
Ayrılsak da beraberiz: Çocuklarla sağlıklı ayrılığın yolları
“Anne gitme!”
“Kaç saat dışarıda kalacaksınız?”
“Ben de geleceğim!”
“Okula gitmeyeceğim”
Bu gibi cümleler size tanıdık mı? Ayrılma kaygısı çocuk gelişiminin doğal bir parçasıdır. 6-18 ay arasında yoğun olarak görülür, 2-3 yaş civarında hafifler ancak çocuğun mizacına, yaşam olaylarına bağlı olarak ileriki yaşlarda da ortaya çıkabilir. Öncelikle çocukların ayrılığa itiraz etmesi, protesto etmesi normaldir. Çünkü biz, onların dünyasında güvenli bir liman ve denge kaynağıyız. Bizden uzaklaşmak, onlar için gerçekten kaygı verici olabilir. İşe giderken, çocuğunuzu okula bırakırken veya eşinizle bir akşam yemeği için çıkarken çocuğunuz zorlanabilir. Bu normaldir. Problem çoğu zaman anne baba olarak sizin duygularınızı yönetmekte zorlanmanızdır.
Rıza arayışı: Gitsem sorun olur mu?
Pek çok ebeveyn çocuğundan açıkça izin istemese de, dolaylı yoldan rıza almaya çalışır. Örneğin: “Arkadaşlarımızla kısa bir yemek planladık, yarın da seninle dışarı çıkarız olur mu?” veya “Gitmem gerekiyor ama seninle de öncesinde konuşmak istedim.” Bu tür cümleler dışarıdan bakıldığında masum ve iyi niyetli görünse de, çocuğa farkında olmadan bir sorumluluk yükleyebilir. Çocuk, ebeveynin kararını kendi tepkisiyle şekillendirdiğini düşünebilir. Bu da onun iç dünyasında şu tür düşünceler doğurabilir. “Benim tepkim onun kararını etkileyebilir.’ ‘Onay verirsem daha az sorun olur.” Bu noktada kendimize şu soruyu sormamız gerekir: Benim rolüm ne, çocuğumun rolü ne?
Çocukların işi bizi teselli etmek ya da biz uzaktayken bizim iyi hissetmemizi sağlamak değildir. Aslında ayrılığı tolere etmekte zorlanan çoğu zaman biz oluruz. Ve bu da kimi zaman çocuğun duygusal olarak manipüle edilmesi ile sonuçlanabilir. Bu noktada, çocuklardan duygularını bastırmalarını ya da ebeveynin zorlandığı duyguları hafifletmelerini beklemek oldukça yaygın ama fark edilmeden yapılan bir tutumdur. Çocuk, ayrılığı ifade ederken kendi duygusunu yaşamaya değil, ebeveynin rahat hissetmesini sağlamaya yönlendirilir. Bu da zamanla çocuğun duygusal dünyasında karışıklığa ve yük hissine neden olabilir.
Aşağıdaki cümleler, ebeveynin bu zorlayıcı duygularla baş etmekte zorlandığı anlarda istemeden de olsa kullandığı ve çocuğun duygusunu ikinci plana iten ifadelere örnektir.

Ebeveynlerin sık yaptığı açıklamalar ve gizli mesajları
“Biz çok uzun kalmayacağız, geç olmadan döneceğiz.” (Çocuktan onay alma çabası)
“Ama sen böyle tepki verdiğinde ben çok üzülüyorum. Böyle yaparsan ben gidemem.” (Suçluluk duygusunu çocuğa yükleme)
“Neden böyle ağlıyorsun? Üzülecek bir şey yok hem ben yokken siz çok eğleneceksiniz.” (Çocuğun duygusunun yok sayma ve ebeveynin kendi suçluluğunu da hafifletmek istemesi)
“Ama sen artık büyüdün böyle ağlamak, vurmak sana hiç yakışmıyor.” (Manipülasyon ve utandırma)
“Tepki vermenden yoruldum artık.” (Ebeveynin çocuğun duygusunu taşıyamaması ve utandırma.)
Tüm bu cümleler, çocuğun kendi duygusunu bastırmasını, ebeveyni rahatlatmasını, bize onay verip ‘tamam’ diyerek işleri kolaylaştırmasını bekler. Oysa bu çocuğun sorumluluğu değildir. Çocuğun görevi duyguyu hissetmek ebeveynin görevi ise bu duyguya rağmen güvenle hareket etmektir.
