
Psikoloji
11 dk okunma süresi
Pozitif mi olalım?
Ne iyi insan ya, vur eline al ekmeğini; ne fedakar, ne yüce gönüllü ya da ne ters, ne şirret, ne kurnaz... Ne çok yaftayla yaşıyoruz ve başkalarına...
Ne iyi insan ya, vur eline al ekmeğini; ne fedakar, ne yüce gönüllü ya da ne ters, ne şirret, ne kurnaz... Ne çok yaftayla yaşıyoruz ve başkalarına da yapıştırıyoruz. Sonra da sakin kalıp pozitif olmaya odaklanıyoruz. Acaba biz ne yapıyoruz? Şimdi arkamıza yaslanıyoruz ve nefes alıyoruz... Hayır nefes almıyoruz, yani alıyoruz da şimdi değil. Son dönemde sürekli mutlu mesut olduğunu iddia eden gülümseyen ve hayatın anlamını çözmüş gibi gezinen o kadar çok insanla karşılaşıyoruz ki, gerçeği ayırt etmek zorlaştı. Doğru yerde doğru tepki vermeye ne oldu? Haksızlık karşısında hiddetlenmeden kendini savunmak, kendi sınırlarını koymak ve aynı zamanda o sınırları aşacak vizyona da sahip olmak nerede? Yok heyecanlanmayın bir yere gitmediler, buradalar da sadece hayatın hızı ve yükü üzerlerine bindi, biraz hatırlanmaları gerekiyor. Pozitif olmak, sakin olmak çok güzel şeyler ama bunları gerçekten içimizden gelerek yapmadığımızda gölge yanları da çalışıyor. Bu da kendini baskılayan, gereken yerde gereken tepkileri veremeyen, sadece söylenenlerle hareket eden, kendi iç görüsünü devreye sokmayan insanlar olarak karşımıza çıkıyor. Sakin olmanın ve pozitif olmanın bize getirdiği faydaları kesinlikle yadsımayalım. Ama objektif olmaya, kendimizi geliştirmeye ve hayatı olduğu gibi kavramaya önem verirsek yaşamımızda kendimizin de heyecanla takip edeceği açılımlar olabilir. Uzman Psikolog Ramazan Saygın Şimşek, pozitif olmak ve sakin kalmayı derinlemesine açıkladı, okuyalım.
“MUTLUYKEN SÖZ VERME, ÜZGÜNSEN CEVAP VERME, ÖFKELİYSEN KARAR VERME, YOKSA ÜZEN DE ÜZÜLEN DE SEN OLURSUN.”
“SAKİNLİK İÇİN ÖNCE İÇ DÜNYAMIZI, PSİKOLOJİMİZİ, DAVRANIŞLARIMIZI ETKİLEYEN, DÜŞÜNCELERIMİZİ BESLEYEN DİNAMİKLERİ ÇOK İYİ KAVRAMALIYIZ.”
SAKİN OLMALI MIYIZ?
Herkesin birbirine “sakin ol” dediği bir dünyada yaşıyoruz? Sakin olmalı mıyız gerçekten? Japonlar’ın çok güzel bir atasözü vardır: “Dünyaya uzaktan baktığınızda sınırları göremezsiniz.” İnsanların birbirine “sakin ol” dediği cümlede alt metin olarak karşısındaki insanı şekillendirme çabası var. Kutsal metinlerde de belirtildiği gibi yalnızca tanrı “ol” der ve olur. Olmak çok hassas bir kelimedir. Kişi kendisini üstün görür ve karşısındakini bir forma sokacak olan ol kelimesini derinlerde buyurgan bir sesle dayatır. Bu dayatmanın derinlerinde ise bir ihtiyaç vardır, bir istem vardır. Sahip olmadıklarımızı isteriz ve arzularız. Pablo