
Longer yaşıyoruz
Yazı: Dr. Levent Buda
Düşündünüz mü hiç, sokakta yürürken insanlar birbirlerine artık hiç selam vermiyorlar. Neden? Hâlbuki dünyanın pek çok ülkesinde, bunun tam tersi, yolda yürürken insanlar, göz göze gelirlerse birbirlerine selam veriyorlar, “Günaydın” diyorlar. Bizde de eskiden böyleydi! Evet, yaşam hızlı. Evet, yaşam zor. Evet, yaşam karışık. Evet, yaşam ağır. Ama bunu bütün negatiflerinden kurtaracak küçük nüansları hak etmiyor muyuz? Bir basit selamı, bir günaydını ya da hiç değilse bir gülümsemeyi ve bizde yarattığı bir dolu nöro-bilimsel reaksiyonları geçtim, ruhumuzda açtığı olumlu pencereyi aslında sadece varoluşsal sebeplerden hak ediyoruz.
Her ne vakitte olursa olsun, sokağa çıktığımızda, kendimizi güvende hissettiğimiz evimizin dışında, inanılmaz bir kaos ile karşılaştığımız bir gerçek. Kalabalık ve insan güruhlarının oluşturduğu sıkışıklık hissi, gelen kötü haberlerin de etkisi ile otomatik olarak korunma kalkanı ile kendimizi kuşatmamıza neden oluyor. İlkel benliğimiz, avcı olduğumuz dönemlerden gelen refleksler ile hem postürümüzü etkiliyor hem de çevre ile ilişkimizi etkileyerek, çevre ile ilişkimizi kapatıyor.
Eskiden sokaklarda, toplu taşımada çevreye sempatik bakışlar atan insanlar görürken, şimdi ya kulağında kulaklıklı telefondan bir şeyler izleyen, sosyal medyaya bakan ya oyun oynayan ya da çok nadir de olsa bir şeyler okuyan insanlar görüyoruz. Elimizdeki meşguliyet bizi çevreden koparıyor ama aynı zamanda “bana bulaşmayın” mesajını da iletiyor. Böylece insan hem sosyal iletişimden kopuyor hem de kendince bir koruma kalkanı oluşturuyor.

İkinci sayfadan haberler
Peki, ikinci sayfa haber bombardımanına ne demeli? Eski tip medya, yeni tip medya, aklınıza gelecek her türlü kanaldan önümüze düşen üzüntü veren absürt haberler, sürekli bir çekişme içerisindeki insanların hikayelerini anlatan televizyon dizileri, şiddet görüntüleri, geleceğimiz çocuklarımızın kayıpları ve suça bulaşmaları, kadını hiçe sayan davranış kalıpları ve şiddet, meslek sahiplerine duyulan öfke (örneğin, sağlık çalışanlarına yönelik şiddet), patili dostlarımıza uygulanan şiddet, kolay para kazanma arzusu ile ortaya çıkan çarpık ilişkiler aslında evin dışını güvensiz alan hissetmemize ve kendimizi korumaya almamızı tetikleyen en önemli unsur.
Son zamanların en önemli söylemlerinden birisi de sen söylemi. “Sen önemlisin. Sen sadece sen olduğun için önemlisin.” Evet, sadece varoluşsal nedenle hepimiz bir birey olarak önemliyiz. Ama sürekli çevremizdeki herkesi, ister eş, dost, akraba olsun, isterse tamamen yabancı, dışlayan bu söylem, vasıfsız pek çok insan tarafından sürekli her mecrada tekrarlanırsa bencillik denen ve sadece kendi için yaşayan insanların sözüm ona toplum adı altında, ilkel benlik ile çevremizde dolandığı ve kendimizi otomatik olarak çevreye ve oradan gelecek travmalara karşı korumaya aldığımız bir yaşam şekline evrilmemize neden oluyor. Halbuki medeniyet dediğimiz tek dişli canavar (sadece bu dilimize yerleşmiş bir kalıp olduğu için, medeniyeti kötü bir şeymiş gibi kodlamamız da normal) birbirine saygı ve sevgi ile bağlı, kurallara ve kanunlara uyumlu, ahlaki kurallar çerçevesinde, geleneklerine bağlı, birlikte yaşayan insanlar topluluğu değil mi?

Toplumu iyileştirmek
Trafiğe ne demeli! Döner kavşakta öncelik kimin, dörtlüleri yakmak trafiği engellemek için yeterli bir neden midir, otomobil parkını engellemek için dikilen dubaların üzerine park etmek reva mıdır, yarış içerisinde hızla geçiş önceliği sağlama çabası iyi sürücülük göstergesi midir, yayaya geçiş önceliği vermek gurur incinmesine neden olur mu? Bunlar gibi deli sorular hep aklımızı meşgul ederken, kendi önceliğimizden, kurallara uyma kararlılığımızdan, etik hassasiyetimizden sadece sürücülerin şiddete olan yatkınlığı yüzünden vazgeçecek miyiz?
