
Canavarlar & mitolojik yaratıklar
Yazan: Ben Gazur
Son Buzul Çağı’nda Avrupa’nın en korkunç yaratığı mağara aslanı, en büyüğü ise mamuttu. Bu dönemdeki insanlar için her ikisi de kontrol edilemeyen güçleri simgeliyor olmalıydı. Ancak 40 bin yıl önce bir insan, bir parça mamut dişi alıp ona hem korkunç bir canavarı hem de insanı bir arada temsil eden bir figür oydu. Vücut ve kolları insan, başı ise aslan olan Lowenmensch (Aslan Adam) heykelciği, bugüne kadar keşfedilen en eski figüratif sanat eseri olarak kabul ediliyor. Sanatın ilk adımlarında bile insanların aklında hayal ürünü, korkutucu ya da garip yaratıklar fikri vardı. Bu düşünceler zamanla tasvir ve görsel sanatlarda canavarlar ile tuhaf hayvanların ortaya çıkmasına yol açtı.
Lowenmensch figürü antik sanatta tek örnek değil. Dünyanın dört bir yanındaki mağaralarda, hayvan ve insan karışımı figürler (therianthrope) yer alır. 12 bin yıl önce Fransa’da bir sanatçı, geyik kulaklı ve boynuzları olan bir insan figürünü, yerden dört metre yükseklikte, sanki bu tür varlıkları uzakta tutmak istiyormuşçasına ulaşılması zor bir mağaranın duvarına kazımış ve boyamıştı. Peki, bu kadim figürler neyi temsil ediyordu? Yazının keşfinden önceki döneme ait olduklarından, bunların tanrı mı, ruh mu, canavar mı ya da bilmediğimiz başka bir varlık türü mü olduklarını asla bilemeyeceğiz.

Canavar nedir?
Canavarlar pek çok şekilde karşımıza çıkar, aslında insanın hayal gücünün yaratabileceği kadar çok farklı şekilde, demek daha doğru. Ancak genel olarak canavarı, doğanın ötesine geçen bir varlık olarak tanımlayabiliriz. Bir kurt doğaldır, bir insan doğaldır, ama her iki formu da barındıran bir kurtadam canavardır. Tek başlı bir köpek sıradandır ama ona üç baş verirseniz, Hades’in bekçi köpeği Kerberos’u elde edersiniz.
Canavar, Farsça “mahlûk, canlı” anlamına gelen bir kelime ama sadece masallarda geçiyor. Türkçesi guyuk ya da azman. Kıyant da Türk mitolojisinde belirli bir canavarın ismi. İngilizcede canavar anlamına gelen monster kelimesi ise, Latince “monstrare”, yani göstermek ve “monare”, yani uyarmak kelimelerinden türetilmiş.
Romalılar için doğa, sıklıkla ilahi olanın, insanlara mesajlarını iletmek için kullandığı bir araçtı. Örneğin, iki başlı bir hayvanın doğması, tanrılardan gelen bir işaret ve uyarı olarak kabul edilirdi. Atalarımız doğum ve ölüm döngüsüne bize oranla daha yakın yaşadıkları için canavarlar ve efsanevi yaratıklar, günlük hayatlarının çok daha belirgin bir parçasıydı.
Cahillik de pek çok canavarın yaratılmasında önemli bir faktördür. Eğer doğayı anlamıyorsanız, her şey doğaüstü görünebilir. Mesela, Antik Yunanlar, ilk kez gördükleri zürafa hakkında ne düşünmüş olabilirler? Uzun boyunlu ve benekli bu hayvana verdikleri ad “camelopardalis” idi. Bu kelime deve ve leopar anlamına gelen iki kelimeden türetilmiştir. Açıkça görülüyor ki, zürafa, bu ikisinin canavarımsı bir karışımıydı. Bu örnekte olduğu gibi, farklı türlerin karışımı, canavar yaratmanın en kolay yollarından biridir.
Canavarların doğal olmayan tarihi
İlk insanların onlara dair ne düşündüğünü bilmek mümkün değil, ancak yazı yazmayı keşfedince ilk iş canavarları anlatan hikâyeler yazmaya başladıkları bir gerçek. M.Ö. 2100 civarında yazıya dökülen, ancak daha önce sözlü olarak nesilden nesile aktarılan Gılgamış Destanı, belirgin şekilde canavar benzeri pek çok yaratık içeriyor. Bu destanda korkutucu
Tanrıça İştar, istediğini almazsa şu tehditte bulunur:
“Yeraltı dünyasının kapılarını yıkacağım, kapı direklerini parçalayacağım, kapıları yere sereceğim, yeryüzüne çıkıp yaşayanları yiyebilmeleri için ölüleri salacağım! Ve ölüler, yaşayanları sayıca geçecek!”
