
Süperyatlarda sessiz güç dinamikleri: Crew yemeklerinden ego savaşlarına
Süperyatlarda göz alıcı sofralar, incelikle tasarlanmış sunumlar ve pürüzsüz servis akışları, misafir deneyiminin dışarıdan görülen yüzünü oluşturur. Ancak bu parıltılı yüzeyin hemen altında, her gün yeniden kurulan bir denge vardır: Mutfak ve servis departmanı arasındaki ilişki yani şef ile baş hostes/chief stewardess’in uyumu, yorgunlukla baş etme yöntemleri ve daha pek çok görünmeyen ama etkili unsur.
Türkiye’de bir tekneye şef ya da hostes yerleştirdiğimde en çok duyduğum şikâyetlerden biriyle başlayayım. Sezonun ortasında kaptan ya da bizzat yat sahibi arar, “Şefle hostes birbirlerine girdiler, Deniz Hanım!” der ve birinden birinin ayrılmak istediğini beyan eder. Tabii altındaki sebeplere kimse bakmaz, sorunun kaynağı bulunmaz, çözüme ulaştırabilir miyiz diye düşünülmez ve Atlantico’nun kapısı çalınır çünkü içeride bir makinemiz olduğu düşünülüyor; seri üretim yapan, şef ve hostes basan bir makine.
UYUMUN YERİNİ GERİLİM ALIYOR
Teknenin içindeki dengeler teknedeki genel atmosferi belirler. Şef ile chief stewardess arasındaki ilişki, genellikle ya uyumun merkezidir ya da gerginliğin kaynağı. Teknik olarak birbirinden bağımsız gibi görünen bu iki rol, operasyonun pratiğinde sürekli iç içe geçer. Menü planlamasından servis zamanlamasına, misafir isteklerinin aktarılmasından kriz anlarında birlikte çözüm bulmaya kadar her noktada karşı karşıya ya da yan yana gelirler.
İdeal senaryoda bu ilişki, karşılıklı saygı ve anlayış üzerine kurulur. Ancak ne yazık ki gerçek her zaman böyle değil. Benzer yaş grubunda olan ancak deneyim seviyeleri farklı olan iki güçlü karakter aynı yatta rekabete, iletişim kopukluklarına ya da daha kötüsü açık çatışmalara sürüklenebilir. Misafirden gelen ani bir talebin zamanında şefe ulaşmaması, servis öncesi menüyle ilgili bilgi verilmemesi, yemekle ilgili bir yorumun savunmaya dönüşmesi gibi pek çok küçük detay ego savaşlarına zemin hazırlar. Sonuç olarak da bazen yemek geç çıkar, bazen servis stres altında gerçekleşir. Hatta bazen misafir hiçbir şey fark etmese bile mürettebat üzerinde gerilimin ağırlığı uzun süre kalır.
NEDEN BÖYLEYİZ?
Neden yazının başında Türk yatları dedim? Çünkü şimdiye dek olan deneyimlerimde bir tek Türk yatlarında crew ile ilgili iç çatışmaların teknede çıkardığı sorun yat sahibine dek gidiyor, bir tek Türk yatlarında bu sorunlar uluslararası yat sektöründeki oranına kıyasla daha fazla. Sorunun oluşmasının Türk yatlarında daha sık oluşunu iki sebebe bağlıyorum: Biri cehalet ve işini bilmeme/sevmeme gibi etkenler ile iletişim problemi, ikincisi ise verilen mola ve izinlerin yetersizliği.
