Haber kapak görseli
Röportaj
11 dk okunma süresi
Yacht

Prof. Dr. Talat Kırış: “Gezegenimizden başka kaybedecek bir şeyimiz yok”

Ülkemizin ve dünyanın en başarılı beyin cerrahlarından Prof. Dr. Talat Kırış, aynı zamanda tutkulu bir denizci ve maceraperest. Literatür...

Ülkemizin ve dünyanın en başarılı beyin cerrahlarından Prof. Dr. Talat Kırış, aynı zamanda tutkulu bir denizci ve maceraperest. Literatür Yayınları’ndan çıkan son kitabı Başucumda Deniz, Kırış’ın yalnızca denizcilik serüvenlerini anlatmıyor, içinde yaşadığımız sisteme dair kendisinin dünya görüşünü yansıtan sarsıcı tespitlerle, bizi sıkışıp kaldığımız tekdüze yaşamlarımızı sorgulamaya, sıradanlığın zincirlerini kırmaya çağırıyor. Röportaj: Begüm Nalbantlı

Bir akşam vaktinde, kitabının önsözünü hatta yazılarının da çoğunu yazdığı Galata’daki Vacilando’da buluşuyoruz Talat Kırış ile. Adını Moby Dick romanındaki zıpkıncı Daggoo’dan alan sevgili köpeği Dagu da bizimle. Kırış’ın müdavimi olduğu mekânda her zamanki masasına yerleşip sohbet etmeye başlıyoruz. Bugüne kadar yazdıklarını takip edenler zaten aşinadır ancak yeni tanışacaklar için hemen söyleyelim; kendisi gerçek bir modern zaman seyyahı. Yeni çıkan kitabı Başucumda Deniz, ruhumuzdaki gezgini harekete geçirmenin çok ötesinde... Zira bizi yaşadığımız gezegene çok daha duyarlı gözlerle bakmaya, içine hapsolduğumuz kurulu düzeni, düşüncelerimiz ve eylemlerimizle sarsmaya teşvik eden, maceracı bir başkaldırı. Satırların arasında kaybolmadan önce Talat Kırış’a kulak vermek isterseniz sizi kendisiyle baş başa bırakalım.

Bu sizin üçüncü kitabınız. Beyne Giden Yol, Uzak Deniz Küçük Yağmur ve şimdi de Başucumda Deniz...

Evet aslında üç. Ancak bu kitaplarımdan önce ilk yazarlık deneyimim Türkan Saylan ve öğrencileri olarak çıkardığımız kitapla (Yer Gök Dört Duvar) olmuştu. Orada bir bölüm yazmıştım. Bir de Jules Michelet’nin Deniz isimli kitabının Türkçe çevirisindeki önsözü kaleme almıştım. 

Başucumda Deniz, çok uzun bir zaman dilimine yayılan, büyük çoğunluğu Yacht Türkiye ve T24’te yayımlanan denizle ilgili yazılarınızdan oluşuyor...

Büyük çoğunluğu öyle. Ayrıca Deniz Mecmuası, başka bir kitapta yayımlanmış bir bölüm bir de daha önce hiçbir yerde çıkmamış olan “Moby Dick ve Ben” var. 

Moby Dick de sizin başucu romanlarınızdan...

Çok özel bir kitap. Katman katman okuyabilirsiniz. İster macera ister denizcilik ister coğrafya hatta zooloji ya da sosyoloji, psikoloji kitabı gibi de okumanız mümkündür. Çünkü Moby Dick, insanın hırslarını terbiye eder, gezegen kardeşliğini geliştirir, macera ruhunu ateşler. İnsan karakterlerini çok iyi işlemiştir. Gerçek hayatta da o kadar çok örneği var ki bu karakterlerin...

Sizin kitabınız da dolu dolu yaşama rehberi gibi. Okuyanı konfor alanından çıkmaya teşvik ederken sanki “Hadi kalk, hayatı iliklerine kadar hisset” diyerek de cesaretlendiriyorsunuz. 

Amacım insanları biraz daha denize yaklaştırmak, deniz kültürünü sevdirmek elbette. Yaklaşık 14 sene önce, Yacht Türkiye’de yazılarımın ilk yayımlandığı dönemde, oldukça tecrübesiz bir denizciydim. Ama paylaştıklarımla, “Ben yapabiliyorsam herkes yapar” demek istedim. Ben o zamanki tecrübesizliğimle Hırvatistan, Sardinya gibi rotalara gidebildiysem bu başkaları için de mümkün olabilir. Üstelik o zaman teknem de yoktu. Yani illaki teknenizin olmasına gerek yok, kiralamak da mümkün. 