Peki, toplum hastalanır mı? İşte bu saydıklarım ve aklıma gelmediği için sayamadığım pek çok gösterge aslında toplumun sosyolojik bir hastalığın içerisinde olduğunun göstergesi. Aslında bütün bu göstergeler bedenimizde çıkan hastalık göstergesi şikayetlere ve bulgulara eşdeğer. Bedende çıkan şikayetler nasıl ki bizi iyileşmesi gereken bir durum var diye uyarıyorsa, bütün bu saydıklarım da katlanılması zor bir dürüstlükle toplumsal hastalığın bütün bu bulgularını gözümüze sokarcasına, yüzümüze vuruyor. Aslında yapılması gereken tarafsız bir bakış açısı ile bütün sorunları, aynı mindful bir insan gibi masaya yatırmak ve çözüm bulmak için çaba sarf edip, adımlar atmaktır. Hem de bunu birilerinden beklemeden, bireysel adımlarla, kurtarılan deniz yıldızları misali ile hareket etmekten geçer. Sağlıklı toplumlar, sağlıklı bireylerden oluşur. Mesela, bugün hemen dışarı çıkınca, bu yazdıklarımın bilinci ile küçük bir adım olarak çevremize bir gülümseyelim. Boş verin deli desinler, boş verin işkillensinler. Bir iki, bir iki alışacaklar, sonra “bu iyi bir insan” deyip, sizle sosyalleşmenin yolunu arayacaklar.
Şimdi gelelim uzun ve sağlıklı yaşam kavramına... Sürekli önümüze düşen haberlere bakın, hepsi “longevity” üzerine. Ben yazmasaydım olmazdı. Bu beden bize verilmişse, ona iyi bakmakla mükellef miyiz? Evet, mükellefiz. Emanete hıyanet olmaz! Herkes kendi özelliklerine uygun bir yol bulacaktır, elbette. Ama haberlerin hepsi, maddi kısımla ilgileniyor, mana unutulmuş durumda. Sadece fizik bedenin, gençlik yıllarında yapabildiklerine ve görünümüne odaklanmış bir anlayışla bu süreç ilerliyor. Bilişsel ve duygusal tarafla demansiyel süreçler dışında ilgilenen yok. Bütün öneriler “şunu ye, bunu yeme, neyi neyle yersem nasıl etki eder, şu vitamini ya da minerali al” derdinde. Çünkü kolay olan yol bu.

Kaygılar nasıl silinir?
Bütünsel sağlık sadece, ne kadar genç göründüğümüz değil ki, aklımızın ve duygularımızın da ne kadar sağlıklı olduğu ile ilişkili. Mesela yüzümüzdeki çizgiler, dudaklarımızın kalınlığı ya da burnumuzun kalkıklığının hiç önemi yok. Elbette plastik cerrahi ve dermatolojinin sunduğu imkanlardan faydalanalım ama sokağa çıkmakta hala korkuyorsak ve o kaosun içerisinde kaygılarımız artıyorsa ve evde kalmaya özen gösteriyorsak o dudakları ya da kırışıksız yüzü kim görecek ki?
Mitokondri sağlığı, telomer boyunun uzunluğu, eksik vitamin ve minerallerin tamamlanması, antioksidan etkili besin tamamlayıcılar önemli mi? Elbette çok önemli. Doğru beslenme, fit bir görünüm, bedensel şikayetlerin azlığı ve hatta yokluğu önemli mi? Elbette çok önemli. Ancak atladığımız, belki de hiç önemsemediğimiz bir şey var ki, akıl ve ruh sağlığımız. Günümüz önerilerinin pek çoğu da ne yazık ki hep fizik beden ve onun laboratuvar çıktıları üzerine odaklanmış durumda. Yanlış mı? Değil tabii ki ama eksik. İnsanı çevresi ile bütünsel bakış açısından uzak bu bakış tarzı, ne yazık günümüz modern tıbbını da etkisi altına almış ve rakamlara dökmek ve insanı bir istatistik aracı olarak görmek, yapılan işi kolaylaştırmakta, ancak sonuçları kötü olarak etkilemektedir.
Duygu ve düşünceler sağlığı etkiler mi? Bu soru akıllara gelmekte, ancak işin kolayına kaçmak adına göz ardı edilmektedir. Her duygu ve düşünce bir hastalığa neden olabildiği gibi, her hastalığın da duygusal ve düşünsel sonuçları vardır. Ağrı ile gelen öfke ya da kaygı bunun en net göstergesidir. Bazı insanlar ağrı ile öfkelenirken, bazısı da kaygılanır, bir başkası üzülür.