Vedalaşmadan sessizce çıkmak ya da bahane uydurmak
Bazı ebeveynler, çocuk üzülmesin diye vedalaşmadan ya da bir bahane uydurmayı sever. Çocuk oyuna daldığında evden sessizce çıkmak veya akşam yemeği için çıkarken ‘markete uğrayıp geleceğim’ demek kimi zaman çocuğa bir açıklama yapmaktan daha kolay bir çözüm gibi gelebilir. Niyet kötü değildir ama bu yöntem çoğu zaman çocuğun duygusal gelişimi açısından sağlıklı değildir. Bu yöntemler uzun vadede çocuğun gerçeklik algısının sarsılmasına güven duygusunun ve ebeveyn-çocuk arasındaki bağın zedelenmesine sebep olur. Ebeveynler genellikle bunu çocuğu sevdikleri için yapar. Ama altındaki motivasyonu merak etmek faydalıdır:
“Ne oluyor da çocuğum ile vedalaşmakta zorlanıyorum?
Çocuğum üzülürse veya kızarsa ne olur? Çatışmadan kaçınmamın sebebi nedir? Onun tepkisine katlanabilir miyim? Benim büyüdüğüm ailede ayrılıklar nasıl yaşanırdı?” Bu sorulara vereceğiniz dürüst cevaplar, kendi kaygınızı daha iyi yönetebilmenizi ve çocuğunuza daha iyi eşlik edebilmenizi sağlar.

Ayrılma anlarında çocuğunuza nasıl destek olabilirsiniz?
Birçok ebeveynin çocuk zorlandığında uzun açıklamalar yaparak çocuğu rahatlatmaya veya ikna etmeye çalışır. Oysa bu çoğu zaman işe yaramaz, hatta çocuğun kaygısını arttırır. Daha sağlıklı olan kısa, net ve güven veren bir cümleyle vedalaşmaktır. Çocuğunuzun temel kaygısı siz yokken de güvende olup olmayacağıdır. Dolaysıyla onun duygusunu anlayan ancak güvende olduğunun altını çizen kısa bir açıklama yapmak yeterlidir. “Biz bu akşam çıkıyoruz. Endişelendiğini görüyorum ve anlıyorum ama sen güvendesin ve bu yüzden benim içim rahat.”
Ayrılık anı değil, öncesi önemli
Ayrılık anında değil, ayrılıktan önce çocuklara bu süreçle baş edebilecek becerileri kazandırmalıyız. Çünkü yoğun kaygı anında çocuklar düşünemez, sadece hisseder. Bu nedenle duygusal dayanıklılığı o anlarda değil, o anlara hazırlık yaparken geliştiririz. Birçok anne baba duyguya temas etmenin duyguları ve durumu olduğundan daha fazla büyüteceğine inanır. “Vedalaşırsam ağlar. Ağlarsa daha çok üzülür” gibi. Yani duygu çıkarsa sorun çıkar gibi bir inanışa sahiptir. Halbuki duygu konuşulmadığında çocuk o hissin kötü olduğunu düşünebilir veya o duyguda kendini yalnız hissedebilir. Gerçek şu ki duygu çıktığında ve konuşulduğunda temas başlar. Bağ güçlenir.
Duyguyu bastırmak değil, tanımak ve adlandırmak
Çocuğunuz herhangi bir durumda duygularını dile getirince hemen “sakinleştirmeye” çalışmak yerine şöyle diyebiliriz:
- “Korktuğunu anlıyorum, bu çok normal.”
- “Şu anda endişeli hissettiğini görüyorum. Bu duygunun büyüklüğünü bana ellerinle göstermek ister misin?”
- “Senin güvende olduğunu biliyorum ama şu anda senin böyle hissetmemeni de anlıyorum."