Buna bakınca, zombilerin çağdaş sinemadan çok daha köklü bir geçmişi olduğu ortaya çıkıyor. Peki, İştar ne istiyordu? Devasa, vahşi bir yaratık olan Gök Boğası’nın Gılgamış’a saldırmasını istiyordu. Tabii hikâyenin kahramanı bu boğayı yendikten sonra da, canavarlara karşı verdiği mücadele bitmiyor. Daha sonra, değerli sedir ormanlarını koruyan dev Humbaba ile karşılaşmak zorunda kalıyor. Bu hikâyelerin izlerini yazıya dökülmeden çok önce, okuma yazma bilmeyen toplumların heykel ve sanatlarında bulmak mümkün. Kim bilir, yazılmadıkları için bilmediğimiz ne kadar çok canavar vardı...
Arkeolojik kanıtlar, Gılgamış’ın gerçek bir Uruk kralı olduğunu gösteriyor, ancak gerçekten canavarlara ya da tanrılara karşı savaşmadığı aşikâr. Sonraki nesillerin, büyük bir kralın mücadele edebileceği kadar güçlü düşmanlar hayal edip anlatmış olmaları muhtemel.

Kahramanlar ve canavarlar
Tarihi canavarlarla doldurmak ve onların üzerinden anlatmak, birçok kültürde bulunan bir temadır. Kahramanların geçmişteki başarıları, doğaüstü düşmanlara karşı kazandıkları zaferlerle daha da büyüleyici hale gelir. Homeros’un destanları, yazının keşfinden önceki Yunan kültürüne bir pencere açar. Yunanistan’ın arkaik dönemi, düzensiz ve kaotik bir dönemdi. Pek çok küçük krallık vardı ve sonraki yıllarda Yunanlar, tanrı soyundan gelen kahraman insanların bu krallıklarda canavarlarla sürekli olarak savaştıklarına inandılar. Homeros’un Odisseia destanı, kurnaz Odisseus’un karşılaştığı çeşitli canavarlara birkaç bölüm ayırır.
Odisseus, yalan söylemesiyle ünlü ve bu yeteneğini çok iyi kullanan bir adam olarak, bize kendi zekâsıyla ilgili hikâyeler anlatır. Mesela hapsolduğu mağaradan kaçarken, mağaranın sahibi Kiklop’u önce kör eder, sonra koyunların altına saklanarak kaçmayı başarır. On yıl süren deniz yolculuğu boyunca Odisseus, tüm mürettebatını çeşitli canavarlara ve tanrıların kaprislerine kurban verir ama kendisi hayatta kalır. Odisseus’un harika hikâyeler anlatan biri olduğu biliniyor. Peki, başarıları için onu alkışlamalı mıyız yoksa söz konusu canavarların var olup olmadığını mı sorgulamalıyız?
Odisseus canavarlara dair doğrudan düşüncelerimizi sorgulamamıza yol açarken, Yunan mitolojisinde, daha düz bir şekilde anlatılan canavar hikâyeleri de vardır. Herakles (Herkül), Odisseus’tan çok farklıdır. O, karşılaştığı problemleri aşmak için fiziksel gücünden ve güvenilir sopasından başka bir şey kullanmamıştır. Ünlü 12 görevi sırasında Herakles, Artemis’in son derece hızlı Kerineia geyiklerini yakalamalı, devasa Nemea aslanını öldürmeli, insan yiyen Diomedes’in kısraklarını çalmalı ve çok başlı Hidra’yı öldürmelidir. Bu efsanede, canavarların tüm çeşitlerini görmekteyiz.
Bazı canavarlar, örneğin Nemea aslanı, sadece gerçek hayvanların abartılmış versiyonudur. Diomedes’in kısrakları ise sıradan bir attan farklı, doğaüstü bir varlıktır. Hidra ise, tam anlamıyla mitolojik bir canavardır; başlarının sayısı kesildikçe artar. Bu tür bir yaratık aslında hiçbir zaman var olmamıştır.
Sonraki destanlarda da canavarlar, kahramanların kahramanlıklarını ortaya çıkarmak için kullanılır. Anglo-Sakson şiiri Beowulf’ta, başkahraman Beowulf, defalarca korkunç varlıklarla karşılaşmak zorunda kalır. Beowulf, okyanusta beş gün beş gece yüzdüğünü ve bir kılıçla dokuz deniz canavarı öldürdüğünü anlatır. Kahramanlar savaştan her zaman yarasız çıkamayabilir. Şiir boyunca Beowulf, vahşi Grendel, Grendel’in annesi ve bir ejderhayla savaşır. Ejderhayı yense de ölümcül şekilde yaralanır. Yine de en çok hatırlanan düşmanı, insanı andıran Grendel’dir. Grendel, bir meyhaneden gelen yüksek müzik sesine dayanamaz ve gece vakti mekânı basıp içeridekileri öldürür. Grendel, belki de en çok hatırlanan canavardır çünkü en çok insana benzeyen odur. Beowulf’un yazarı, Grendel’in canavarca davranışlarına bir açıklama getirir. O, ilk cinayeti işleyen kişinin torunudur, yani Kabil’in soyundan gelmektedir.