Neruda’nın ünlü sözündeki gibi: “İnsan ulaşamadığı her şeyin delisi, ulaştığı her şeyin nankörüdür.” İçimizdeki ruhsal gerginliğin karşıtı duygu olan sakinlik ve huzur duygusunu arar aslında. Tıpkı bir bebeğin ağlama yolu ile annesinin huzur dolu sıcak, sakin, besleyici ve sevgi dolu bedenine kavuşması gibi. Kişilerin birbirine sakin ol diye istemlerde bulunması çağın insanlarda yarattığı narsisizmin ve ben her şeye ulaşabilirim, sahip olabilirim delüzyonunun trajik bir ifadesidir. Sakin olmak, sakinliğe ulaşmaya çalışmak başka ‘sakin ol’ demek başkadır. Sakin kalmak ne demek? Nasıl sağlanıyor? Sakin kavramı Arapça durgun hareketsiz anlamına gelen ‘skn’ kökünden gelir. İzlediğim bir filmde şöyle bir sahne vardı: Batılı diyarlardan doğu diyarlarına araştırma yapmak için gelen bir bilim insanı ekibine, yerel köylerden bir grup rehberlik eder. Bu süreçte bir dağ yolunda ilerlerler. Ve rehber yürüdükleri sırada birden durur ve oturur. Bilim insanları şaşırır ve anlam veremez. Çünkü rehber çok suskun ve ‘sakindir’. Rehber saatlerce konuşmaz. En son bir bilim insanı sorar rehbere: “Neden oturdunuz, neden hareket etmiyoruz, hava kararacak ve yetişemeyeceğiz gideceğimiz yere. Vakit kaybediyoruz oturarak.” Rehber büyük bir sakinlikle dinler ve şu cevabı verir: “O kadar hızlı gittik ki ruhlarımız geride kaldı. Bedenlerimiz çok hızlıydı. Ruhumun bedenime yetişmesini bekliyorum.” Bu durum çağımızın en dikkat çekici özelliği olan iyi kötü herkesin aynı fikirde olduğu ve arzuladığı şey olan hız kavramının adeta fragmanı olan bir sahnedir. 3g, 4g, 5g internet gibi hızlar adeta durumu anlatıyor. Kısa zamana daha çok veri, kısa anlara daha çok yaşantı sığdırmaya ve sıkıştırmaya çalışırız. Ve o kadar hızlı oluruz ki artık kendimizi unuturuz. Sakin olabilmeliyiz. Sakinlik için önce iç dünyamızı, psikolojimizi, davranışlarımızı etkileyen, düşüncelerimizi besleyen dinamikleri çok iyi kavramalıyız. Aksi durumda iç görümüzün düşüklüğünden dolayı duygularımızı, davranışlarımızı şekillendiremez ve bir şey ‘olamayız.’ İç dünyamızda kaos oluştukça sakinlikten uzaklaşırız. Bu yüzden düşünsel anlamda bize rehberlik yapabilecek bir teknik olan Sokratik Düşünme tekniğini öneriyorum. Sokratik yöntemin beslendiği konular kişinin kendi öz kaynaklarından olan eleştirel düşünebilme becerisi, analitik değerlendirme ve çözümleme yapabilme konusunda diyalektik düşünme becerisi ile kişinin sağlıklı düşüncelere ulaşmasını sağlar.
“MUTLUYKEN SÖZ VERME, ÜZGÜNSEN CEVAP VERME, ÖFKELİYSEN KARAR VERME, YOKSA ÜZEN DE ÜZÜLEN DE SEN OLURSUN.”
POZİTİF OLUN... NE KADAR POZİTİF OLABİLİRİZ?