Siz yalnızca Türkiye’de değil, uluslararası çapta da başarıları olan çok önemli beyin cerrahlarından birisiniz. Stres, üzerinizdeki psikolojik ve fiziksel baskı... Deniz sizin duygusal ve zihinsel olarak dengede kalabilmeniz için bir kaçış değil mi?

Tabii, denize çıktığım anda ameliyathaneden uzaklaşıyorum. Ancak deniz, yelken, bizim mesleğimize çok benziyor. Yelken derken şunun altını çizmek lazım, elbette buradan çıkıp adaya gitmek de çok önemli ama ben Göcek koylarında dolaşmaktan fazlasını yani biraz daha açık deniz yelkenciliğini kastediyorum. Tıpkı bizim işimizde olduğu gibi önceden plan yapmak, sürekli bilgi, beceri edinmek, bir problemle karşılaştığınızda çözmek gerekiyor. Ameliyatlarda olduğu gibi denizde de devamlı problem çıkar çünkü. Aslında ikisi çok benzer. Yani ben bir stresten kurtulmaya çalışırken başka bir strese giriyorum. Çivi çiviyi söküyor. (Gülüyor)

“Denize sevdalanmak” başlığıyla yapıyorsunuz açılışı kitapta. Çocukluğunuz, Ataköy Plajı’nda denizle tanışmanız... 60’lı yılların İstanbul’unda, denizin yakınındaki bu semte dair insanın içini özlemle dolduran öyle güzel bir resim çizmişsiniz ki... “Pırıl pırıl bir kumsal, modern bir plaj...” Bugünden bakınca neler hissediyorsunuz?

Ben her hafta oraya gidiyorum çünkü annem hâlâ Ataköy’de yaşıyor. Babam hayatta değil ne yazık ki. Her gidişimde de sahili görünce çok üzülüyorum. Çünkü hâlihazırda son derece çirkin binaların dikildiği, tamamen yok olmuş bir sahil maalesef. O güzel çocukluk anıları, o güzel deniz, plaj artık yok. 

Peki İstanbul’un deniziyle şu an nasıl bir ilişkiniz var? Eskisi gibi hâlâ yüzer misiz mesela?

Yok, denize girmiyorum ama yakın zamana kadar teknem burada olduğu için onunla çıkıyordum, Adalar’a, Tuzla’ya, Marmara Adası’na gidiyordum. Ancak şimdi Ören’e götürdüm. Ören’de iyi denizcilerden oluşan bir ekip var çünkü. Ayrıca eski teknem Seyyale de orada. Bir arkadaşıma satmıştım onu. 

Seyyale Tanju Kalaycıoğlu tasarımı, sizin için anlamı olan özel bir tekneydi... 

Biz tabii Tanju Kalaycıoğlu ile çok yakın arkadaşız. Seyyale’yi, ki manası suyla akıp giden demektir, yaptırmaya karar verdiğimde, aklımda ahşap bir tekne sahibi olmak vardı. Bunun da bir Türk tasarımcının elinden çıkmasını ve Türk bayraklı olmasını istiyordum. Ama şu anki teknem malum vergilerden ötürü Türk bayraklı değil ne yazık ki. 

Şimdiki tekneniz de ismini muhteşem bir deniz canlısından alıyor...

Evet. Narval. Boynuzlu bir balina türü. Aslında o boynuz dediğimiz kısım balinanın dişi. Balinalar çok sosyal, zeki, müthiş hayvanlar. 

Teknelerden bahsetmişken, kitabınızın en can alıcı bölümlerinden biri, dünyanın farklı rotalarına yaptığınız heyecan verici seyirler. Hepsinden hayat fışkırıyor. Ama bir tanesi var ki sizin için çok ayrıcalıklı. O da Antarktika. 

Evet doğru. Ayrıcalıklı çünkü Drake Pasajı yani Güney Amerika’nın altından Antarktika’ya giden su yolu çok zor bir denizdir. Yılın yaklaşık 300 günü fırtınalı olan, yüksek dalgaların oluştuğu, kimi zaman bir teknenin kaybolduğu bir deniz. Dolayısıyla oraya gitmek için insanın kafayı kırıp, cesaret etmesi gerekiyor. (Gülüyor) Ama tabii gidince olağanüstü gerçekten. 