Sembolik canavarlar
Grendel, folklorik anlatılarda sembol olarak kullanılan canavar örneklerinden sadece biri, toplum dışı insanları temsil etmek için tasarlanmış bir figürdür. Toplum dışıdır çünkü ne onların ibadetine katılır ne de kutlamalarına. Diğer canavarların sembolik değeri ise yalnızca doğalarıyla değil, aynı zamanda içinde yaşadıkları kültürel atmosferle de tanımlanır. Bu da, canavarların kültürel bağlama göre farklı anlamlar taşıyabileceği anlamına geliyor.
Orta Çağ Avrupa’sının Hristiyan dünyasında, en popüler kitap türlerinden biri bestiarum vocabulum yani canavarlar kitabı idi. Genellikle gösterişli resimlerle bezenmiş bu kitaplar, okuyucularına doğanın garip harikalarını anlatırdı. Tabii dışkılayarak kendini savunmaya çalışan “bonnacon” gibi bazı yaratıklar eğlence amaçlı, diğerleri ise kültürel ve ahlaki açıdan ders vermek amacıyla tasarlanmıştı. Anka kuşu, birçok kültürde uzun süredir biliniyordu fakat Avrupa’daki bestiarum’larda onun yanarak ölüp yeniden doğuşu, İsa’nın dirilişine referans olarak anlatılırdı. Bestiarum’lar, gerçek hayvanları efsanelerle harmanlayarak sunmakta da özgürdü. Örneğin, pelikanlar gerçekte var olsa da, bestiarum’larda anlatıldığı gibi yavrularını kendi kanlarıyla beslemezler. Bu durum ancak Kutsal Komünyon’da İsa’nın kanı yerine şarap içme ritüelini simgelemek için uygun bir benzetme olabilir.
Birçok kültürde favori canavar, tek boynuzlu atlardı. Antik dünyadan ve İncil’den de bilinen tek boynuzlu at, Ortaçağ mitolojisinde önemli bir yer edinmiştir. İsa’nın dirilişini temsil eden tek boynuzlu at, sadece bakire bir kadın tarafından yakalanabilir, ki bu kadın Meryem Ana’yı temsil eder. Diğer kültürler tek boynuzlu atı daha az mistik bulmuş ve yazarları onu sadece boynuzlu bir at olarak tanımlamıştır. Marco Polo, bir tane gördüğünü düşünmüş ve onu devasa, gri, siyah boynuzlu ve çamurda yuvarlanmayı seven bir yaratık olarak tarif etmiş. Gördüğünün tek boynuzlu at değil, gerçek bir gergedan olduğunu ancak baktığı şeyin Avrupalıların tasfir ettiği asil ve zarif tek boynuzlu atla hiç alakası olmaması sebebiyle anlayabilmiş. Bu, Marco Polo’nun kültürel kalıplarının onun algısını nasıl şekillendirdiğini gösteren bir örnek.
En iyi bilinen efsanevi yaratık ejderha olmalı. Ejderha olarak adlandırılabilecek yaratıklar, eski Mezopotamya’da, İncil’de ve antik Çin hikâyelerinde yer alır. Proto-İndo-Avrupa efsanelerinde bir kahramanın öldürdüğü yılan motifi, kendinden sonraki birçok mitolojide kendine yer bulmuş, zamanla ejderhanın anlamı, sahip olduğu fiziksel özelliklerle birlikte evrilmiştir. Doğu’da, ejderhalar genellikle yılan vücutlu dört bacaklı ve pençeli yaratıklar olarak gösterilir. Bilgelik ve mükemmeliyetin sembolüdürler ve Çin İmparatorları, onları gücün simgesi olarak benimsemişlerdir. Ejderhalar, su ve havayla güçlü bir ilişkiye sahiptir, hatta bunları kontrol edebildikleri düşünülür.
Batı’da ise yılanlar, kanatlı sürüngenlere dönüşmüş, bazen alevler üfleyebilen ejderhalara dönüşmüştür ve bu canavarlar, şövalyelerin kahramanlıklarını test edebilecekleri engeller olarak kullanılmıştır. Avrupalı ejderhalar, genellikle altın ve mücevher biriktirme alışkanlığına sahip olup, kraliyet mensubu, güzel bakireleri kaçırmakla ünlüdür. Doğu’daki ejderhalar bilgelik aktarırken, Batı’da ejderha sadece kahramanın zafer yolunda yenmesi gereken bir adım olarak görülür. Örneğin Aziz George gibi dini kahramanlar bile, azizliklerini ejderha öldürerek gösterirler. Azize Margaret, bir ejderhanın pençesinden kurtulabilen nadir kadınlardan biridir. Tabii anlatıya göre, o aslında sadece bir ejderha değil, bizzat Şeytan’ı öldürmüştür.
Altımızdaki canavarlar
Resim sanatında Azize Margaret, dua ederek bir ejderhanın karnından çıkarken betimlenir. Canavarların şeytani varlıklar oldukları, canavarların kendisi kadar yaygın bir inanıştır. Şeytan’ın, düşüşünden önce ne kadar güzel bir varlık olduğu nadiren dile getirilir, aksine çoğu zaman canavarsı bir figür olarak betimlenir. Başmelek Mikail’in Şeytan olarak alt ettiği de bir ejderhadır. Diğer Hristiyan imgelerinde ise Şeytan’a boğa boynuzları, keçi bacakları ya da domuz uzuvları gibi hayvani unsurlar verilir. Tanrı’nın yarattığı türlerin karışması, şeytanın başka bir bozulmuş yönüdür.
