chrousos, beyinlerimizi sessizleştirmenin bizi son sürat mezara götüren bir dünyaya karşı daha dirençli hale gelmemize yardımcı olabileceğini söylüyorsa, kulak vermekte fayda olabilir. Belki de nihayetinde özdengeyle ilgili romantik bir şey vardır.
Yazar: Leigh Cowart/Popular Science. Çeviren: Ozan Zaloğlu.