Arabada giderken yol tümseğe geldiğinde eğer şoför (anne-baba) sakin kalırsa, çocuk da bu sarsıntının doğal olduğunu hisseder. Ama şoför panik yapar, direksiyonu sertçe çevirirse, çocuk da tehlikede olduğunu düşünür ve korkar. Kısacası çocuk sadece olanlara değil, bizim olanlara verdiğimiz tepkilere de bakar. Eğer biz duygudan korkmazsak, onlar da duygunun korkulacak bir şey olmadığını öğrenir. Çünkü bazı duygular tıpkı tümsekler gibidir: Sarsar ama geçer. Bazı çocuklar hislerini sözcüklere dökebilirken, bazıları donar kalır. Duygusunun adını koyamaz. Böyle durumlarda çocuğun ‘neden böyle hissettiğini anlamaya çalışmak’ çok kıymetlidir ama şunu da unutmamalıyız: Bazen insan neden öyle hissettiğini bilmez — ama bu şekilde hissetmesi yine de doğrudur. Şöyle diyebiliriz: “Bu hissin adını koyamıyor olabilirsin, ama hissettiğini biliyorum. Beraber çözeriz.”

Yalnızlık, duygudan daha zor gelir
Bir çocuğun kendini duygusunda yalnız hissetmesi, herhangi bir duygunun kendisinden çok daha zorlayıcıdır. Çoğunlukla duygunun kendisinden çok ona eşlik eden yalnızlık, utanç, yargılanma gibi ikincil duygular çocuk için problemi olduğundan çok daha üzülmez bir hale getirir. Üstesinden gelmek için duyguyu yargılamadan, duyguya kabul vererek ve merak ederek konuşabiliriz. Böyle anlarda kurabileceğiniz basit ama etkili cümleler şöyle olabilir:
- “Bu ilginç bir duyguya benziyor. Sanırım bu o kadar büyük bir duygu ki senin benden ayrılıp okula gitmeni engelliyor.’
- ‘Bu hissi hissetmen kötü bir şey değil. Ama merak ediyorum konuşabilse bize ne derdi?’
- ‘Böyle hissettiğinde okula gitmek istemiyorsun gibi hissediyorsun, değil mi?’
- ‘Bu duygu geldiğinde çok yoğunmuş gibi hissedebilirsin. Ama bu duygu geçer.’
- ‘Böyle hissetmen normal. Ama biz bu duygunun üstesinden gelebiliriz.’
- ‘Zorlaman çok doğal. Ama yine de bir deneme yapabilirsin.’
- ‘Endişeni anlıyorum ama ben senin güvende ve iyi olacağını biliyorum.’
Duyguyu yargılamadan ele aldığımızda aslında ‘mindful’ bir tutum sergilemiş oluruz. Bu sayede çocuk artık duyguyu sadece hisseden değil, gözlemleyen bir konuma geçer. Duygunun rüzgarına kapılıp savrulmak yerine, o duyguya biraz mesafeden bakabilir. Bu mesafe, çocuğun içinde bulunduğu hali fark etmesini ve o duyguyla özdeşleşmeden, onunla başa çıkabilmesini sağlar. Böylece düşünce ya da duygu bizi yönetmek yerine, biz ona yön verebilir hale geliriz.
Bağ kurmanın gücü
Bazı çocuklar konuşmak istemez. Bu ihtiyacı anlamak ve kabul vermek çocuğu rahatlatır. Örneğin şunu diyebiliriz: “Söylemek istememen çok normal. Bazen duyguları konuşmak zordur. İyi ki bunu bana söyledin.”
Bazen de kendi yaşamınızdan bir hikâyeyle bağ kurmak işe yarayabilir:
‘Ben küçükken yüzme kursuna gidiyordum. İlk başta çok hevesliydim ama bir gün havuzun kenarına geldiğimde içimde garip bir sıkışma hissettim. Ayaklarım geri geri gidiyordu. Öğretmenim ‘haydi’ dedi ama ben durdum. O an sadece korkmadım; hem utandım, hem de biraz kızdım kendime. Ama sonra şöyle düşündüm “Evet çok rahat hissetmiyorum hatta bunu yapmak istemiyorum ama yine de deneyebilirim.”
Bu tür hikâyeler, çocuğun yalnızlık duygusunu azaltır. Bağ kurulan çocuk, duygusuyla donmaz, duygusuna rağmen “hareket”edebilir. Burada hikayelerle biz duyguyu ortadan kaldırmaya çalışmıyoruz tersine duyguyu anladığımızı ve kabul verdiğimizi çocuğa hissettirirken ona bu duyguya rağmen harekete geçebileceğine dair bir gönderme yapıyoruz. Buna benzer çocuğunuzun kendini o deneyimde yalnız hissettirmeyecek hikayeler üzerinden duygusunda anlaşılmış ve görülmüş hissettirdiğinizde çocuğunuz iş birliğine daha açık olacaktır. Böylece çocuğu o duygudan çıkarmayı değil de o duygu ile beraber harekete geçmeye teşvik edebilirsiniz.