İlk nasıl karar vermiştiniz gitmeye? 2013 yılıydı değil mi?

Aslında o dönem Gezi Olayları’nın da etkisi olmuştu diyebilirim. Sol fikri benimseyen bir geçmişim olduğu için benim hayatımı, dünyaya bakışımı değiştirmişti açıkçası olaylar. Önce ağustosta Grönland’a gittim. Kanoyla Kuzey Kutup Dairesi’ni geçtim. Antarktika’ya da gitmek istiyordum, ama yer bulamıyordum. Çünkü tekneler 8-9 kişilik dolayısıyla iki, üç sene önceden planlamak gerekiyor. Sonra aniden bir mail geldi. Meğer biri hastalanmış “Sen gelir misin?” dediler. Hemen kabul ettim tabii.

Aslında bu bir anlamda sizin çocukluk hayaliniz çünkü Antarktika o yaşlarınızdan beri en merak ettiğiniz yer... 

Bizim evimizde çok kitap okunurdu. O dönemlerde çocuklar için kâşiflerin hikâyelerini anlatan ansiklopediler vardı. Benim de çok ilgimi çekerdi. “Bu insanlar nasıl İngiltere’den, Belçika’dan çıkıp hiç bilmedikleri yerlere gidiyorlar, maceralar yaşıyorlar” diye düşünürdüm. Jules Verne’nin Dünyanın Ucundaki Fener gibi romanları da aynı şekilde... Sanırım tüm bu okuduklarım sebep oldu. Daha sonra 1984 yılında bir masal yarışmasına katıldım ve “Daha Dünya Bebekken” isimli masalımla ödül aldım. Kuzey Kutbu ile Güney Kutbu’nun aşkını anlatmıştım masalımda. Dünyada henüz denizler oluşmamış, her yer buz ve bir gün dolunayda Kuzey Kutbu, Güney Kutbu’nu görüyor ve bir aşk başlıyor. Nasıl kavuşacağız derken en sonunda çocuklar zıplamasıyla buzlar eriyor ve sonunda birbirlerine su vesilesiyle dokunuyorlar. Ben de Grönland’dan aldığım bir küçük taşı Antarktika’da gömerek masalı da gerçekleştirmiş oldum. 

Harika! Antarktika’ya gittiğiniz tekne de anlamlı. Spirit of Sydney. 1983’teki America’s Cup’ta, Australia II’nin kazanmasını sağlayan kanatlı salmanın yaratıcısı Ben Lexcen imzalı.

Sıra dışı bir tasarımcı Lexcen. Spirit of Sydney de eski ama alüminyumdan yapılmış çok hızlı, iyi bir tekne. Dünyayı dolaşmış. Turistik falan değil, kamarası yok. Böyle bir seyirde, siz de teknenin bir mürettebatı oluyorsunuz. Yemek, bulaşık vs. her şeyi yapıyorsunuz. 

Ki siz kitapta da vurguladığınız gibi yemek yapmayı seviyorsunuz.

Ben iyi yemek yaparım. Hatta şöyle bir hikâye var: Ekrem Abi (İnözü) Kendi teknesiyle Ushuaia’ya, Cape Horn’a gidiyor. Bizim gittiğimiz ekipten birileri de Türk bayrağını görünce, yanına yaklaşıp “Doktoru tanıyor musun” diyorlar o da “Tanıyorum” deyince “Ya çok iyi yemek yapıyordu” diye karşılık veriyorlar. (Gülüyor) Mesela teknedeki ambardan çok ince olmasa da bulgur bulmuştum. “Bir kısır yapayım” dedim.  Böyle salçalı falan çok da güzel oldu. Tüm ekip hapur hupur yedi tabii. Ama ertesi gün içlerinden biri gelip demesin mi “Talat, bu buli (bulgur) çok lezzetliymiş ama hiç tekneye göre değilmiş.” Meğer herkes çok fena ishal olmuş. (Gülüyor)

Yeniden gitmek istiyor musunuz?

Aslında kendi teknemle böyle bir projem vardı ama biraz zor görünüyor. Ocak başında ciddi bir kalp ameliyatı geçirdim. Bu nedenle biraz frene bastım. Çok büyük maceraları biraz durdurmak zorundayım. Daha küçük maceralar olabilir ancak. 

Bir belgeselde izlemiştim. Zorlu bir seyre çıktığınızda korkulacak asıl şey deniz değil, ekip arkadaşlarınızın kimler olduğudur diyordu. Şanslıydınız bu konuda sanırım. 

