
Bal arısı için umutlar henüz tükenmedi
Bal arılarını 1998’de incelemeye başladığımda insanların onları ne kadar sevdiğini hemen fark ettim. Ama bir yandan da insanların bilgilerinin genellikle “Arılar bal yapar” ve “Arılar kovanlarda yaşar”dan öteye geçmediğini gördüm. Bazen balmumu ya da kraliçe arılardan söz edilirdi ama genel olarak arı sevgisi, yüzeysel bilgilerden ve kültürel bağlardan (çoğu zaman da Winnie the Pooh çizgi filminden) geliyordu. Ama sonraki 10 yıl içinde işler değişti. İnsanlar tozlaşmanın önemini kavramaya ve bununla ilgilenmeye başladı. Birdenbire arılar gıda üretimimiz için hayati hâle gelmişti.

Sonra felaket patlak verdi. 2007 civarında, özellikle ABD’de bal arılarının gizemli bir şekilde ortadan kaybolduğuna dair haberler basında yer almaya başladı. Koloni çöküş bozukluğu (CCD) denilen sendrom, insanların zihinlerine yerleşti. Felaket tellalları bal arısız bir dünyanın nasıl olacağına dair kehanetler yayıyordu.

Manşetler âdeta hepimizin açlıktan öleceğini haykırıyordu. Anlaşılan o ki bu döngü tekrarlanıyor. CCD’nin üzerinden neredeyse 20 yıl geçti ama bal arıları hâlâ haberlere konu oluyor. İngiltere’nin Independent gazetesi, Nisan ayında “Milyonlarca bal arısı ölüyor ve kimsenedenini bilmiyor” manşetini attı. Bu yıl ABD’deki arıcılar %60 ila 70’lik kayıplar yaşamış, geçen yıl da %55 kayıp yaşanmıştı. The Guardian gazetesine göre ise Amerikalı arıcılar bir “ölüm sarmalı”ndan söz ediyor ve Trump’ın araştırma programlarında fon kesintisi yapması da kaygıları artırıyor. Ama işin aslı şu: Bu panik havası pek de gerçeğe dayanmıyor. Önde gelen böcek uzmanları sorunun abartıldığını ve çoğu zaman yanlış anlaşıldığını söylüyor.
Koloni çöküşü
Bugünkü durumu anlamak için 2000’lerin ortalarına ve CCD’ye dönmek gerek. O dönemde arıcılar, işçi arıların çoğunun kovanlardan kaybolduğunu; geriye yalnızca kraliçenin, yumurtalarının, larvaların ve onlara bakan birkaç arının kaldığını gördü. Basında en çok ABD’deki koloni çöküşleri yer bulsa da Avrupa, Afrika ve Asya’da da benzer olaylar yaşandı. CCD’nin nedenini hâlâ kesin olarak bilmiyoruz. Büyük ihtimalle birden fazla etken vardı: Hastalık, yaşam alanı kaybı, pestisit kullanımı ve arıcıların yoğun yönetim uygulamaları rol oynamış olabilir. Ama şunu biliyoruz ki bu tür kayboluşlar ilk defa olmuyor.
Arıcılar geçmişte de benzer olayları kayda geçirmiş ve onlara “Mayıs hastalığı” ya da “sonbahar zayıflama hastalığı” gibi isimler vermişti. Bugünkü sorun ise CCD kadar gizemli değil. İlk araştırmalara bakılırsa ölümler büyük ihtimalle varroa akarının (Varroa destructor) bulaştırdığı bir virüsten kaynaklanıyor.
Bal arılarının üzerinde yaşayan bu akarların zarara yol açtığı ve hastalık taşıdığı biliniyor ama normalde kimyasal maddelerle kontrol altına alınabiliyorlar. Görünüşe göre son dönemde bu akarlar, kullanılan kimyasal maddelere karşı direnç geliştirmiş.
Bu senaryo kulağa tanıdık geliyordur. İster tarladaki zararlıları öldürmeye çalışalım, ister bakterilere karşı antibiyotik kullanalım, ister kanseri tedavi edelim, direnç gelişiminden kaçmak neredeyse imkânsız. Bir pestisiti tekrar tekrar kullandığımızda, haşerelerdeki genetik farklılıklar nedeniyle bir süre sonra bazı bireyler o kimyasala diğer bireylerden daha iyi direnç gösterebilir. Bu direnç, hayatta kalıp üreyen bireylerin yavrularına kalıtım yoluyla geçebilir.
Yetiştirilen türler
Pestisit ve herbisit direnci, modern tarım ve hayvancılıkta olağan hâle geldi. Ama bal arılarında olup biteni anlamak için yalnızca kimyasalları değil hayvancılığın kendisini de anlamak çok önemli. Dünya genelinde bal arılarının çoğu kovanlarda yaşıyor, yani bizim sağladığımız yapay yuvalarda. Bu arılar yarı doğal koşullarda yaşadığı için onları kolayca taşıyabiliyor ve ürettikleri balı toplayabiliyoruz.
İngiltere’de arıcılık çoğunlukla hobi olarak görülse de dünya genelinde binlerce hatta on binlerce kovanı yöneten dev arıcılık işletmeleri var. Ticari arıcılık son derece teknik ve yoğun bir süreç: Yapay döllenmeden kovanların yeniden kraliçelendirilmesine, beslemeden nektar kaynaklarına taşımaya, yapay kış uykusu koşullarından hastalıkların önlenmesine ve tedavisine kadar devasa ölçeklerde yürütülüyor.
Elbette bazı “yabani” koloniler de var ama günümüz dünyasında bal arısı büyük ölçüde insanların yetiştirdiği bir böcek türü. Manşetler bal arılarının yok oluşunu haykırsa da rakamlar öyle demiyor. 2023’te Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü, 1990’dan bu yana CCD’nin etkilerine rağmen bal arısı kolonilerinin küresel ölçekte %45 arttığı tahminini açıkladı. Başka bir araştırma ise 1960’tan bu yana %85 artış yaşandığını ortaya koydu.
Bugün muhtemelen dünyada hiç olmadığı kadar çok bal arısı olduğunu söyleyebiliriz ve aynı şey muhtemelen yarın da geçerli olacak. Tıpkı çiftçilerin kötü hasatlardan sonra tarlalarını toparlayabilmesi gibi; arıcılar da karşılaşılan zorluklara rağmen kolonileri yeniden inşa edebiliyor. Bal arılarıyla kurduğumuz derin kültürel bağ, onları az sayıdaki “popüler” böcekten biri hâline getirdi.