Cehalet, işini sevmeme, buradan doğan ego ve büyük kompleksler meselesi Türk insanının hangi sektör olursa olsun bir ortamda kendini doğru var edemeyişine direkt etki ediyor. Neden böyleyiz? Neden kompleksliyiz, neden yaptığımız işi severek değil mecburiyet duygusu ile nefret ederek yapıyoruz? Neden iş arkadaşlarımıza çatarak/onları ezerek egomuzu tatmin etmeye çalışıyoruz? Derdimiz ne? Babam eskiden böyle durumlarda “Rahat mı batıyor?” derdi. Hakikaten bizlere, özellikle genç nesle rahat mı batıyor? Yanlış anlaşılmasın, bu işin ne kadar zor bir iş olduğunu benden daha sık dile getiren yoktur sanırım. Çünkü kendim de içinden geliyorum. Ancak bahsettiğim o değil. Hangi iş kolay bana bir sayar mısınız?
“KİŞİSEL ALMA” MESELESİ
Neden her şeyi kişisel algılıyoruz? Bu bir iş. Hizmet edeceğiz, karşılığını ödeyecekler, gülümseyerek çalışıp işin sonunda iyi referanslar alarak kariyer yolu çizeceğiz, o kadar. Başka bir amacı yok. Gün içinde, kaptan bana emir verdi, hostes böyle burun büktü, yat sahibi sabah yüzüme gülmedi gibi tamamen “kişisel alma” meselesi ile çalışarak ruh halini mahvetmeyi anlayamıyorum.
Yat sahipleri bile bazen mevzuyu kişisel alıyorlar. Bir şef ya da hostes işten ayrıldığında ‘Nasıl beni bırakır gider!’ gibi bir kişisel tepki ile yaklaşıyorlar. Bunu da anlayamıyorum. Bu örnekler bir tek Türkiye’de rastlaştığım çalışma biçimleri. Yurt dışındaki yatlarda yat sahibi giden elemanın niye gittiğini de bilmez, yerine kimin geldiğini de. Bilmekle uğraşmaz çünkü bu, kaptanın görevidir. Kaptan, bir şirketin genel müdürü gibi, kendi ekibini yönetir.
MOLA EKSİKLİĞİ
Yat sahipleri beni “Ekip kriz yaşıyor, ayrılmak isteyenler var” diye aradığında ilk cümlem “Hemen yerine yeni birini bulalım” olmuyor tabii ki. İnsan emeği böyle kolay harcanabilir bir şey olmamalı. Crew’u ve olanları dinlediğimizde de ortaya çok acı bir gerçek çıkıyor: Yeterince dinlenemiyorlar! Bu yurt dışındaki sektörde de bir sorun ama onlar çözümü rotasyonlarla ya da kaptanın insiyatifinde gelişen izin günleri ile dengeliyorlar. Kaptanlarımız, yat sahibine “crew çok yoruldu, bu hafta iki gün geç gelseniz olur mu” demeye korktuğu için, yat sahipleri de kaptan dese bile dinlemek istemediği için, bu vahim tablolar, isyanlar, işten çıkmalar, kavgalar, tahammülsüzlükler doğuyor. Kabine girip sessiz bir köşede ağlayarak annelerini arar gibi beni arayan kaç crew oldu şimdiye dek biliyor musunuz?
Yorgunluktan bırak işini yapmaya odaklanmayı, sağlıklı düşünemez hale gelmiş ve bir kapana kısılmışlık hissiyle esasen arkadaşları olmayan/tanımadıkları birini yani beni aramayı düşünecek kadar çaresiz hissediyorlar. Bu yazıyı okuyan birlikte çalıştığımız crew üyeleri, bir arkadaş, bir psikiyatr edasıyla onlarla ne kadar derin konuşmalar yaptığımı bilirler. İşimin bir parçası olmamasına rağmen, sırf kariyerlerini bozmasınlar diye kendimce çözümler üretmeye çalışarak.