Canavarlar, nadiren göze görünen varlıklardır, bu yüzden bilinmeyenin bir nişanesi olabilirler. Bu sebeple, hakkında doğrudan bilgimizin olmadığı öbür dünya, çoğu zaman korkunç yaratıklarla ilişkilendirilir. Çoktanrılı dinlerde ölülere hükmeden karanlık tanrılar genellikle canavar olarak tasvir edilmiştir. Norveç mitolojisinde Hel’in bedeninin yarısı yaşayan bir kadın, yarısı çürüyen bir ölüdür. Mısır inancında Apep ise, su aygırı, timsah ve aslan karışımı bir varlıktır ve sonsuz hayatı hak etmeyen ruhları yutmak için bekler.
Şeytan’ın cehennemde, biçim değiştiren şeytani yaratıklarıyla birlikte yaşıyor olarak tanımlanması, canavarların Tanrı’nın yarattığı düzene meydan okuyuşunu simgeler. Şeytani yaratıklar ve cehennem canavarlarının Tanrı’nın mükemmel hayvanlarının karışık unsurlarından oluşan fiziki görüntüleri de Tanrı’ya hakaret olarak görülüyordu. Tabii gerçekte var olmayan canavarlar bu tür aşağılamalarla başa çıkabilmiş olmalı, fakat bedensel şekil bozukluğunun şeytani bir doğası olduğu inancı insan hayatı için felaketlere yol açabilir. Doğum lekesi ya da engelli bir insan, Tanrı karşıtı bir varlık olarak damgalanabilir.

Doğadaki canavarlar
Mitlerde ve efsanelerdeki canavarların rolü genellikle anlatıma bağlı olarak değişir. Ancak, gerçekte var olduğu düşünülen ya da doğadan evrilen başka tür canavarlar da vardır. İnsanların güçsüz olduğu yerleri başka güçlerin kontrol ettiği hayal edilir. Bunun en iyi örneği ise su ve deniz canavarı efsaneleridir. Bir denizci, üzerinde süzüldüğü boşluğun kendisinden çok daha güçlü olduğunu kabul etmek zorundadır. Sahilde bekleyip sevdiklerinin geri dönmediğini görenler ise, nasıl olup da becerikli denizcilerin denizde kaybolabildiklerini anlamak ister.
Odisseus, seyahatlerinde pek çok deniz canavarıyla karşılaşmıştır. Bir noktada, gemisini Skilla ve Haribdis adlı canavarların arasından geçirmesi gerekmiştir. Bu iki canavar, daracık bir boğazla ayrılan kayalıklar üzerinde yaşar. Birinden kaçmak, diğerinin ulaşabileceği bir yere doğru gitmek anlamına gelir. Skilla, üst gövdesi kadın, alt gövdesi insan etine aç köpek başlarından oluşan bir canavar şeklinde resmedilmiştir.
Haribdis’in ise herhangi bir tanımı yoktur ve bu bilinmezlik onu daha da korkutucu kılar. Odisseus’a, Skilla’ya yakın gitmesi tavsiye edilir, çünkü Skilla altı kişiyi güverteden alıp götürebilecek güçte iken, Haribdis tüm gemiyi yok edebilir. Sonraki mitolojik anlatımlarda Haribdis, dikkatsiz kişileri yutan bir girdap olarak tasvir edilmiştir. Jason ve Argonotlar ise birbirine sürekli yaklaştığı için gemilerini ezip yok edebilecek iki kayalığa karşı mücadele etmek zorunda kalırlar. Kayalar ve sığlıklar, her zaman denizcilerin en büyük düşmanları arasında olmuştur.
İnsan ve balığın karışımı olan deniz kızı ise, deniz folklorunda bir dizi rol üstlenmiştir. İngiliz folklorunda genellikle kötü şansın habercisi olarak tasvir edilir ve tıpkı Afrika mitlerinde olduğu gibi çoğu zaman erkekleri ölüme sürüklerler. Hindu hikâyesi Suvannamaccha, yani altın deniz kızı ve Hanuman’ın hikâyesinde deniz kızları başlangıçta pek de yardımsever olmayan varlıklar olarak tanıtılsa da, kısa sürede ikilinin arasında aşk doğar ve deniz kızları Hanuman’a yardım eder. Deniz kızlarının yanı sıra deniz yılanları, krakenler (İskandinav kökenli, devasa ve kafadan bacaklı deniz canavarı), kelpiler (İskoç kültürüne ait bir su perisi formu) ve denizin derinliklerinde yaşayan daha pek çok fantastik yaratık vardır; bu yaratıklar, pek çok talihsiz denizcinin denizde neden kaybolduğunu açıklar.
