Haber kapak görseli
Genel
10 dk okunma süresi
HELLO!

Yumurta kabuğundan 3D baskıya, sezgiden sisteme ‘Studio Yellowdot’un yaratıcıları Dilara Kan Hon & Bodin Hon

İçeriği Paylaş

Studio Yellowdot için tasarım, merakla başlayıp aksiyona dönüşen bir süreç. Dilara ve Bodin, yumurta kabuğundan makarnaya, geleneksel tekniklerden 3D baskıya kadar gündelik olanı alışılmışın dışında görmeye çalışıyor. Onların dünyasında malzemenin bir hafızası, karakteri ve duygusu var; tasarım ise bu özelliklerle kurulan bir keşif süreci.

Hazırlayan: Nazlan Üregül

Tasarım bazen yeni bir şey yaratmak değil, var olan bir şeye ilk kez bakabilmektir. Studio Yellowdot’un pratiği bu merak duygusuyla başlıyor. Dilara ve Bodin; yumurta kabuğu, makarna, mermer, ahşap gibi gündelik malzemeleri alışılmış işlevlerinin dışına taşıyarak onların yeni potansiyellerini araştırıyor. Onları farklılaştıran şey ise yalnızca malzeme kullanma biçimleri değil. Tasarım sürecine bir keşif alanı olarak bakıyorlar. Üretim yöntemlerini inceliyor, prototiplerle deniyor, başarısızlıklardan öğreniyor ve bazen malzemenin kendisinin onları hiç beklemedikleri bir yöne götürmesine izin veriyorlar. Bodin’in NASA deneyimi, kaynakların sınırlılığı ve döngüsellik üzerine düşünme biçimini şekillendirirken; Dilara malzemeyi yalnızca bir araç değil, kendi hafızası ve karakteri olan bir ifade biçimi olarak görüyor. İki farklı bakışın kesiştiği yerde ise Studio Yellowdot’un dünyası ortaya çıkıyor: Gelenekle teknolojinin, sezgiyle sistemin, kırılganlıkla dayanıklılığın ve en önemlisi merakla tasarımın buluştuğu bir dünya. Çünkü onlar için iyi bir tasarım, bazen yalnızca güzel görünmek değil, insana küçük bir an için şunu söyletebilmek: “Bu, gerçekten ne?”

HELLO!: İşlerinize baktığımda ilk gördüğüm şey, sürdürülebilirlikten çok, merak duygusu oluyor. Yumurta kabuğuna, makarnaya ya da gündelik bir objeye herkesin baktığından farklı bakmayı nasıl başarıyorsunuz? Bir tasarım fikrinin sizde başladığı ilk an nasıl bir şey?

Dilara Kan Hon: Kreatif olma hali bizim için merakla başlayıp aksiyona dönüşüyor. Malzeme ve formlar arasındaki ilişkiyi keşfetmek, bu ilişkiden bir etkileşim yaratmak yıllar içinde tasarım sürecimizin önemli bir parçası oldu. Bazen bu etkileşim bir duyguya, bazen de hiç beklemediğimiz sürprizli bir sonuca dönüşüyor.

Bodin Hon: Bir projeye başladığımızda, her şeye tamamen yeni bir perspektiften bakmaya çalışıyoruz; yargısız bir çocuk gibi, hatta bu dünyayla ilk kez karşılaşan bir uzaylı gibi... Bu yaklaşım, alışkanlıklarımızı ve sorgulamadan kabul ettiğimiz şeyleri yeniden düşünmemizi; bir şeyin gerçekten ne olduğunu ve özünde ne anlattığını keşfetmemizi sağlıyor.

HELLO!: ‘Hatch’, aslında son derece kırılgan görünen bir malzemeyle başlıyor. Sizi yumurta kabuğunda cezbeden şey onun sürdürülebilir olması mıydı, yoksa kırılganlıkla dayanıklılığın aynı malzemede bulunması mı?

