
Mutluluğun sırrı zihninizde saklı: Düşünceler hayatınızı nasıl şekillendiriyor?
Yazı: Erdem Çalışkan
Zen ustaları Tanzan ve Ekido bir zamanlar çamurlu bir yolda birlikte seyahat ederken şiddetli bir yağmur bastırdı. Yolda yürüyemeyen ipek kimonolu ve kuşaklı güzel bir kızla karşılaştılar. Tanzan kızı kollarına alarak çamurlu yolu geçmesine yardım etti. Ekido, o gece bir konaklama tapınağına varana kadar bir daha konuşmadı. Sonra artık kendini tutamadı. Tanzan’a “Biz keşişler kadınlara yaklaşmayız.” dedi, “Özellikle genç ve sevimli olanlara. Bu tehlikelidir. Neden bunu yaptın?” Tanzan şöyle cevap verdi “Ben kızı orada bıraktım. Sen hala taşıyor musun?”. Var olan her şey, her insan, her durum yalnız sen onu zihninde ‘taşırsan’, hayatında var olabilir. Zihninin içinde olmayan şey ‘yok hükmündedir’, hayatında hiçbir şekilde var olamaz. Kızgınlık, acı, üzüntü, kin, nefret, bunları zihninde ‘taşıdığın’ için hala hayatında ‘var oluyorlar’, zira hayatı zihninin içinde yaşıyorsun, dışarıda ‘gerçek bir şey’ yok ki. Biz sadece ‘düşünceden’ ibaretiz. Rumi diyor ki “Ey kardeş! Sen ancak bir düşünceden ibâretsin, ondan başka neyin varsa kemiktir, kıldır."
Tüm evren, tüm hayat zihnimizin içinde. Milyar dolarların olsa da, en güzel imkanlara sahip olsan da, hayatta her şeyi başarmış olsan da ‘zihninin’ içindeki bir huzursuzluk, bütün hayatını mahvediyor, hayatının tadı tuzu kalmıyor. O zaman ne işe yaradı bunca imkan? Demek ki gerçek mutluluk ‘içeride’, mutluluk dışarıda hiç var olmadı ki. Ve mutluluğun çok basit bir sırrı var, ‘güzel düşünmek’ ve iyi düşünceleri zihinde devamlı olarak tutmak. Çünkü zihnindeki düşünce ne ise yaşamın o düşüncenin ‘rengini alır’. Rumi diyor ki; “Gül düşünür, gülistan olursun. Diken düşünür, dikenlik olursun.” Yani zihninde sürekli kızgınlık, acı, üzüntü, kin, nefret gibi duyguları barındırıyorsan dıştaki imkanların mükemmel olsa bile ‘dikenlikte’ yaşamak zorunda kalırsın, çünkü hayat ‘zihninde’. Bu nedenle kadim öğretiler her zaman ‘affet’, kinden uzak dur, kızgınlık duyma, ayıp ört derler, bunları kişiyi üzmüş insanların iyi olması için mi derler? Hayır, kişinin kendisi için derler, çünkü kişi bu duyguları içinde tuttuğu sürece ‘dikenlikte’ yaşayacaktır, isterse milyar dolarları olsun. İnsanın temelde anlaması gereken en önemli şey insana sıkıntı veren bütün negatif duyguların kişinin ‘kendi içinden’ geldiği ve dışarıda kişiye zarar verecek hiçbir şey olmadığıdır. Öfke sana ‘içerden’ geliyor. Üzüntü sana ‘içerden’ geliyor. Endişe sana ‘içerden’ geliyor. Korku sana ‘içerden’ geliyor. Zihnine bütün sıkıntı veren düşünceler ‘içeriden’ geliyor. Yani ‘dert’ sana ‘içerden’ geliyor. Dıştaki olaylara olan ‘bakış açın’ ruh halini belirliyor.