Makul bir açıklama olmadığı durumlarda canavarlar, bazen doğanın belirli bir yönünü temsil ediyor gibi görülebilir, diğerleri aslında var olan ama daha önce hiç görülmemiş yaratıklar olarak düşünülmüştür. Antik insan zihni, dünyada neredeyse sonsuz çeşitlilikte canavar bulunduğunu düşünüyordu.
Herodot, hem “Tarihin Babası” hem de “Yalanların Babası” olarak adlandırılmıştır. Araştırmalarında, tanımlamak istediği dünyanın tüm yönlerini incelemiş ve canavarlara da yer vermekten çekinmemiştir. Herodot’a göre, Yunanların bilmediği topraklar, sıra dışı yaratıklarla doludur. Doğu’daki çöllerde, yuva kazarken altın yataklarını ortaya çıkaran dev, tüylü karıncaların bulunduğunu söyler. Bazılarına göre bu, yuva kazarken bazen gerçekten altın yataklarını ortaya çıkaran marmotların saptırılmış tarifidir. Uzaklardan gelen yarım yamalak bilgilerle normal hayvanların nasıl canavarlara dönüşebileceğine dair bir örnek…
Herodot’un yazılarındaki diğer efsanevi yaratıklar ise insanların, haritaların bilinmeyen bölgelerini “Burada ejderhalar yaşıyor” şeklinde yaftalama eğiliminden doğmuştur. Buna göre, Libya’nın ötesindeki ıssız bölgelerde, köpek başlı adamlar ve göğsünde gözleri olan insanlar vardır. Herodot, keçi bacaklı adamlar ve kurt adam kabileleri gibi inanamadığı şeyler duyduğunda bile her zaman bunları kayda geçirmiştir çünkü okuyucuların bunları duyduğunda çok hoşlanacağının farkındadır. Herodot, insanların canavarlara olan sürekli ilgisinin doğamızın bir parçası olduğunu ve her zaman bizi büyüleyecek bir konu olduğunu anlamıştı.
İnsanlar neden canavar yaratır?
Hiçbir fantastik kitap ya da film, canavarların sembolik anlamlarından kaçamaz. Doğaya bakacak ve her zaman başka neler yaratılabileceğini merak edeceğiz. Canavarlar, kendimizi normal, bunun dışındakileri anormal kabul ettiğimiz bir dünya yaratma ihtiyacımızı yansıtır. İşte bu yüzden, canavarlar mitoloji ve masallarda her zaman var olan bir motif olmuştur. Büyük Kötü Kurt hikâyesi, çocuklarımıza dünyanın korkutucu bir yer olduğunu ve yolumuzu kaybetmememiz gerektiğini anlatır. Canavarlar, her zaman bir şekilde doğanın düzenini bozan varlıklardır. Bu da onların, insanlara normal ve kabul edilebilir olanı göstermek için var olmalarını sağlar. Ancak, bu olumsuz bakış açısı fazlaca karamsar olabilir. Efsanevi yaratıklar belki de, bizleri hep bir adım ötesini görmeye ve yeni harikalar keşfetmeye teşvik etmek amacıyla var olmuşlardır. Ve belki de canavarlar hakkında anlatılan hikâyelerin bizlere öğrettiği en önemli ders, dünyanın korkunç şeylerle dolu olduğu değil, cesaret ve azimle her türlü kötülüğe karşı koyabileceğimizdir.
Kurgusal canavarlar
Antik Çağ’da canavarlar, genellikle toplumsal normları pekiştirmek veya kahramanın yolculuğuna fırsat tanımak için kullanılırken, modern canavarlar insanın bilinmeyenin karşısında ne kadar güçsüz olduğunu pekiştirme işlevi görür. Horace Walpole’un The Castle of Otranto adlı romanında iki hizmetçi, devasa bir ayağın ortaya çıkmasıyla akıllarını kaybeder.
1764 yılında yayımlanan roman, edebiyatta Gotik türün doğuşunu temsil eder. Hikâye, hayaletler ve lanetlerle dolu bir kalede geçer; burada devasa, zırhlı bir ruh, karanlık koridorlarda pusuya yatmaktadır. Karakterler ellerinden geldiğince onu kovmaya çalışsa da hayalet asla gitmez, hep geri döner.
“Aniden bir yıldırım çaktı ve kale temellerinden sarsıldı. Yer sallandı ve arka planda zırhın tıkırtıları duyuluyordu. Frederic ve Jerome, son günün yaklaştığını düşündüler.” Hayalet kaleyi adım adım yok ettikçe, karakterler ne olduğunu anlamaya çalışırlar. Bir hayaletle nasıl savaşılır? Ya da kaderle nasıl mücadele edilir?
Gotik romanın ve yarattığı canavarların zirveye ulaşması, 1818 yılında yayımlanan Mary Shelley’nin Frankenstein’ıyla oldu. Genç bir tıp öğrencisi olan Victor Frankenstein, yaşam yaratma yolculuğuna çıktığında doğa yasalarını ihlâl eder ve kontrol edemediği bir gücü serbest bırakır. Yarattığı canavar, düşünceli ve duygusal bir varlıkken, yaratılışının yapaylığı onun özelliklerini belirler. Aslında yaşamayı hiçbir zaman istemememiş, buna zorlanmıştır ve canavar, bu duruma kayıtsız kalan yaratıcısını avlar.