Homeopati felsefesi ile insana baktığımızda, sağlık bilinçte bir yerde durur ve orada her şey dengede ise fiziksel, ruhsal ve zihinsel bedenlerimize doğru ve dengeli bir sinyal akar ve hormonlarımız dengede salgılanır, enzimler optimum çalışır, sinir iletisi doğru çalışır, metabolizma optimumda seyreder ve biz her üç bedende de şikayetsiz bir dönem yaşarız. Bunu da “sağlık” olarak adlandırırız. Bir de tersini düşünelim, bir duygusal travma ya da stres bizi oldukça etkiledi ve bilinçteki sağlık merkezindeki dengeyi sarstı. İşte o zaman bedenlerimize akacak yanlış ve dengesiz sinyaller bütün işleyişi bozacak ve şikayetlerimiz ortaya çıkacak ve hastayız diyeceğiz. Her ne bizi rahatsız ediyorsa o aslında şikayettir. Bu ağrı ya da kaşıntı gibi bir şikâyet olabileceği gibi, kaygı ve ona bağlı endişeli düşünceler de bizi rahatsız ettiği için şikâyet olarak isimlendirilirler. İş böyle olunca da sağlıklı uzun yaşam, ancak insana bütünsel olarak bakınca mümkün olur.

Temelden çatıya: “Longevity” yaklaşımı
Aslında, longevity kavramını bir eve benzeterek açıklamaya çalışırsak, evin temelini farkındalık oluşturur. Yani her alanda mindful olmak denebilir buna. Kendinin ve çevrenin farkına varmak esastır diyebiliriz. Bu temel üzerine sütunlar atmak gerekir. İşte bu sütunları hareket etmek, düzgün ve doğru beslenmek, doğru nefes alma, iyi bir uyku, stres sonrasında gevşemeye yönelik aktiviteler (herkes kendi yapısal özelliklerine uygun yöntemi kendi belirler; yoga, pilates, nefes egzersizleri, spor vb.), çevre koşullarına uygun davranış (iklime uygun kıyafet, mevsime uygun aktiviteler), doğal iyileşme yöntemlerinin rutine eklenmesi oluşturur. Şimdi üzerini kapatmak gerekir. İşte tavanı da duygu, düşünceler, yaşama bakış açısı ve yaşam hedefleri oluşturur. Evin üstünü kapattık mı, dış koşullardan da evi korumak gerekir ki yukarıdan içeri soğuk ya da su girmesin. Onun için bir çatı yapmak gerekir. İşte çatıyı da aile, sosyal yaşam ve iş oluşturur. İş bizi finansal ve sigorta güvencesi ile korurken, yanlarında huzur ve güven bulduğumuz kişiler de dışarıdan gelecek pek çok travmaya karşı bir kalkan görevi ile korurlar. Yani bu bakış açısı ile sağlıklı ve uzun yaşam ancak sağlıklı zihin ve duygular ile mümkündür. Dış çevre ve sağlıklı toplumda bunun sürdürülebilirliğini sağlar. Yani biz sağlıksız bir çevre (çevre kirliliği), sağlıksız bir toplum içerisinde yaşarken, birbirimiz ile yarışırken, hırslar bizi alıp götürmüşken ve insanın varoluş felsefesinden uzaklaşmış olarak yaşarken, kendimizin ve çevremizin farkına varmadan sadece yürüyen bir organizma olarak rutinimizi sürdürürken ne kadar uzun ve sağlıklı yaşayabiliriz? Aslında sürekli sormamız gereken sorunun bu olduğunu düşünmek, sanırım yanlış olmaz.
İnsan hissettiği yaştadır
Duygu ve düşünceler bedende her şeyi epigenetik kontrol mekanizmaları ile direkt olarak etkiliyorken hangi yaşta hissediyorsak, o yaşta olduğumuzu söylemek de hiç de abes ile iştigal olmayacaktır. Gerçekten de “insan hissettiği yaştadır.” Travmalar duygusal anlamda iyi yönetilmez ise zihinsel bir çöküş başlatır ve bu hastalıklı düşünceler süreç içerisinde hissedilen yaşı ileriye doğru çeker. Duygusal birikimler de bedende kronolojik yaşla birlikte artan kimyasal toksik yük gibidir. Yaş aldıkça bütün yükler birleşir ve hastalık tezahürlerinin ortaya çıkışına neden olur. O yüzden kronik hastalıkların görülme sıklığı kronolojik yaş ile doğru orantılıdır. Yunan zaman tanrısı Kronos o yüzden biz ölümlülere en gaddar davranan Tanrıdır. O direnmek ancak mindfull bütünsel bir yaklaşım ile mümkündür.
Dünya Sağlık Örgütü’ne göre sağlık şöyle tanımlanır: Yalnızca hastalık ve sakatlığın bulunmayışı değil, bedensel, ruhsal ve sosyal yönden tam bir iyilik halidir. Başka bir tanım da sağlık için şöyle: Kişinin acısız, ağrısız kendini mutlu hissederken, herhangi bir tutkunun esiri olmadan huzurlu ve dingin; bencillikten arınmış olarak berrak düşünceler ile gerçeği olduğu gibi algılayabilmesidir. Bütün koşullar göz önüne alındığında, bu koşullar içerisinde, mevcut maddi ve manadan yoksun bakış açısı ile biz ancak “longer longer yaşarız!”












