
Paranormal araştırmaların karanlık tarihi
Yazan: Catherine Curzon
İster pahalı teknolojilerle donatılmış minibüsleriyle gezen paranormal araştırmacıları, ister sadece bir el feneriyle dolaşan eski usul hayalet avcıları olsun, hayalet peşindeki arayış her zamanki kadar popüler. Bu bazıları için büyük bir iş koluna dönüşmüş durumda. Televizyon programları ve ticari hayalet avı turları, araştırmacıları adeta yıldızlaştırıyor. Diğerleri içinse bu sadece eğlenceli bir macera. İnananlar da şüpheciler de gerçeği ortaya çıkarmak için durugörü yöntemlerinden en yeni dijital teknolojilere kadar her şeyi kullanıyor ve her keşif, ölümün gerçekten son olup olmadığını kanıtlamak için vakaları didik didik inceleniyor.

Çoğu hayalet avcısı için doğaüstü olaylar yalnızca bir hobi olsa da, bazıları bunu meslek haline getirmiş. Britanya’nın en ünlü profesyonel araştırmacısı tartışmasız Harry Price’tır. Price, Psişik Araştırmalar Derneği’nin (Society for Psychical Research) bir üyesi, Ulusal Psişik Araştırmalar Laboratuvarı’nın (National Laboratory of Psychical Research) kurucusu ve Ghost Club adlı hayalet kulübünün de önde gelen ismiydi. Price’ın kariyeri 20. yüzyılın ilk yarısına yayıldı. Onun araştırmaları, günümüzdeki paranormal TV programlarında rastladığımız heyecanlı sahnelerden çok farklıydı. Doğanın ötesine inanan Price, buna rağmen sahte medyumları, düzmece ektoplazmik fotoğrafları ve uydurma hayalet vakalarını da ustalıkla ifşa ediyordu. Price’ın en ünlü soruşturması, İngiltere’nin en çok hayalet vakasına rastlanan yeri olan Essex’teki meşhur Borley Papaz Evi’nde (Borley Rectory) gerçekleşti. Yangında yok olmadan önce bile kötü şöhreti dilden dile dolaşan Borley, Price’ın göz bebeğiydi. Bu ev hakkında yazdığı kitaplar, yapının etrafında büyüyen efsanenin temel taşlarını oluşturdu. Her ne kadar bulgularının birçoğu Psişik Araştırmalar Derneği tarafından itibarsızlaştırılsa ve modern araştırmacılar tarafından çürütülse de, bu hikâyeler Price’ın adını geniş kitlelere duyurdu. Ne zaman bir hayalet olayı gündeme gelse, Price olay yerine ilk koşan isim olur, gazeteler de onun doğaüstü olaylar konusundaki yorumlarına yer vermekte gecikmezdi.
Bu sırada Amerika’da, Ed ve Lorraine Warren çifti yalnızca hayaletlerin değil, kötücül cinlerin de peşine düşerek ardı ardına büyük ses getiren vakaları gün yüzüne çıkarıyordu. Warrenlar’ın, incelediklerini iddia ettikleri 10 binden fazla olay arasında, bir Hollywood fenomenine dönüşen ünlü Amityville Haunting vakası vardı. Hatta bir katilin cinayet işlerken şeytani bir varlığın etkisi altında olduğunu öne sürerek mahkemeye çıktılar. Her ne kadar mahkumun serbest kalmasını sağlayamasalar da, dava süreci Warrenlar’ın şöhretine hiçbir zarar vermedi. İsimleri günümüzde The Conjuring (Korku Seansı) film serisi sayesinde yeni nesiller tarafından tanınmaya devam ediyor. Bu filmlerde Warren çifti, Enfield Poltergeist gibi sözde gerçek vakalardan, kurgusal bir şeytan rahibeye kadar pek çok doğaüstü tehditle mücadele ediyor. İkisi de artık hayatta değil ama kariyerlerini konu alan filmler hız kesmeden devam ediyor.

Tabii inananlar olduğu kadar şüpheciler de var. Bunların en ünlü ve inatçılarından biri de, hayatını paranormal olayların tamamen kurgu olduğunu kanıtlamaya adamış Şüphecilik Araştırmaları Komitesi’nin (Committee for Skeptical Inquiry) kurucusu James Randi. İster orb ışıkları olsun, ister ruh çağırma seansları; manşetlere çıkan tüm paranormal olaylar, Randi ve ekibi tarafından sıkı bilimsel yöntemlerle analiz ediliyordu. Randi, 50 yıldan uzun bir süre boyunca, herhangi bir kişinin laboratuvar ortamında paranormal bir olay sergileyebilmesi halinde 1 milyon dolar ödül vereceği vaadinde bulundu. Bu yarım yüzyıl boyunca, binden fazla kişi şansını denedi ama hiçbiri ödülü kazanamadı.
