
Mana ve madde: Gerçek şifa nerede gizli?
Yazan: Dr. Levent Buda
Arayışsa yaşam eğer,
Ara içinde mana,
Koşturmaca ise yaşam eğer,
Koş ucunda var mana,
Tecrübeler toplamı ise yaşam eğer,
Her tecrübede var bir mana,
Anlam aramaksa yaşam eğer,
Anlam demek zaten mana,
Tezahür eden de var mı, mana?
Yok yok, ucunda görünen hep bir mana…
Madde her yerde, muhteşem bir organizasyon hali ama içeriğinde her zaman bir mana gizli. Gizem de belki de burada gizli. Ne yapsak da nasıl anlatsak aslında mananın gizemini. Giz ile gizem birbirinde gizli. Hadi çık çıkabilirsen içinden, bul bulabilirsen giz içindeki gizemi.
Görünen ve bize sunulan dünya aslında bir görünüm, giz ile gizemin iç içe geçtiği. Ancak işin kolayı hayatı o görünenle sınırlamak. Tezahür edenle hayatı yaşamak, fizikle ve sunulanla sınırlı kalmak. Beyinleri yakmadan, düşünce yolculuklarına çıkmadan öğretilene inanmak. Güdülerine kulak vermek, ardını ve ardılını yok saymak.
Geçenlerde bir söz okudum: “Zaman, ölümü hak etmek için verilmiş süredir!” Okuduğum andan beri üzerinde düşünüyorum. Aslında ölümü hep manasız bir sebebe bağlamak için çabamız. Kolayımıza gelen taraf hastalıkları suçlamak. Çünkü hastalık bize bir madde sunuyor. Belki de anlamamızı kolaylaştıracak, maddi bir yön. Halbuki hiç beklenmedik anda karşımıza çıkıveriyor, ölüm. Hem de öylece, olduğu gibi.

Manayı aramadan…
Hastalığı suçlamak en kolayı, çünkü ucunda maddi anlaşılır bir sebep var. Halbuki biliyoruz balın tadı, gülün kokusu, sevgilinin dokunuşu, annenin sesi, ağacın görüntüsü ve elbette yaşamın dengesi gibi, hiç sebepsiz aniden gelebileceğini. Ancak sığınıyoruz maddesele, hem de aramadan mana içinde, çünkü yaşam devam ediyor ve bizim için verilen sürenin sonuna dek yaşama gücümüzü korumak zorundayız, orada dimdik durmalıyız ayakta.
Sebep aramak veya bir sebebe bağlamak aslında en naif insani yaklaşımlardan biri. Kırılganlığımızı korumanın yollarından birisi. Aslında ilk farkındalık olmalı, ne kadar, kırılgan, kolay incinebilir bir varlık olduğumuz. Kırılganlığımızın farkına varınca iş kolaylaşıyor ve ardından belki de bunu gizlemek yerine, onunla ilerlemenin yollarına yönelebiliyoruz. İşte bu yüzden, herkesin ağzında bir kelime olarak travma, içi boş aslında. Kime bakarsan travma diyor, ama onun aslında kırılganlığını gizlemenin ana ögesi olarak kullanıldığı gerçeğini yadsıyor.
Travma özde bizim dışımızdan gelen bir incitici demek ama aslında daha önemlisi bizim o travmaya ne anlam yüklediğimiz, onu nasıl algıladığımız. İki insana aynı şeyi yap; biri yıkılıyor, diğerinin umrunda değil. Sonuç olarak burada öne çıkan kelime, umur. Umur ile o travmanın nasıl etkileri olacağına bizzat biz karar veriyoruz. Verdiğimiz karar ile de sonuçları olan bir sürece giriyoruz. Sonuç, belki hastalık oluyor, bazen de mutluluk.
Her insanın aslında bilincinde (fark ettiğimiz ya da farkında olmadığımız) bir yerde sağlık durumunu gösteren bir bölge var. Bu bölge de her şey dengede ise bedenlerimize (fizik, ruh ve zihin) akan dengeli enerji hormonların dengede çalışmasına, metabolizmanın optimum fonksiyonlarına, enzimlerin en optimumda fonksiyon göstermesine, bütün fiziksel beden sistemlerinin iyi çalışmasına neden oluyor ve bir şikayetsiz bir durumda yaşama devam ediyoruz. İşte buna da sağlık ya da sağlıklı olma hali diyoruz. Eğer bunun tersi olursa sağlık bölgesinden akan dengesiz bilgi bedenlerimiz de şikayetler çıkarıyor ve biz bunu hastalık diye tanımlıyoruz. Belki fizik bedenimizde bir ağrı, kaşıntı ya da şişlik çıkıyor. Belki ruhumuzda bir üzüntü, kaygı yaratıyor ve o kaygı zihnimizde endişeli düşüncelere yönleniyor. Peki, ya ölüm korkusu? İnsanın bitmeyen tutkusu. En çok engellemeye çalıştığı şeyin aslında hak etme yolunda bir yolcu olduğu.