Oysaki dışarıdaki olaylara yaklaştığın ‘duyguyu’ sen belirliyorsun, olayın kendisinin sana bir duygu dikte etmeye imkanı yok. Bir kişinin başına bir kötü bir olay geldi diyelim kişinin düşmanları bu olaya sevinir, kişinin sevdikleri ise bu olaya üzülür. Ama olay aynı olay, peki neden bu olayın insanlarda yarattığı duygular farklı farklı? Çünkü bu farklı duyguları tetikleyen şey, kişilerin olaylara olan ‘kendi bakış açıları’. Kişi olayı ‘nasıl görmek’ istiyorsa olaya ‘öyle’ bakıyor. Yani kendini acıya, sıkıntıya, üzüntüye, korkuya, bütün ‘negatif’ duygulara ‘layık gören’ sensin. Bu duyguların içinde ‘filizlenmesine de’ izin veren sensin. Dıştaki olaylar ‘nötr’, bu demek oluyor ki olaylara hangi ‘duygu’ ile yaklaşmayı seçtiysen, aynı zamanda o ‘duyguyu’ kendin için ‘seçmiş’ oluyorsun.
Bu nedenle Rumi şöyle diyordu; “İnsana bütün korku içinden gelir fakat insanın aklı daima dışarıdadır.’’ Bilgelerin öğütlerini dinle ve dıştaki olaylara yaklaştığın ‘duyguyu’ akıllıca seç!
“İyi şeylerden başka bir şey düşünme! Çünkü düşünce, suret dokumasının ipliğidir. Güzelleşen ve iyi olan düşünceden doğan her suret, güzeldir. Bir adam belada safa görürse, bela tatlılaşır. Hasta, iyileştiğini görünce ilaç, kendine hoş gelir. Kötüye yormak ve kuruntu yapmak insanı derdi yokken bile hasta eder. Onun için olaylara iyi bak. Sen kötü düşünceyi zehirli tırnak gibi bil. Bu tırnak derinleştikçe can yüzünü tırmalar.” -Celaleddin-i Rumi
“Ağladı adamın biri gece boyunca hasta başında. Gün ağarınca öldü ağlayan adam; kendine geldi hasta.” -Sadi Şirazi
“İnsanları tedirgin eden, olan biten değil, olan bitenle ilgili inandıklarıdır.” -Epiktetos
“Kuruntu derdin yarısı, sükunet devanın yarısı, sabır ise şifanın yarısıdır.” -İbn-i Sina

Büyük bilgeler tüm bu öğütleri kişinin mutsuzluğunun ‘ana kaynağının’ kendisi olduğunu göstermek için verdiler. Kadim zamanlardan beri bilinen en büyük felsefenin temelidir bu; ‘Kendinin en büyük düşmanı yine sensin’. Mutluluk sadece ve sadece insanın kendi ‘içini’, ‘ruh halini’, ‘kendi bakış açısını’ doğru yönlendirmesiyle alakalı. Bu nedenle kadim zamanlardan beri nefes teknikleri, yoga, meditasyon gibi ilimler, bilgeler tarafından insanlara öğütlendi. Bunlar kişinin ‘vahşi bir at’ olan zihnini evcilleştirmesi ve bu şekilde de kederden endişelerden, takıntılardan uzak kalması için çok faydalı ilimlerdi. Örneğin, nefes teknikleri kişinin aurasında yoğunlaşmış negatif iyonları (mutsuzluk, öfke, nefret, - tüm negatif duygular), bedeninden uzaklaştırmasına yarar. Bu şekilde kişinin negatif olan bakış açısı, ‘pozitife’ dönmeye başlar. Yoga, bedeninin evrenin enerjileriyle uyumlanmasını sağlar. Meditasyon-tefekkür, yapısı gereği endişelere, evhamlara, takıntılar, negatif düşüncelere meyli ‘çok fazla’ olan zihnimizi sakinleştirir, zihnimizin deneyimlediği bu negatif düşüncelerin ona ‘egemen’ olmasına izin vermez. Yani insan düzenli şekilde bu ilimleri tatbik ederse ne olur? Mutlu olur!
Büyük bilgeler çağlar öncesinden ‘mutlu olmanın’ yollarını bize öğrettiler. Bu ilimler insanlık var oldukça, insanlara fayda sağlayacaklar ve yol gösterecekler.