D. Kan Hon: Yumurta, bir nevi hayatı temsil ediyor. Birçok sanatçıya, mimara yaratım sürecinde ilham olmuş bir form. Öncelikle bizi etkileyen, malzemenin yapısı oldu. Kırılganlığın ve dayanıklılığın aynı malzemede olması, bunun etrafında geliştirebildiklerimiz, geliştiremediklerimiz… Deneyimleme sürecin bir parçası, hayatta olduğu gibi.

B. Kan: Sembolik olarak yumurta, farklı kültürlerde oldukça önemli bir yere sahip; özellikle Asya’da, doğum günü kutlamalarında dahi bir yumurta ritüeli ile karşılaşabilirsiniz. Farklı kültürlerin aynı nesneye birbirine bu kadar yakın anlamlar yüklemesini ilginç buluyorum. Ancak başlangıçta yumurtaya malzeme açısından ilgi duyduk. Temizlendiğinde yumurta kabuğu aslında kalsiyum karbonattan oluşuyor, yüzyıllardır gündelik objelerde ve mimaride kullanılan mermer ve kireçtaşının temelinde bulunan malzemenin aynısı. Normalde kırılgan olarak gördüğümüz bir şeyin, dayanıklı bir yapının parçası haline gelebilecek bir malzemeye dönüşebilmesi arasındaki bu karşıtlık, bizim için oldukça ilgi çekiciydi.

HELLO!: Dilara’nın sanat ve tasarım, Bodin’in mühendislik geçmişi var. Biriniz bir objeye daha sezgisel, diğeriniz daha sistematik mi yaklaşıyor? Aynı tasarım üzerinde fikir ayrılığı yaşadığınızda hanginiz kazanıyor?

D. Kan Hon: Kesinlikle! Benim yaklaşımım her zaman sezgisel ve deneyimsel oluyor. Fikir ayrılıkları ilk başladığımızda daha fazlaydı, zaman içerisinde birbirimizin güçlü olduğu noktaları görüp alan açmayı öğrendik. Bodin sezgiselliği, bense sistematik yaklaşmayı öğrendim. Bu dengeden çıkan yaratımlarımız estetik, renk, fonksiyon üzerinde dikkatlice düşünülmüş, kurgulanmış oluyor.

B. Kan: Evet, artık işlerimize iki farklı perspektiften bakma eğilimindeyiz ve bence iş birliğimizi benzersiz kılan şeylerden biri de bu. Birimiz bir konuya daha sezgisel yaklaşırken, diğerimiz onu daha sistematik bir şekilde sorgulayabiliyor. Bu iki perspektif bir araya geldiğinde, çoğu zaman ikimizin de tek başına ulaşamayacağı bir sonuca varıyoruz.

HELLO!: Bodin, NASA’da uzay giysileri üzerine çalışmış olmanın bugün tasarıma bakışını değiştirdiğini düşünüyor musun? Uzay için bir şey tasarlamakla evde kullanılacak bir nesne tasarlamak arasında şaşırtıcı bir ortaklık var mı?

B. Kan: NASA’da uzay giysileri üzerine çalışırken edindiğim en önemli kazanımlardan biri, kaynakların sınırlılığı ve döngüsellik konusunda geliştirdiğim farkındalık oldu. Uzayda kaynaklar son derece kısıtlı olduğu için, mümkün olan her şeyi yeniden değerlendirmek, geri dönüştürmek veya farklı bir amaç ile kullanılması gerekiyor. Hatta soluduğumuz karbondioksit bile yeniden oksijene dönüştürülebiliyor. Bu deneyim, dünyada varlığını sorgulamadan kabul ettiğimiz kaynakların ve sistemlerin aslında ne kadar değerli olduğunun çok daha fazla farkına varmanızı sağlıyor. Ve kesinlikle evet, bugün tasarım üzerine düşünme biçimimi de büyük ölçüde etkiledi.

HELLO!: Dilara, senin işlerinde malzemenin yalnızca ne işe yaradığı değil, nasıl hissettirdiği de önemli görünüyor. Bir malzemeyle duygusal ilişki kurmak senin için ne demek?