İnsanlar onlara önem veriyor ve yok oluş hikâyeleri yankı uyandırıyor. Haberleri gören pek çok kişi doğal olarak “Ben ne yapabilirim?” diye soruyor. Çoğunun aklına gelen yanıt arıcı olmak. Ama arı uzmanı Prof. Dave Goulson şunu soruyor: Ötücü kuşların azaldığını duyarsanız tavuk yetiştiriciliğine başlar mısınız? Amatörlerin arı beslemesiyle bu sorunu çözmek mümkün değil. Hatta arıcılıkta başarılı olursanız -ki sandığınızdan daha zor- o zaman bal arılarınız nektar için yabani türlerle rekabet eder ve onlara hastalık bulaştırabilir. Yani arıları kurtarmaya çalışırken tam tersini yapabilirsiniz.
Asıl böcek sorunu
Kısacası, mesele bal arıları değil. Onlar da insanların yetiştirdiği diğer türler gibi bazı sağlık sorunları yaşıyor ama bizim yardımımıza ihtiyaçları yok.
Basının CCD’ye ilgisi ise başka bir etki yarattı. İnsanlar diğer tozlayıcıların da gerilediği fikrine daha çok dikkat kesilmeye başladı.
Yalnız arılar, sinekkapanlar, yaban arıları ve kelebekler de popülerlik kazanmaya başladı; çünkü onların da en az bal arıları kadar önemli tozlayıcılar olduğu fark edildi.
İngiltere’de 1980’lerden bu yana tozlayıcı türlerin %42’sinin yaygınlığının azaldığı görülüyor. Bazı türler daha iyi durumda olsa ve yerel ya da kısa vadeli farklılıklar bulunsa da genel eğilim aşağı yönlü.
Peki bu yabani tozlayıcılara nasıl yardım edebilirsiniz? Bahçeniz ya da araziniz varsa orayı böcek cennetine çevirebilirsiniz.
Yapabileceğiniz en iyi şeylerden biri nektar ve polen sağlayan bitkiler yetiştirmek. Seçenek çok: Meyve ağaçları, lavanta ve daha bir sürü şey olabilir. Nektarlı ve polenli bitki listelerini internette bulabilirsiniz. (Tarım ve Orman Bakanlığının sitesindeki Türkiye İl-İlçe Ballı ve Polenli Bitkiler ile Çiçeklenme Dönemleri kitapçığı da işinize yarayabilir.)
Ayrıca çimleri çok sık biçmeyebilir, pestisitlerden uzak durabilir ve bazı köşeleri doğal hâline bırakabilirsiniz. “Böcek oteli” kurmak işe yarayabileceği gibi, bahçenizin bir köşesine ölü odun ve dal parçalarıyla bahçe atıkları bırakmak da böceklere sığınak ve yuva imkânı sağlayabilir.
Bir başka güzel fikir de küçük bir gölet kazmak. Kenarına birkaç dal koyarsanız susayan böcekler sıcak günlerde dallardan inip su içebilir.
En çok ilgiyi bal arıları topluyor olabilir ama yardıma ihtiyacı olan onlar değil. Eğer gerçekten arıları kurtarmak istiyorsanız arıcı değil böcek destekçisi olmalısınız.
Yazar: Prof. Adam Hart