PLAN VE KILAVUZ İHTİYACI
Yurt dışındaki yatlarda bu sorunlar yaşanmıyor mu? Planlı programlı çalışan yatlar olduğu için, daha az. Bizzat deneyimlediğim için biliyorum. Bir şef olarak hiçbir Türk yatında çalışmadım, bu nedenle bildiğim deneyim sadece yabancı yatlara ait. Buradan yola çıkarak söyleyebilirim ki iyi bir kaptan tarafından yönetilen yat demek, her departmanın bir iş planının olması, kaptanın onları sıkı denetlemesi ama çalışmaları için alan bırakması, her şeyden önemlisi de o “planın” var olmasıdır. Uyuma uyanma saatleri, izin günleri, vardiya çizelgesi, her şey ama her şey aşağı yukarı belirlidir. Hatta yata adım attığımızda bize o yatın iç kuralarının yazdığı bir kitapçık verilirdi. Kullanım kılavuzu gibi bir şey. Çalışma ve izin günlerine, crew yemeğinden çamaşır yıkama programına, crew ortak alanlarında nasıl davranmamız gerektiğinden temizliğe, alkol tüketimi kurallarından konuksuz zamanlarda yatta nasıl hareket edeceğimize dair bir kılavuz. Bu nedenle kaptanlardan babamızdan izin alır gibi izin günü koparmaya ihtiyaç duymadık hiç. Zaten o bunu düşünür ve bizlere iletirdi. Kaptanın hem döver hem sever gibi değişken ruh hallerine hiç maruz kalmadık biz. Hiçbir şey kişisel değildi. Yat iyi yönetiliyordu biz de görevimizi iyi yapıyor, boş günlerde de yine yatın crew bütçesi ile kaptanın kendisinin organize ettiği aktivitelerle birlikte sosyalleşiyor stresimizi atıyorduk. İşte o zaman işini seviyorsun ve gülümsüyorsun.
YEMEĞİN ROLÜ
Meseleye crew yemekleri de dahil. Yıllarca arka plana atılmış bir konu ama günümüz süperyat operasyonlarında morali ayakta tutan en önemli başlıklardan biri olarak kabul edilir. Uzun sezonda birbirine muhtaç çalışan bir ekip için, günde üç kez tekrarlanan bu rutin sadece karın doyurmakla kalmaz; aidiyet hissi, takdir edilme duygusu ve hatta kültürel temsiliyet sağlar. Crew’un ruh hali yalnızca kaptanın yönetimiyle değil; tabağa konan yemekle, verilen molayla ve görülen saygıyla da şekillenir.
Crew yemeklerini özenle hazırlayan bir şef, çoğunlukla işini seven ve ekip ruhunu önemseyen bir profesyoneldir. Yalnızca misafir servisinde mükemmelliğe odaklanıp crew’u “ikinci sınıf” bir sorumluluk gibi gören şefler ise zaman içinde dışlanır ve departmanlar arası iletişim deforme olur. Oysa mutfağa sabah uğrayan hostes için sıcak bir kahve eşliğinde kruvasan, öğle arasında güverteden gelen yorgun gemici için doyurucu hatta eğlenceli bir tabak yemek, şefin karakterine dair çok şey anlatır. Bazen ailesini özleyen ekibe kuru fasulye -pilav, bazen eğlenmek için hamburgerler, off günde akşamdan kalma ekibe sosisli bir kahvaltı ya da uzun bir yolculukta vardiya tutacak ekibe doyurucu gece sandviçleri! Bütün bunlar ekibin yüzünü fazlasıyla güldürür. Ancak ne acı ki Türkiye’de crew, yat sahibi teknede iken konuklar için satın alınmış yemeklerden arta kalanları yiyor, yat sahibi yokken ise düzgün bir crew yemeği bütçesi verilmediği için et, balık yerine bakliyat-pilav ve makarnaya kalıyor. Vay halimize!
Bana göre en iyi yatlar, sadece misafirlerine gösterdiği özenle değil; kendi içindeki küçük topluluğu da onurlandırabilen, insan sınıflamayan, iletişimi doğru kurabilen, halden ve yoğunluktan anlayan, “hem döverim hem severim” zihniyetinde değil, insana ve yaptığı işe saygı ile yaklaşan ve her sabah yeniden “hepimiz aynı tekneyiz” duygusunu yaşatabilen yatlardır. ☸