Ergenlikte ayrılma kaygısı
Ayrılık anında çocukların duygularıyla baş edebilmesi için bazı becerilere sahip olması önemli. Bu sadece küçük çocuklar için değil, ergenlik dönemi için de geçerli.
Çünkü sanılanın aksine, ayrılma kaygısı sadece erken çocuklukta değil, ergenlikte de farklı biçimlerde kendini gösterebilir. Yaz okulu, kamp, yatılı okul gibi yaşam olayları, bu duyguyu gizli ama güçlü şekilde tetikleyebilir. Ancak çocukluktakinden farklı olarak bu kaygı daha sessiz, içe dönük ve dolaylı biçimlerde görülür. Ergenler, duygularını doğrudan söylemek yerine “mantıklı açıklamalarla” maskeleyebilir ya da bedensel şikâyetlerle ifade edebilir. Bu nedenle kamp, yaz okulu, tatil gibi fiziksel ayrılık durumlarında bu kaygının ortaya çıkması oldukça doğaldır. Örneğin, yaz kampı gibi bir ortamda ergen “gitmek istemiyorum” demez ama bulunduğu yeri yoğun şekilde eleştirir: “Bu kamp berbat, herkes yapmacık.” diyebilir. Bu tür cümleler aslında içsel kaygının dışa vurumudur. Bazı gençlerde bu kaygı bedensel belirtilerle ortaya çıkar: “Karnım ağrıyor, midem bulanıyor,” gibi. Kimileri ise sürekli mesaj atar, eve dönmek ister, duygusal bağın kopmadığından emin olmaya çalışır. Sosyal etkinliklerden uzak durma, yalnız kalma isteği ya da kalacak yeri, yemeği beğenmeme gibi davranışlar da uyum zorluklarının bir parçası olabilir. Ve tıpkı küçük çocuklarda olduğu gibi, bu duygular bastırılmak değil, görülüp eşlik edilmek ister. “Sanki şu an çok karışık hissediyorsun. Hem gitmek istiyorsun hem de gitmek seni biraz korkutuyor gibi.” “Buradayken seni zorlayan şey tam olarak ne? Sabahları mı, geceleri mi, yalnız kalmak mı?” “Seni merak ediyorum ama sana güveniyorum. Zorlandığında yazabilirsin, ama her sıkıştığında çözümü birlikte aramak yerine önce sen düşünmeyi deneyebilirsin.” Bu yaklaşımla, çocuğun duygusunu fark etmesini ve onunla baş edebilme becerisini geliştirmesine destek olmuş oluruz. Mindful bir tutum sergileyerek çocuğa şu mesajı veririz: “Bu duygunun içinde yalnız değilsin, ama bu duygunun sorumluluğunu sana teslim ediyorum. Yanındayım ama senin yerini ben doldurmayacağım.” Bu, hem bağ kuran hem de çocuğun içsel dayanıklılığını besleyen bir yaklaşımdır. Özellikle yaz okulu, kamp, yatılı okul gibi deneyimler ergen için sadece fiziksel bir ayrılık değil; kendilik duygusunun sınandığı bir geçiştir ve bu geçiş, sağlıklı bir destekle buluştuğunda ergenin duygusal dayanıklılığını artırır.
Hangi yaşta olursa olsunlar çocuklar her zaman nasıl hissettiklerini sözcüklere dökemez. Ama ne zaman duygularına eşlik edilse, içsel dünyaları biraz daha güçlenir. Çocuklar güçlü olmaya değil, anlaşılmaya ihtiyaç duyar. Ve bazen en iyileştirici şey, “Seninle birlikteyim” cümlesidir.
Pratik öneriler
- Veda anlarını kısa tutun.
- Bir ayrılma rutini belirleyin. (Öp, sarıl, vedalaş)
- Duyguları bastırmayı değil, tolere etmeyi öğretin.
- Ayrılmadan önce hikâyelerle bağ kurun.
- Sonuç odaklı olmayın. Çocuğunuzun zorlanması sizi veya onu başarısız yapmaz.
Yazı: Klinik Psikolog Mine Kayraklı Parlak