Frankenstein, bilim dünyasında olağanüstü ilerlemelerin yaşandığı ve insanların bilginin sınırlarını zorladığı bir dönemde yazılmıştır. Gerçek hayatta bilim insanı Luigi Galvani, elektrik ve kurbağa bacaklarıyla yaptığı deneylerle ölü etleri yeniden canlandırıyormuş gibi bir izlenim bırakmış, Victor Frankenstein’ın kurgusal deneyleri ise, Tanrı’nın yaratıcı gücünü insanın ellerine vermiştir. Frankenstein aynı zamanda kadınların doğurma yetisini erkeklerin kontrolüne almak için bu gücü kullanmaya kalkar ve bunun karşılığında cezalandırılması gerekir. Frankenstein’ın canavarı, mitoloji ve halk hikâyelerindeki birçok canavardan daha derin bir psikolojik içgörü sunar. O, doğanın ötesindedir ancak bir insan tarafından yaratıldığı için aynı zamanda insanın da yansımasıdır. Onun intikam arayışı, ilkelliğe ve cehalete dayandırılamaz çünkü bu, Plütark, Milton ve Goethe okuyan bir canavardır. İnsanlar onu reddettikçe, onlara olan nefreti artar. Modern canavar anlayışının kalbinde, insanlığın mı, yaratığın mı gerçek canavar olduğu sorgusu yatar.
Çok geçmeden diğer yazarlar da edebiyatta canavar kavramının nasıl betimleneceğine dair bu meydan okumaya karşılık verdiler. Guy de Maupassant, The Horla adlı kısa hikâyesinde, insan ve canavarın aslında tek bir bireyde birleşebileceği fikri üzerine gitti. Hikâyede bir adam, onu ele geçiren psişik bir varlık tarafından kötülük yapmaya zorlanır. Fakat başlangıçta kahraman, bu kötülükleri yapmasına sebep olanın dışarıdan gelen bir şey olduğunu fark etmez. Robert Louis Stevenson ise, Dr. Jekyll and Mr. Hyde adlı eserinde tamamen içsel bir canavar yaratmıştır. Jekyll, bir serum kullanarak kendini canavar Hyde’a dönüştürür. Ama Hyde’ın kötülüğü, aslında bir canavar olmasından bağımsız, Jekyll’ın içinde olanın ortaya çıkışıdır. Zira doktor, serumu temel arzularını tatmin etmek için kullanmıştır. Yani, bilim kötü amaçlarla kullanılabilir ama kötülük yapma isteği bizim içimizdedir. Godzilla, Japonya’ya yapılan atom saldırılarından doğmuş bir canavardır ve atom bombalarının yarattığı dehşeti somutlaştırır.

Canavarlar ve hareketli görüntüler
Dr. Jekyll ve Mr. Hyde karakterleri, neredeyse yaratılır yaratılmaz kitaptan fırlayıp sinemaya adım attı ve 1908’de ilk Amerikan korku filmi olarak vizyona girdi. Bu orijinal filmin hiçbir kopyası günümüze ulaşmasa da, o günden sonra canavarlar sinema ekranlarından eksik olmadı.
Sessiz film döneminde tüm klasik korku romanları canavarlar için birer hazine sandığı gibi kullanıldı. Frankenstein’ın canavarı, golem ve vampirler kısa süre içinde siyah beyaz filmlerde izleyicilerin karşısına çıktı. Kitaplardan uyarlanan bu canavarlar, toplu eğlencenin bir aracı olmanın yanı sıra toplumsal eleştirinin bir yolu haline geldi. Birkaç kuruş karşılığında film bileti alan biri, fakirlerin kanını içen soylu kont karakterinin arkasındaki mesajı asla göz ardı etmezdi.
Canavar filmlerinin gerçek patlaması ise II. Dünya Savaşı’nın ve atom bombalarının ardından yaşandı. Bir kez daha insanlık, kendilerine ait olmayan bir gücü elinde tutmuş gibiydi. Nükleer kibirin cezası olarak, insanlar atom canavarı tarafından hedef alınmaya başlandı. 1953’te çıkan The Beast from 20,000 Fathoms adlı filmin başrolündeki canavar, bir nükleer test sonucu uyanıp kasaba ve şehirleri yok etmeye başlar. Bu canavar, atom bombasını yaratan ve kullananlardan intikam almak isteyen tek yaratık değildi. Japonya’da 1954’te ilk Godzilla ortaya çıktı. Yönetmen, Gojira filmindeki efektleri, Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarının ardından oluşan etkileri model alarak tasarlamıştı. Sürüngenin derisinin dokusu, patlamalara maruz kalan kurbanların korkunç yara izlerinden ilham alınarak yaratıldı.