D. Kan Hon: Benim için malzeme, bir fikri gerçekleştiren araçtan çok, kendi başına bir ifade biçimi. Her malzemenin bir hafızası, bir karakteri ve uyandırdığı farklı bir duygu var. Onu dönüştürürken aslında biraz da bu karakterle iletişim kuruyorum. Bazen formdan önce malzemenin kendisi bir duygu yaratıyor ve işin yönünü belirliyor. Malzemenin dokusu, ağırlığı, sıcaklığı ya da ışıkla kurduğu ilişki bile bir objenin nasıl algılanacağını değiştirebiliyor. Bu yüzden malzemeyi sadece görsel bir seçim olarak değil, tasarımın deneyimini şekillendiren bir unsur olarak görüyorum. Bazen malzemenin neye dönüşeceğini biz belirliyoruz, bazen de malzemenin kendi özellikleri bizi başka bir yöne götürüyor. Bu karşılıklı ilişki, sürecin en heyecan verici taraflarından biri.

HELLO!: Edible Reveries’te makarnanın yalnızca görüntüsünü almıyorsunuz; üretim biçimi bile makarna hamurunun şekillenmesine benziyor. Bir nesneyi tasarlarken onun formundan mı, üretim mantığından mı, yoksa kültürel hafızasından mı daha çok besleniyorsunuz?

D. Kan Hon: Edible Reveries, Barilla’nın alt markası Artisia için yarattığımız bir enstalasyon ve tasarım koleksiyonuydu. Marka, 3D baskıyla üretilen makarnayı ‘finger food’ olarak kurgulayarak, makarna yemenin yeni bir şeklini sunuyordu. Biz de üretim yöntemi 3D baskı olduğu için, aynı dokuyu farklı ölçeklerde deneyimletmek istedik. Tasarım pratiğimizde üretim süreci çok önemli; bu yüzden sürecin başında mutlaka fabrikaları ve üretim yöntemlerini yakından inceliyoruz. Kültürel hafıza, projenin hikayesine ve iletmek istediği mesaja göre şekillenebiliyor.

B. Kan: İnovasyon ve gelenek arasında bir denge kurmamız gerekiyordu. Makarna, İtalya’da çok güçlü bir kültürel değer taşıyor, neredeyse her kasabanın kendine özgü çeşitleri, gelenekleri var ve makarna geleneksel olarak sofrada çatalla yeniyor. 3D baskı teknolojisine yalnızca odaklanmak yerine, makarnayı elle yenilen bir yiyecek olarak ele alıp etrafında tamamen yeni bir deneyim yaratmak istedik. Deneyimi, lezzetten önce görme ve dokunma duyularıyla başlayacak şekilde yeniden kurguladık ve böylece yeni bir yeme ritüeli oluşturduk. Bu nedenle, ellerinizi temizleme biçiminden yiyeceği nasıl alıp onunla nasıl etkileşime girdiğinize kadar her detaya dikkat ettik. Teknoloji önemliydi; ancak sonuçta bizim için asıl önemli olan deneyimin kendisiydi.

HELLO!: Bugün tasarım dünyasında ‘sürdürülebilirlik’ çok kullanılan ve zaman zaman içi boşalan bir kelime. Siz bir nesnenin gerçekten sürdürülebilir olduğunu hangi kriterlerle değerlendiriyorsunuz? Atık malzeme kullanmak tek başına yeterli mi?

D. Kan Hon: Evet, sürdürülebilirlik sürekli tartışılan ve bizim için biraz da bir yaşam tarzı haline gelen bir konu. Atık malzemeyle çalışmak, yalnızca malzemeyi yeniden kullanmak değil; konuya dikkat çekmek ve yeni bir iletişim yolu yaratmak için de önemli. Yumurta kabuklarından yaptığımız aydınlatmalarda, her ürün için kullanılan malzeme miktarını ölçüyoruz. Bir aydınlatmada kullanılan yumurta kabuğu miktarının, bir insanın yaklaşık bir aylık kahvaltısında tükettiği 40 yumurtaya denk gelmesi, malzemenin kendisi üzerinden bir farkındalık yaratıyor. Bence sürdürülebilirlik de tam olarak burada anlam kazanıyor.

