
60 yıllık ikiz raporu: Egzersiz, ömrünüzü uzatmıyor olabilir!
DERİN ÇAKIR
Araştırmacılar, 1958’den önce doğmuş yaklaşık 23.000 Fin ikizinin verilerini kullanarak, fiziksel aktivite düzeyleri ile yaşam süresi arasındaki ilişkiyi inceledi. Katılımcıların fiziksel aktivite seviyeleri 1975, 1981 ve 1990 yıllarında olmak üzere üç kez kaydedildi. Ölüm oranları ise 2020 yılı sonuna kadar takip edildi. Epigenetik, epidemiyoloji, psikoloji ve farmakoloji alanlarında ikiz çalışmaları yaygın olsa da, bu kadar büyük ve uzun yıllara yayılan bir veri seti, bu alanda nadir örneklerden biri olarak öne çıkıyor.
Sonuçlar şaşırtıcı görünüyor: Haftada önerilen miktarın üzerinde yapılan yüksek düzeyde fiziksel aktivite, yaşam süresinde beklenen oranda bir artış sağlamadı. Araştırmanın başyazarı Doç. Dr. Elina Sillanpää, fiziksel aktivitenin genel sağlık ve yaşlanma süreci üzerindeki olumlu etkilerini kabul etmekle birlikte, “uzun yaşam söz konusu olduğunda tablo göründüğü kadar basit değil,” diyor. Bu araştırmaya, geçmiş çalışmaların egzersiz sıklığı ile uzun ömür arasında beklenildiği kadar net bir bağ kuramadığını fark ettikten sonra karar verdiğini belirtiyor.
Bu durum, egzersizin gereksiz olduğu anlamına gelmiyor elbette! Aksine, haftada 150–300 dakika orta yoğunlukta egzersizin, hastalık risklerini azaltmada ve yaşam kalitesini yükseltmede oldukça etkili olduğu bu çalışmada da teyit edildi. Sadece antrenman yoğunluğunuzu artırırken, bunun gerçekten hedeflerinize hizmet ettiğinden emin olmanız tavsiye ediliyor.
Günümüz toplumunda yaygın olan “Acı yoksa fayda yok” tarzı mottolar, fazla mesai kültürü ve hayatın her saniyesinde üretken olma baskısı gibi düşünce kalıpları, insanların sağlıklı ve uzun yaşam için gerekli olan dengeli ve sürdürülebilir egzersiz anlayışını benimsemelerini zorlaştırabiliyor. Bu çalışma, elde ettiği güçlü verilerle bu anlayışı sorgulatabilecek nitelikte.
Daha da önemlisi, araştırma gelecekteki halk sağlığı politikalarının şekillenmesinde belirleyici olabilir. Fiziksel aktiviteye dair genel sağlık önerilerinin sadece yoğunluk değil, bireysel ihtiyaçlar ve genetik yatkınlıklar göz önünde bulundurularak yeniden ele alınması gündeme gelebilir. Ayrıca, uzun vadeli etkileri ölçebilen bu tür büyük veri setlerinin kullanımı, kişiye özel sağlık yaklaşımlarının geliştirilmesini de teşvik edebilir.
Kısacası, bu araştırma yalnızca bugünü değil, gelecek kuşakların yaşam alışkanlıklarını da etkileme potansiyeline sahip.