Günümüzde paranormal araştırmacıları, masaya vurarak ruhlarla iletişime geçmeye çalışan seleflerinin yöntemlerden farklı olarak modern teknolojiye baş vuruyorlar. Kameralar, sıcaklık artışlarını ölçen dijital termometreler ve en önemlisi hayaletlerin bulundukları yerlerde elektromanyetik alanda dalgalanmalara yol açtığı inancıyla EMF (elektromanyetik alan) ölçüm cihazları kullanıyorlar.
Şüpheciler de araştırmacılar da bu dalgalanmaların cep telefonlarından ya da radyo sinyallerinden kaynaklanabileceğini kabul etse de, birçok hayalet avcısı için bunlar yakınlarda bir hayalet olduğuna dair önemli kanıtlar sayılıyor. Ayrıca, öteki dünyadan gelen sesleri duymak isteyenler için birkaç teknolojik yöntem de mevcut. Bunlardan biri olan “spirit box” (ruh kutusu), AM ve FM radyo frekansları arasında hızlıca tarama yaparak kanal aralarındaki statik ses yani parazit seslerini analiz edip bedensiz varlıkların seslerini bulduğu, böylece ölülerle iletişim kurmayı sağladığı iddia edilen bir cihaz. Ancak elbette, radyo istasyonlarının da sıklıkla konuşmalı yayınlar yapması, spirit box ile yakalanan seslerin kaynağının ne kadar güvenilir olduğu konusunda soru işaretleri yaratıyor.
Öteki taraftan gelen kelimeler ise Elektronik Ses Fenomenleri (EVP) yöntemiyle yakalanıyor. Araştırmacılar kayıt cihazına yüksek sesle bazı sorular soruyor ve cevaplar için sessiz boşluklar bırakıyor. Sonrasında kayıtlar tekrar dinleniyor ve sessizliğin derinliklerinde gizlenmiş olabilecek yanıtları aranıyor.
EVP’ler, 1950’lerde Friedrich Jürgenson’un kuş seslerini kaydederken ölmüş aile üyelerinin seslerini yakaladığını iddia etmesiyle popülerlik kazandı. 1970’lerde ise Letonyalı entelektüel Konstantin Raudive, kendi kayıtlarının ölülerin seslerini içerdiğini öne sürdü. Raudive, kulağa saçmalık gibi gelen bu sesleri ruhların iletişim kurmaya çalışırken bir cümlenin ortasında dil değiştirmeleri ya da kelimeleri tersten söyleyerek ve yanlış telaffuz ederek konuşmalarına bağladı. Ancak eleştirmenler bu açıklamadan tatmin olmadı ve örneğin Adolf Hitler gibi tarihi figürlerin neden bir anda hayatta iken hiç kullanmadığı Letonca gibi dillerde konuştuğunu sorguladılar. Raudive buna cevaben, ruhların kimlik hırsızlığı yapabileceğini, ünlü isimleri benimseyerek dikkat çekmeye çalıştıklarını iddia etti.

Teknolojik yöntemlerle yapılan hayalet araştırmalarının büyük bir kısmı, sürekli bir parazit ve rastgele seslerin olduğu, “statik” bir dünyada geçiyor. Araştırmacılar, bu karmaşık ve düzensiz seslerin ve sinyallerin içinde gizli bir şeyler bulmayı umuyor, bir EMF (elektromanyetik alan) ölçüm cihazındaki ani yükselmeler ya da beyaz gürültü içinde bazı sözcükleri ayırt etmeye çalışıyorlar. Yine de teknoloji her zaman güvenilir değil. Arızalara ve manipülasyona açık. Ayrıca insanlar, paranormal bir kanıt bulma isteğiyle önemsiz tesadüfleri bile yanlış yorumlamaya eğilimli. Bir de kasıtlı sahtekarlık ihtimali var. Özellikle paranormal TV şovlarında ünlü olmak isteyen bazı araştırmacılar, sahte kanıtlar üretmekle suçlanıyor.
Hayalet avcılarının kutsal kasesi ise, gerçek bir hayalet fotoğrafı çekebilmek olmalı. 19. yüzyılda William H. Mumler’ın sahte bir ruh fotoğrafı üretmesiyle başlayan bu tutku, yıllar içinde nice araştırmacıyı peşinden sürükledi. Newby Kilisesi’nde beliren çarpık vücutlu keşişlerden mezarlıklarda fotoğraflanan hayaletimsi figürlere kadar pek çok kanıt öne sürüldü. Hatta zaman zaman Google Street View’da bile paranormal görüntüler rapor edildi. Ancak bir fotoğrafın teknik olarak manipüle edilmediğini kanıtlamak, onun gerçekten doğaüstü bir varlığı yansıttığı anlamına gelmiyor. Sonuçta, objektifin önünde kimsenin olmadığı iddia edilse bile, birinin fark edilmeden kadraja girmesi veya bilinçli bir mizansen kurulması her zaman mümkün. Dijital çağın gelişiyle birlikte “orb” adı verilen gizemli ışık topları da sahneye çıktı. Kameralarda beliren bu küçük, yüzen küreler, kimi araştırmacılara göre ruhların görünür olmasının ilk aşaması. Eleştirmenlere göre ise, bunlar sadece toz zerreleri, böcekler ya da sıradan dijital bozulmalardan ibaret.