İnsanlar hem canavarı yaratmış, hem de kendileri birer canavara dönüşmüştü. Nükleer silahlar, Godzilla gibi var olan canavarları uyandırırken bazılarını ise silbaştan yaratmıştı. 1954 yapımı Them! filminde, atomik testler yüzünden mutasyona uğrayan karıncalar devasa bir büyüklüğe ulaşarak insanları öldürmeye başlıyordu. World Without End ve Beginning of the End gibi diğer filmler ise radyasyonun sıradan örümcekleri ve çekirgeleri canavarlara dönüştürmesini anlatıyordu. Modern korku filmleri, canavar yaratmak için zaman zaman kadim kavramlardan faydalanıyor. Sfenks ve Lamassu (insan kafalı, boğa ya da aslan gövdeli ve kuş kanatlarına sahip Asur koruyucu tanrısı) gibi melez yaratıklar doğaüstü güçler tarafından yaratılırken, The Fly (Sinek) filminde bilim insanları, türler arası sınırları aşan bir deney yapıyordu. The Fly, teleportasyonu icat etmeye çalışan bir bilim insanının, kendisini bir sineğin DNA’sıyla birleştirmesini anlatan bir film. Burada canavar, bir kez daha dışsal değil, içsel bir dönüşümle yaratılıyor, bilim insanı, tamamen insan olmayan bir varlığa dönüşüyordu.
Yetişkin korku türünün dışında, çocuk edebiyatı, televizyon ve sinemasında da canavarlara rastlamak mümkün. Her çocuğun kabus görmesine sebep olan bir canavarı vardır ama çocuklar yine de canavar hikâyelerini dinlemeyi çok severler. Ebeveynler de sevdikleri için anlatmayı tercih ederler, çünkü bu hikâyeler çocuklara güçlü dersler verir. Eğer her köprünün altında bir trol varsa bu, çocuğun kaybolacak kadar uzaklaşmamasını sağlar. Ayrıca, bir yabancıdan şeker almanın, yabancının sizi ormandaki zencefilli kurabiyeden evine götürme riskini taşıdığını asla unutmazsınız. Çocuk edebiyatında kullanılan canavarlar, aynı zamanda belli bir gruba ait olma hissini pekiştirmeye de yardımcı olur. “Bizden olmayan tehlikelidir” mesajı, birçok canavar hikâyesinin kalbinde yer alır. Canavarlar, film yapımcıları için de kullanışlı birer araçtır. Bir çocuğun insan kanı görmesi uygun değildir ama bir canavar öldürüldüğünde onun siyah kanının etrafa sıçramasına sansürcüler ses çıkarmaz.

Zihindeki canavarlar
Araçlar değişebilir ama canavarlar her zaman yanımızdadır. İster kamp ateşinin etrafında anlatılan söylenceler, ister devasa sinema ekranlarında izlenen etkileyici filmler olsun insan, canavar hikâyelerine hep özlem besler. Çeşitli toplumları inceleyen antropologlar, doğal felaketlerin ve iklim olaylarının canavar yaratımına nasıl yol açtığını görmüşlerdir. Deprem, dünyada yaşanabilecek en korkutucu olaylardan biridir. Ancak levha tektoniği hakkında hiçbir şey bilmeyen biri, bu olayı açıklayamaz. Birçok kültürde bunun bir canavarın suçu olduğuna inanılması pek de şaşırtıcı değildir. Japonya’da depremlere, Namazu adında dev bir yılanbalığının neden olduğu düşünülüyordu, çünkü bu canavar, vücuduyla yerin sarsılmasına yol açıyordu. Volkanlar, fırtınalar ve kasırgalar da, tüm bu felaketlerin arkasındaki kötücül canavarların eseriydi.
Carl Jung’a göre ise, dünya mitolojisinde bazı imge ve motiflerin tekrar tekrar ortaya çıkmasının açıklaması, ortak bir insan bilinçdışının varlığında yatar. Kahraman, Jung’un ana arketiplerinden biri, diğeri ise Gölge’dir. Gölge, kişinin kendi karakterinde gizlemek istediği yönlerin somutlaşmış halidir. Medeniyet geliştikçe, insan ilkel dürtülerini bastırmak zorunda kalmıştır. Jung, “Herkesin bir gölgesi vardır ve bu ne kadar bilinçsizce şekillendirilirse, o kadar karanlık ve yoğun olur” der. İnsanlar başka türlü reddedecekleri korku ve duygularını canavarlar yaratarak ifade ederler.
Psikolojinin bir bilim dalı olarak gelişmesi, bahsi geçen canavarların karmaşıklığının artmasıyla paralel bir şekilde ilerlemiştir. Erken dönem canavarları, doğal düzenin basit sapmalarından ibaretken, modern canavarlar, genellikle en karanlık korkularımızla ilgilidir. 2014 yapımı The Babadook filmi, depresyon ve akıl hastalığının somutlaşmış hali olduğu için pek çok izleyiciyi korkutmuştur.
Bilim, birçok canavarı haritalardan silmiş olsa da, insan var oldukça korkularımızı yönlendirdiğimiz karanlık alanlar var olmaya devam edecek gibi görünüyor ve bu alanlarda her zaman bir şeylerin pusuya yatması olası.