Asıl suçlu nerede?
Hastalık aslında suçlanan bir sebep ise asıl suçlu nerede? Asıl suçlu, kendimizde. Yok sayışlarımızda, reddedişlerimizde, görmemezliğimizde, körlük ve sağırlıklarımızda. Hastalık eğer böyle bir şey ise tedavi de bizim bu hallerimiz ile maddesel arayışlarımızda. “Al bu hapı iç, sen kendin ile ilgili bir şey yapmasan da olur” kolaycılığımızda. Ne büyük yanılsama. Gerçekte büyük bir kısır döngü. Çünkü verilen her ilaç materyal hali ile sadece lokalde etkili. Ağrıyı kesiyor mu? Hem de nasıl, kesiyor. Peki, ya yukardaki? Hani bilinçteki dengesizliğe ne oldu? Basbaya hala orada duruyor. Dengesizliğin sonuçları ortadan kalksa bile asıl neden, yani mana orada. Fırsatı kolluyor ki öncekinden daha sert geleyim diye. Bu anlamda hastalık şikayetleri aslında bir yol gösterici. Bilinçteki dengesizliğin bir fenotipi, yani bize uygun tezahürü ise, işte bu fenotipten yola çıkarak aslında bilinçteki ana sorunu yani hastalığın genotipini düzeltmek gerekmez mi? Bence doğru yol bu! Ama gel de bunu herkese anlat. Dünyanın en zor işlerinden biri. Çünkü materyalist yaşam içerisinde kolay olanı seçmek ve dikte edilene inanmak en kolay yol.
Dengesizliğin yarattığı hastalık enerji akışları ile bedenlerimizde belirtiler ortaya çıkarıyorsa, o belirtileri ortadan kaldırmak da aslında başka bir enerjinin işi olmalı. Benim mantığım, öğrendiklerim, hissettiklerim ve tecrübe ettiklerim doğrultusunda bana böyle diyor, en azından. Peki, nerede bu iyileştirici enerji? İlk önce içinde, kendi özünde. Sonra da doğada, özündeki muhteşem, çok sofistike iyileşme gücünü hatırlatsın diye.
“Yedikleriniz ilacınız, ilacınız yedikleriniz olsun!” diyor, Hipokrat. Neden söylemiş diye düşündünüz mü, hiç? Bedenimize giren her şey aslında kendine has bir yaşam enerjisi içeriyor. Eğer ki biz bedenimize, sağlıklı ve taze gıdalar alıyorsak, işte bunların hepsi unuttuğumuz ya da hatırlamakta zorlandığımız ve böyle olması için yönlendirildiğimiz iyileşme enerjilerimizi güçlendiriyor. Gıdalar kendi içlerinde barındırdıkları kendi iyileşme enerjilerini bizim sistemimize aktarıyorlar. İyisini yemek pahada ağırını yemek değil, elbette. Ama biyolojik takibi iyi yapılmış gıdalar ve doğal üretim zincirinden gelen gıdalar da maalesef pahalılar.