Şüphecilere göre hayalet avcılarının çoğu, gelişmiş teknolojiye rağmen amatör kalıyor. Bazen kullandıkları ekipmanın sınırlarını bile tam olarak bilmeden yola çıkıyorlar. Üstelik inançlarının ağırlığıyla, karşılaştıkları her gariplikte paranormal bir işaret görmeye fazlasıyla meyilliler. Yine şüphecilere göre, kontrollü bilimsel şartlar oluşmadan hiçbir bulguya güvenilememeli zira tüm bu iddiaların arkasında çok basit açıklamalar var ve radyo parazitinden insan hatasına, yansımalardan teknik arızalara kadar sayısız neden göz ardı ediliyor.
Teknolojinin yetersiz kaldığı noktada ise sahne, doğrudan medyumlara kalıyor. Hiçbir cihaza ihtiyaç duymadan, yalnızca kendi sezgileriyle öte dünya ile bağlantı kurmaya çalışan bu isimler, paranormal araştırmaların değişmez bir parçası. Most Haunted gibi televizyon yapımları sayesinde, bir zamanlar karanlıkta fısıltı gibi dolaşan bu seanslar, bugün milyonlarca izleyicinin gözleri önünde gerçekleşiyor. Sonuç mu? Belki bir gün, bilim insanlarının bile tartışamayacağı bir hayalet kanıtı yakalanır. Ancak belki de asıl mesele, bunu kanıtlamak değil; inananları ve şüphecileri, bilinmeyenin peşinden birlikte sürükleyen o büyülü yolculuğun ta kendisidir.

Görsel: Getty, Via Wiki Martin J Cooper, Wiki James Randi Educational Foundation, Wiki Reverend KF Lord, Wiki Earth100
TV’de paranormal araştırmalar
Hayalet avcılarını izlerken neden oturduğumuz yere mıhlanıyoruz?
Paranormal araştırmaları, popüler, ucuza maledilen ve tartışmalı televizyon programlarının başında geliyor. Birleşik Krallık’ta Most Haunted programı, tam 25 sezon boyunca yayımlandı ve büyük bir izleyici kitlesine sahipti. Program, renkli kişiliğiyle tanınan medyum Derek Acorah’nın yıldızlaşmasını sağlamış, ancak Acorah, prodüksiyon ekibi tarafından kandırılıp hiç var olmamış bir adamın ruhuyla iletişime geçmeye zorlanmasının ardından programdan ayrılmıştı. Amerika’da ise Ghost Hunters, neredeyse 250 bölüm boyunca ülke çapında hayalet aktivitesi peşinde koştu. Bu program, teknolojinin hayalet arayışındaki rolünü yaygınlaştırdı, hatta kendi lisanslı hayalet avcılığı ekipmanını üretti.
Televizyon tarihinin belki de en tartışmalı paranormal araştırma yayını, 1992 yılında BBC 1’de Cadılar Bayramı gecesi ekrana gelen Ghostwatch oldu. Michael Parkinson’un sunuculuğunu üstlendiği ve dönemin sevilen televizyon yüzlerinin yer aldığı bu program, sıradan bir evde gerçekleştirilen bir hayalet soruşturmasını konu alıyordu. Program öylesine gerçekçi bir dille sunuldu ki, birçok izleyici bunun kurgusal bir yapım değil, gerçek bir belgesel olduğuna inandı. Gerilim tırmandıkça, sunucu Sarah Greene’in bir ruhun saldırısına uğraması ve program sırasında “kötü bir varlığın yayın yoluyla izleyicilerin evlerine girdiği” uyarısının yapılmasıyla birlikte panik dalga dalga yayıldı. BBC’nin telefon hatları, korku içindeki seyircilerin aramalarıyla kilitlendi. Yaşananlar öylesine büyük bir infiale yol açtı ki, programın bazı izleyicilerde histeriye ve en az bir kişinin intiharına sebep olduğu iddia edildi. Tüm bu kaosun ardından Ghostwatch, Birleşik Krallık televizyonlarında bir daha yayınlanmadı.
Görsel: Alamy, Getty