Canavarların kemikleri
Birleşik Krallık’taki Whitby plajlarında, yerel halk sıklıkla garip taşlar bulurdu. Kıvrımlı ve siyah olan bu buluntular, taşa dönüşmüş yılanlara benziyordu. Bunlara ‘Yılan Taşı’ denirdi ve burada bir manastır inşa eden Aziz Hilda’nın yılanları kovduğu ve onları taşa dönüştürerek cezalandırdığı söylenirdi. Gerçekte ise bunlar, amonitler olarak bilinen, fosilleşmiş ve soyu tükenmiş yumuşakçalardır. Günümüzde fosiller ile halk hikâyeleri arasında var olabilecek derin bağlantıları gösterirler. Örneğin dinozor fosilleri, en tuhaf canavarlara ilham vermiştir. Eski insanlar, aslan vücudu ve kolları ile kartal gagalı bir başı olan korkunç yaratık griffinin Moğolistan’da yaşadığına inanırlardı. Bu yaratık, yerel halkın, gaga şeklinde bir ağza sahip, aslan boyutlarında bir dinozor olan protoceratops’un kalıntılarını keşfetmesiyle ortaya çıkmıştır. Sonraki fosiller, örneğin fillerinki, göz yuvası gibi görünen burun delikleri nedeniyle dev bir tek gözlü yaratık olan kiklop fikrine yol açmış olabilir. Ayrıca fosilleşmiş ayak izleri de halk hikâyelerine girmiştir. Sert kayaların sakladığı bu izlerin, sihirli yaratıklar tarafından bırakıldığı düşünülmüştür. Çin’de bazen bunlar ejderhaların bıraktığı izler olarak kabul edilirdi. Diğerleri ise üç parmaklı “therapod” ayak izlerinin dev ve göksel tavuklara ait olduğuna inanırdı.
Ejderha avcıları
Batı’da ejderhalar kendini kanıtlamak isteyen kahramanların her zaman tercih ettiği birer düşman oldu. Herakles, Hesperides’in altın elmalarını geri almakla görevlendirildiğinde, ilk olarak onları koruyan yüz başlı ejderha Ladon’u yenmek zorundaydı. Ejderhaların servet biriktirmeleri fikri, onları cazip birer hedef yapmıştı ve insan olmamaları onları halk hikâyeleri için mükemmel bir esin kaynağı haline getiriyordu. Çünkü bir ejderha insan olmadığı için, cezasızca öldürülebilirlerdi. Cermen mitolojisinde, lanetli hazineleri koruyan höyüklerde kanatları olmayan ejderhalar, lindwormlar, bulunabilirdi. Norveç mitinde Sigurd adlı kahraman, Fafnir adındaki ejderhadan hazinesini almak zorundadır. Sigurd, ejderhayla doğrudan savaşa girmeyip, bir hendek kazıp içine yatar ve ejderha üstünden geçerken onu karnından yaralar. Daha sonra kahramanlar, ejderhalara karşı kendilerini kanıtlamak için zekâdan ziyade güç kullanmaya başlarlar. Hristiyan idealinde bir şövalye, genellikle bir prensesi ejderhanın pençelerinden kurtarmak zorunda kalırdı. Batı sanatında en ünlü ejderha avcısı, Aziz George’dur. Ancak onun miti, büyük ölçüde şövalyelik kavramından binlerce yıl önce var olan Perseus ve Andromeda efsanesinden beslenir.

O kadar da korkunç olmayan canavarlar
Bir gün Max adında bir çocuk, annesi tarafından “vahşi şey” olarak adlandırılır ve yatağına gönderilir. Ancak Max, bunun yerine korkunç dişleri ve pençeleri olan gerçekten vahşi yaratıklarla dolu bir adaya yelken açar. Max, bu canavarlara hükmeder ve onların kralı olur. Ama kısa süre sonra sevdiklerini özler ve evine döner. Maurice Sendak’ın kitabı, canavarların nasıl dostane hale geldiğine dair örneklerden sadece birisidir. Gardıroptaki öcü pek çok çocuk için korku kaynağıyken, bazı hikâyeler onları sevimli hale getirmiştir. Monsters, Inc. filminde çocukların çığlıklarından güç alan bir canavarlar toplumu vardır. Ancak bir çocuğun kahkahalarının daha güçlü olduğunu keşfettiklerinde, kültürlerini korkutma yerine güldürmeye odaklarlar. Bazen canavarlar evcil hayvanlar ve arkadaşlar olarak bile kullanılabilir. Pokémon oyunları ve çizgi filmleri, elemental varlıkların birbirlerine karşı korkunç mücadeleler verdiği savaşları anlatır. Ancak bu “cep canavarları” düşünmeden hareket eden yaratıklar değillerdir. Çizgi filmin birçok bölümü, insanlar ve pokémonların birlikte yaşamayı öğrenmesiyle biter. Hatta en korkunç canavarlar bile, eğer onlara insanlık gösterirsek, evcilleştirilebilir.