Hiçbirini tanımıyordum ve hiç Türk yoktu. İngiliz, Yeni Zelandalı, Amerikalı, Avustralyalı... Böyle bir ekiptik. Hepsi çok tatlı, saygılı insanlardı, aynı yaş grubunda olmamız da iyi bir tesadüftü. Çok güldük, eğlendik, çok iyi anlaştık. Ancak deniz tabii tersliklerin olmasına müsait bir yer çünkü daracık bir alandasınız. İnsanlar kavga edebilir, her şey olabilir. 

İnsan faktörü gerçekten önemli...  

Tabii ki. Ne yazık ki çok yakın arkadaşlarımla bile bozuştuğumuz oldu. Yeni denizciliğe başladığınız dönemlerde tecrübesizlikten kaynaklı, daha tedirgin oluyorsunuz. Ancak çok uzun zamandır seyir yaptığım insanlarla çok iyi geçiniriz.

Denizi çok sevdiğinizi söylerken hiç korkmadığınızın da altını çiziyorsunuz kitabınızda. İnsan çok sevdiği bir şeyden korkmaz mı? 

Ben çok küçük yaşta yüzmeyi öğrendim. Sanırım 5-6 yaşlarındaydım. İlk hatıralarımdan biridir. Ataköy Plajı’nda yüzüyordum. Birden dalga çıktı. Nasıl bir dalgaysa beni çekiyor ve kıyıya gidemiyorum. Çok korktum ve boğulacağımı düşündüm. O anda dalgadan kurtulmak için dibe dalmayı akıl ettim. O sırada babam fark etmiş bir sorun olduğunu, koşa koşa gelip beni çıkardı. Sonra beni kucağına alıp hemen denize attı ve o korku hemen bitti. Şimdiye gelecek olursak, denizdeyken biliyorum ki iyi bir tekne batmaz. 

Norveçli kâşif Roald Amundsen’in sözü gibi “Her şeyi belli bir plana göre yapan insan zafere ulaşır. Bazıları buna şans der. Gerekli tedbirleri almayı ihmal edenler içinse bozgun kaçınılmazdır. Bazıları buna kötü şans der.” Hayatta ve denizde hep bir B planınızın olması şart değil mi?

Tabii her şeyi planlarım. Planın da dışında, özellikle ameliyatlarda, işlerin ters gitme ihtimaline karşı, hep iki, üç adım sonra olabilecek bir felaketi düşünerek hareket ederim. Örneğin ani bir damar kanaması. O anda paniğe kapılırsanız hastayı kaybedebilirsiniz. Benzer şekilde denizde de hep soğukkanlılığınızı korumanız gerekiyor. Zaten bunu yapamayacaksanız bu işe hiç girmemek lazım. Buna rağmen üzerinde senin adının yazılı olduğu dalga gelirse, o noktada artık bir şey yapılamaz elbette. 

Denizde olmak, uzak sularda seyretmek insana zihinsel olarak da farklı pencereler açar. Hayata, kendisine bakışını değiştirir, onu dönüştürür hatta. Sizin iç dünyanızda nasıl etkileri oldu tüm bu yolculukların?

Beni çok dönüştürdü. Örneğin Antarktika özelinde söyleyecek olursam, orası öyle bir yer ki “Ben sıkıldım, uçağa atlayıp geri döneyim” deme şansınız yok. 20 gün boyunca küçük bir teknedeydik ve yapacaklar çok kısıtlıydı. Büyük bir ıssızlığın ortasında, çok düşünüyor tabii insan. Kendi içinde de bir yolculuğa çıkıyor, hayat muhasebesi yapıyor. En basiti oradan dönünce bir daha hayatımda kravat takmadım. Ceket, takım elbise vs. giymek istemedim. Çok önemli yerlerde, çok mühim konuşmalar yaptığımda bile hep rahat kıyafetler giydim. İnsanlar beni bu şekilde kabul etsin, etmiyorlarsa kendileri bilir. İstemediğim insanlarla vakit harcamamaya da karar verdim. Hayattaki beş dakikam bile değerli çünkü. Kendime zaman ayırıp, enerjimi daha akıllıca kullanmaya başladım. Daha çok okudum, yazdım. İstediğim şeylere öncelik verdim. 

Kitaplarınız da böyle çıktı ortaya...