B. Kan: Bazen yıllarca, hatta onlarca yıl kullanılabilecek bir şey yaratmak, atılması veya değiştirilmesi gereken bir şey yaratmaktan çok daha anlamlı olabilir. Bunun gerçekleşebilmesi için objenin insanlar için bir anlam taşıması gerekiyor. Tasarımlarımız etrafında insanların kendi anlamlarını ve anılarını geliştirebilecekleri bir alan yaratmaya çalışıyoruz. Örneğin, masif ahşaptan tasarladığımız satranç bankı ‘Checkered’da, malzemenin kendisi hikayenin yalnızca bir parçası. Objeyi anlamlı kılan asıl şey, bankta arkadaşlar ve aileyle oynanan oyunlar ve paylaşılan anılar. Bu anlamda, duygusal ömür de en az malzemenin ömrü kadar önemli olabilir.

HELLO!: Bir malzemeyi uzun süre araştırdıktan sonra ona aşık olma tehlikesi var mı? “Bu fikir güzel ama çalışmıyor” deyip vazgeçebildiğiniz oluyor mu?

D. Kan Hon: Tabii ki. Ama bizim için önemli olan, malzemeyi bir amaç haline getirmemek. Bir malzeme ya da teknik ne kadar ilginç olursa olsun, projenin fikrini ve deneyimini gerçekten güçlendirmiyorsa ondan vazgeçebilmek gerekiyor.

B. Kan: Malzemeler ve teknikler, doğru projeyle buluşmadan önce çoğu zaman yıllarca zihnimizin bir köşesinde yer ediyor. Büyük ölçekli 3D baskı ile çalışmak istiyorduk; ancak bu teknolojiyi yalnızca ilginç olduğu için kullanmak istemedik. Her şey, 3D baskı teknolojisinin Edible Reveries’in anlatısını desteklediği noktada bir araya geldi. İnsanların 3D baskıyla üretilmiş, elle yenilen makarnayı deneyimleyebileceği mobilyalar yaratmak için 3D baskıyı kullandık ve sonunda renk, doku ve oranların hepsi doğru hissettirdi. Bizim için yarattığımız projeler, beklenmedik alanlardan gelen fikirleri bir araya getirmek ve hoş bir sürpriz yaratmakla yakından ilgili.

HELLO!: Atölyenizi gezerken prototiplerin ve malzeme denemelerinin bitmiş objeler kadar önemli olduğunu düşündüm. Başarısız olmuş bir deney, sonradan en iyi işlerinizden birinin başlangıcı oldu mu?

D. Kan Hon: Atölyede en keyif aldığım şey malzeme deneyleri. Sadece tasarım alanında değil, sanatsal alanda da kendimi en iyi bu şekilde ifade edebiliyorum. Başarıyı ve başarısızlığı mükemmeliyetçi kalıptan çıkarıp sorguladığım her an motivasyonum daha da artıyor. Başarısız olabilme ihtimali cesaretimi artırıyor.

B. Kan: Kesinlikle. Bunların hepsi bir sonraki proje için ilham kaynağına dönüşüyor. Bir prototipi ya da malzemeyi elinize alabilmek, spontane kompozisyonlar oluşturmak ve fiziksel deneyler aracılığıyla beklenmedik olasılıkları keşfetmek bizim için çok önemli. Dijital araçlar ve yapay zeka fikirleri çok hızlı bir şekilde keşfetmemize yardımcı olabilir; ancak malzemelere dokunmanın, onları bir araya getirmenin ve ellerimizle şekillendirmenin yarattığı fiziksel deneyimin yerini doldurmak hâlâ bizim için oldukça zor.

HELLO!: Bir nesnenin kullanıcıda küçük bir şaşkınlık yaratmasını önemsiyor musunuz? “Bu, gerçekten yumurta kabuğu mu?”, “Bu, gerçekten makarnadan mı ilham aldı?” anı sizin için tasarımın bir parçası mı?

D. Kan Hon: O küçük şaşkınlık anı çok önemli. Bir nesneye baktığınızda ilk anda ne olduğunu tam anlayamamak, sonra keşfetmek ve “Gerçekten bu mu?” diye düşündürmek hoşumuza gidiyor. Malzemeyi ya da referansı doğrudan göstermektense, biraz gizlemek ve izleyicinin kendi bağlantısını kurmasına alan bırakmak daha heyecan verici geliyor.