Doğru bilginin önemi
Peki, diğer gıdamız ne diye soracak olursanız: Bilgi. Aynı temiz ve doğru gıda gibi bilgi temizliği de çok önemli. Günümüz koşullarında en kolay ulaştığımız metalardan biri bilgi olsa da, dijital ortamlarda bilginin temizliğinden de emin olmak en az fiziksel gıdalarımız kadar zor. Kirli bilgi, ne yazık ki, zihni de kirletiyor. Kirli zihin de kirli düşünceler yaratarak aslında bilinçte oluşacak durumları görmemize engel olacak koşulların oluşmasına zemin hazırlıyor. Böylece bütün körlüklerimiz kendisi için yerleşecek rahat bir zemin buluyor. Böylece dikte edilen hastalık kavramı ile onu iyileştirme yöntemleri kolaylıkla beyinlerin içinde yerleşecek bir ortam buluyor.
Son ama en az önceki iki gıdamız kadar önemli bir başka girdimiz de duygular. Hani o herkesin ağzına pelesenk olmuş travma kavramını da en çok bu kısım içeriyor. Zira özde bilinçteki sağlık merkezindeki dengeleri en çok bozan da ama iyileştiren de duygular. Düşünün, hiç tanımadığınız iki kişinin sohbetine istemeden kulak misafiri olduğunuzda bile bir kelime sizde geçmişten gelen bir duyguyu tetikleyip, rahatsızlık hissetmenize neden olabilir. İşte bütün naiflik de burada gizlidir. Böylesi durumlarında en iyi iyileştiricisi dengeyi iyileştirecek pozitif duygularda saklıdır. Umut, mutluluk, neşe gibi duygular gerçek anlamda iyileştirici potansiyele sahiptir. Bu anlamda umut verici konuşmalar yapmak, hekimlerin önemli fonksiyonlarından birisidir. Ancak burada çok önemli ve olmazsa olmaz bir kavram karşımıza çıkar ki yapılan işe anlam ve doğruluk katar. O da meslek etiğidir. Hasta doğru bilgiye tıpkı temiz ve taze gıda, tıpkı iyileştirici duygu gibi ulaşmalıdır. Hekim bir hayal taciri değil, doğru iyileşme yolunu bilgileri doğrultusunda hastaya sunan kişidir.
Bütün bu bilgiler ışığında bakacak olursak, hastalık bozulmuş dengenin sonucunda ortaya çıkan şikayetlerle kendini gösteren bir sağlık durumu sorunudur. Öyle ise tedavisi de dengenin yeniden yerine oturması ile oluşur. Gerçek şifa böyle ortaya çıkar. Gerçek şifaya ulaşmak için en iyi aracılar temiz gıda, doğru bilgi ve iyi duygudur. Ama hala bir sorun varsa o zaman araya yine dengelemeye çalışan bir aracıya ihtiyaç vardır ve o ihtiyaca da ilaç denir. Eğer asıl bozukluk özetlediğimiz gibi enerjetik ise ilaç da sunulan materyal olanların aksine enerjetik düzeyde olmalıdır. Peki bu enerji nereden gelmelidir? Tabii ki doğadan. Bu anlamda çevremizde gördüğümüz her şey enerji düzeyine ulaşmış halde sağlık bölgesindeki dengesizliğe istenilen potenste etki edecektir. İşte bunun adı “homeopatik remedi”dir. Ve gerçek şifa böylece gelir.
Benzer Haberler

Ayurveda ile yaz serinliği: Bedeninizi ve zihninizi ferahlatacak öneriler

Tuzun sırrı: Bedenimizi ve ruhumuzu gerçekten arındırıyor mu?

Chandra Namaskara nedir? Ay’a Selam yoga serisinin faydaları