Kesinlikle. Ayrıca gezegeni daha çok tanımaya çalıştım. Yani her şeyden önce bir gezegende olduğunu fark ediyorsun. Şehirde doğu neresi, batı neresi bunu bile bilmiyor insan. Ama denize çıkar çıkmaz rüzgâr nereden esiyor anlıyorsun, yüzünde hissediyorsun, güneşin doğuşunu görüyorsun. Kendi yaşadığın gezegeni tanımaya başlıyorsun. Hayat akarken insan düşünmüyor, rutinleri arasında kayboluyor. “Ben böyle yaşayıp öleceğim” diyor. Ama sonra sorguluyorsun: “Bir tane hayatım var, istediğim gerçekten bu mu?”

Kitabınızda Sadun Boro’ya da sıkça atıfta bulunuyorsunuz...

Ben mesleğim gereği çok yoğun olduğum için Sadun Boro ile bir kez karşılaşabildim maalesef. Ekrem Abi (İnözü) tanıştırmıştı bizi. Sadun Boro tabii Türk denizcileri için çok önemli bir rol model. İngiltere’de aldığı tekstil mühendisliği eğitimiyle o dönemlerde istediği fabrikanın müdürü, istediği holdingin CEO’su olup, paraya para demeyecekken hepsini elinin tersiyle iterek bambaşka bir yol çiziyor. Bizde sivil denizci azdır. 1960'larda dünyayı dolaşmak kolay değil. Dünyada da bunu yapan az insan var. Ayrıca yalnızca gezileriyle değil, güzel bir kalemi olduğu için kitaplarıyla da rehberlik etmiştir bize. 

“Gökova temiz ve bakir kaldıkça Sadun Boro’nun da ruhu huzur bulacak” diye yazmışsınız.  Bu mümkün mü?

Gökova’ya öyle büyük tesisler, inşaatlar, oteller yapılmasın istiyoruz tabii. Küçük, salaş yerler olabilir ama öyle büyük tesisler umarım olmaz. 

Kitap yalnızca denizcilikle ilgili değil. Pek çok toplumsal saptama da var. Kos Adası’nda, bir yanda tatilin tadını çıkaran Avrupalı turistler, diğer yanda yakından tanık olduğunuz mülteci çadırları... Neoliberal politikaların bizleri hep daha fazla çalışmaya zorlayarak, güç ve para odaklı bir yaşam şeklini dayatması gibi meselelere de değiniyorsunuz.

Bunu fark etmiş olmanıza çok memnun oldum. Çünkü kitabı yalnızca denizciler için yazmadım. Benim dünya görüşümü, güncelle, gezegenle, küresel iklimle ilgili düşüncelerimi de yansıtıyor. Bunun okuyucu tarafından algılanması beni çok mutlu eder. 

Tüm bu eşitsizlik ve haksızlıklara rağmen hayatı bu kadar sevip, dolu dolu yaşayabilmek kolay mı?

Bu cümleleri kitabımda da yazmıştım. Evet karamsarlık diz boyu. Ama umut olmadan, mücadele etmeden yaşanmaz, teslim olmak denizcinin defterinde yazmaz. Bir tane hayatımız var, yas tutarak geçiremeyiz, yanlışları değiştirmeye çalışmalıyız. 

Ve yine sizin cümlelerinizden alıntıyla, “Dünyanın bütün çocukları birleşiniz, gezegeninizden başka kaybedecek bir şeyiniz yok...” Bu bilinç seviyesine erişebilecek miyiz? 

Bir gün olacak, olmak zorunda. Çünkü gezegenimizi kaybediyoruz. Marmara Denizi’ni kaybettik mesela. On yıllarca çöpler oraya giderse, en sonunda bu deniz ölür tabii. Çok yazık! O yüzden özellikle hep gezegen diyorum, dünya kardeşliği diyorum. Tabii ki yurtseverim ama en çok dünya vatandaşlığından yanayım. Hepimiz sahip çıkmalıyız. 

Her ne kadar artık biraz yavaşlayacağım deseniz de yakın zamanda yapmayı planladığınız bir yolculuk var mı?

Kafamda bir şeyler var. Geçirdiğim kalp ameliyatı sonrası Narval’ı satmaya karar verdim. 38-40 feet’ten küçük bir tekne istiyorum. Eğer satılmazsa, İngiltere taraflarını gezmek var planlarımda. Bakalım... Biraz da bana gökyüzünden gelen işaretleri takip ediyorum. Hayat zaten bu şekilde ilerlediğinde güzel.☸

© 2025 bmag - Tüm hakları saklıdır.

Iyzico ile ÖdeIyzico Logo