B. Kan: Kesinlikle. Küçük bir şaşkınlık anı yaratmayı çok seviyoruz. Birinin bir objeye bakıp “Bu, gerçekten yumurta kabuğu mu?” ya da “Bu, gerçekten makarnadan mı ilham almış?” diye düşünmesi gibi. Bizim için bu an, merak duygusu yaratıyor ve insanları objeye daha yakından bakmaya davet ediyor. Özellikle çocukların ya da tamamen farklı kültürel geçmişlerden gelen insanların, herhangi bir açıklamaya ihtiyaç duymadan işlerimizdeki bir şeyi içgüdüsel olarak anlayabilmesi bizim için çok anlamlı. Böyle olduğunda, tasarımın kendi başına iletişim kurabildiğini hissediyoruz. Evrensel olarak iletişim kurabilen tasarımlar yaratmayı amaçlıyoruz.

HELLO!: Studio Yellowdot’un işlerinde Doğu-Batı şeklinde kolay bir kültürel sentez okumaktansa iki farklı görme biçiminin karşılaşmasını hissediyorum. Siz kendi tasarım kimliğinizi coğrafyayla tarif ediyor musunuz?

D. Kan Hon: Biz kendi tasarım dilimizi doğrudan bir coğrafyayla tanımlamıyoruz. Daha çağdaş ve uluslararası bir dil kurduk. Farklı kültürlerden besleniyoruz ama bunları doğrudan temsil etmekten çok, kendi deneyimlerimiz ve bakış açımız üzerinden yeniden yorumlamayı tercih ediyoruz.

B. Kan: Bence tasarım dilimizi tanımlayan şey, beklenmedik karşıtlıkları bir araya getirme yaklaşımımız. Bu karşıtlık bazen görsel olarak ortaya çıkıyor, bazense duyusal olarak. ‘Millstone’, ağır bir mermer masa, hafif bir dokunuşla döndürülebiliyor. Görsel ve fiziksel olarak ağır olan bir şeyin, beklenmedik şekilde hafif ve hareketli bir his yaratması arasındaki bu karşıtlık, keşfetmekten keyif aldığımız bir ilişki.

HELLO!: Bir marka iş birliğinde iki tarafın tasarım DNA’sının birbirini ezmeden buluşması zor. Siz kendi dilinizden ne kadar taviz verebiliyorsunuz? “Bunu yaparsak artık Yellowdot olmaz” dediğiniz bir sınır var mı?

D. Kan Hon: İş birliklerinin güzel tarafı iki farklı dilin karşılaşması. Kendi dilimizden tamamen vazgeçmek yerine, karşı tarafın dünyasını anlamaya ve onunla kendi dilimiz arasında yeni bir ortaklık kurmaya çalışıyoruz. Bizim için sınır, yaptığımız işin arkasındaki merakı ve tasarım yaklaşımını kaybettiğimiz nokta. Onu koruduğumuz sürece farklılaşmak ve dönüşmek bizi besliyor.

B. Kan: Kendi tasarım dilimizi karşı tarafa kabul ettirmeye çalışmaktan çok, diğer tarafın yaklaşımına açık olmakla ilgili. Örneğin Gorbon Seramik ile çalışırken, onların seramik, Türk ve Osmanlı çinileri ve geleneksel sırlama teknikleri konusundaki onlarca yıllık deneyimlerini, kendi çağdaş yaklaşımımızla bir araya getirdik. Bunun sonucunda, pişirme sürecinden ilham alan bir karo ve obje koleksiyonu olan ‘Patisserie’ ortaya çıktı. Geleneksel bir seramik koleksiyonuna kıyasla çok daha eğlenceli bir karakter kazandı. Bizim için asıl ilginç olan, gelenek ile çağdaş tasarım arasında bir seçim yapmak değil; ikisinin bir arada var olabileceği bir yol bulmak.

© 2025 bmag - Tüm hakları saklıdır.

Iyzico ile ÖdeIyzico Logo