“Pozitif olun!” çağımızın en fazla duyduğumuz söylemlerinden, bunun ne kadarı hayata geçirilebilir ya da geçirilmeli? Nörolojik temelde bir şeyin öğrenilmesi için kişinin o durumu anlaması ve bu şekilde nöral ağlar oluşturması gerekir. Aksi durumda davranışı öğrenmediği için kendisine dikte edilen davranışı taklit eder. Ve davranışın felsefesini ve manasını öğrenmediği için çok çarpık ve eğreti bir taklitten öteye gidemez. “Mış gibi” bir insan olur. Böyle insanlar düşünmek ağır geldikçe ve yalnız hissettikçe kendini telkinlere bırakır ve sadece ona söyleneni yapmaya başlar, pozitif olmuş gibi yaşar ama pozitif değildir. Bunun özeti maskeli depresyon yaşayan insanların yaşantılarıdır. Pozitif olabiliriz fakat bunu bilerek ve isteyerek yapmalıyız aksi durumda insanları mutlu etmek için yaşadıkça bir yanımız trajedi bir yanımız ise komedi oyunlarının oynandığı ortadan bölünmüş bir tiyatro sahnesine dönüşür. Hayat içinde hep bir dinamizmi barındırır. Bu yüzden hayat öteki duyguların varlığıyla ilerler. Aksi durumda negatif olduğumuz bir dünya distopyaya karşılık gelirken pozitif duyguların olduğu dünyalar ütopya olarak hiç ulaşamadığımız birer fantezi dünyasından öteye geçemez. Kendimizi pozitif ya da negatif yönde baskı altına almamak için neler yapmalıyız? İnsan en çok vakit geçirdiği beş insanın ortalamasıdır diye bir söz vardır. Baskı varsa eğer pozitif veya negatif olmakla ilgili termodinamiğin temel yasalarının da bahsettiği üzere baskının geldiği bir kaynak ve enerji de elbette olmalıdır. Bu kimi zaman geçmişteki başarısızlıklar ve açlıklar, kimi zaman başkasının özlemlerini gerçekleştirmek için değersizlik düşüncelerinden gelen bir kendini, zamanını ve enerjisini feda eden bir istek, kimi zaman da yakın çevrenin ve ailenin istediği duygulara ulaşmak için çocuğunu araç olarak kullanması (Saygınlık, maddi anlamda zenginleşme, akademik başarı özlemi…) ya da kişinin yön değiştirmiş telafi edici duyguların etkisi altında (annesinin sevmediği bir çocuğun, derinlerde sevilmediğini bilen hisseden bir çocuğun hayatın birçok alanında çok başarılı olmak için bitmek bilmeyen bir çabayla çalışması ve bu şekilde anne bak ben başarılı oldum artık beni sevebilirsin ben değerli oldum şeklinde sessiz çığlığı) kendisine pozitif ve negatif yönde baskılar uygulayabilir. Öncelikle bu baskının kaynağını çok iyi öğrenmeli adeta izi sürülmelidir. Çünkü hareket eden her şey mutlaka bir iz bırakır ve gittiği yerden bir boşluk oluşturur. Bu noktada bir fotoğrafa baktığımızı düşünelim. İnsan gözü ileriye baktığında 95 derecelik bir açıyı görür fakat bir nesnenin ve düşüncenin de birçok açısı vardır. Elimizdeki fotoğrafı tamamen görebilmek için kimi zaman ya ondan uzaklaşmamız ya da fotoğrafı kendimizden uzaklaştırmamız gerekebilir. Her iki durumda da mesafe kavramı ortaktır. Bu yüzden bizde gerilim ve baskı yaratan bizi bazen olmadığımız bir karakterin için girmeye iten kişi ve durumlardan hatta duygulardan uzak durmalıyız. Çünkü düşünce nasıl bir nöronun ateşlenmesiyle uzun bir yolculuğa çıkıyorsa insan da bir duygunun bir arzunun ve düşüncenin tetiklemesiyle kendine zarar verici (çatışmalı ailelerde, alkolik babayla büyüyen çocukların ilerde kendine zarar verici davranışlar içine girmesi gibi) davranışların olduğu yaşantıların içine girebilir ve bulamadığı huzuru veya sevgiyi dolaylı ve suni şekillerde tatmin arayışında kendini yıpratabilir. Günlük tutmak çok önemli bir konudur. Tıpkı termodinamikte anlatıldığı gibi bir etki sonucunda bir tepki yaratır. Bir davranış bir duyguyu veya bir davranış bir duyguyu tetikleyebilir. Günümüzde hayatın ritmi çok hızlı olduğu için binişik duygular ve düşünceler yığınıyla yaşıyoruz. Her şeyin iç içe geçtiği, bastırıldığı yaşantılarımız olabiliyor. Bu yüzden yaşanan hisler sonrasında bunların not alınması çok katkı sağlayacaktır kişinin kendini tanımasına. Duş alırken kişinin zihninden geçen düşüncelerden tutun ta ki tuvalette düşünülen konulara kadar hepsi bizlerden izler taşır. Bazen en çok kendimizi görmek istemediğimiz yerlerde değil miyizdir? Bu yüzden zor olabilir görmek ancak yazı yazmak her zaman çok değerli bir iletişim aracı olmuştur.
“SAKİNLİK İÇİN ÖNCE İÇ DÜNYAMIZI, PSİKOLOJİMİZİ, DAVRANIŞLARIMIZI ETKİLEYEN, DÜŞÜNCELERIMİZİ BESLEYEN DİNAMİKLERİ ÇOK İYİ KAVRAMALIYIZ.”










