
Modern dünyada ebeveyn olmak
Yazan: Berivan Aslan Sungur
Bu dönemde çocuk yetiştirenler, modern tarihin en stresli, en yalnız ve en pahalı dönemlerinden birinde anne babalık yapıyorlar. 2024 yılında yayımlanan Parents Under Pressure raporuna göre, Amerika’daki ebeveynlerin yüzde 41’i çoğu gün streslerinin işlev göstermelerini zorlaştıracak kadar yüksek olduğunu, yüzde 48’i ise streslerinin kendilerini tamamen bunalttığını söylüyor. Ebeveyn olmayan yetişkinlerde bu oranlar sırasıyla yüzde 20 ve yüzde 26. Elbette bunlar Amerika’dan veriler; ancak raporda sıralanan ekonomik baskılar, bakım yükü, çocukların güvenliğiyle ilgili endişeler, yalnızlık ve sosyal medya gibi stres kaynaklarının birçoğu bize de hiç yabancı değil.

Yalnızlaşan çekirdek aileler
Geniş aileler birbirinden uzaklaştı. Komşular çoğu zaman birbirini tanımıyor. Ailelerin çocuk büyütürken yararlanabilecekleri doğal destek ağları neredeyse yok gibi. Gücü olanlar bakıcıdan destek alıyor. Bakıcı sorunları da malum. O da kendi hikâyesiyle, çoğu zaman kendi çocuklarını ve ülkesini geride bırakmış bir insan. Eve önemli bir destek sunarken kendi dertleriyle de geliyor. Anneye verdiği desteğin yanı sıra, kimi zaman anne için duygusal olarak ilgilenilecek ayrı bir kalem olarak denkleme katılıyor.
Ülkenin ekonomik anlamda geldiği yer malum. Dünyada da işler çok farklı değil. Geçenlerde Amsterdam’dan gelen bir arkadaşım, burada restoranlarda ödediği paranın orada ödediğinden çok daha yüksek olduğunu söylüyordu, okul ücretlerini duyunca nasıl altından kalktığımıza inanamaz gözlerle bakıyordu. Bazı aileler için Türkiye’de bir çocuğu özel okulda okutmanın bedeli, yurt dışında iyi bir okulda okutmanın maliyetine yaklaşıyor, hatta kimi örneklerde onu geçiyor. Barınmadan gıdaya, eğitimden bakıma kadar hayatın temel giderleri yükselirken ebeveynler yalnızca çocuk yetiştirmeye değil, çocuklarına nasıl bir gelecek hazırlayabileceklerine ilişkin sürekli bir kaygıyla da yaşamaya çalışıyorlar.
Diğer yandan bugünün anne babaları olarak bizler, bütün bu zorlayıcı şartlara rağmen çocuklarımızla önceki kuşaklardan daha fazla zaman geçirmeye çalışıyoruz. 11 Batı ülkesindeki zaman kullanımı verilerini inceleyen bir araştırmada, annelerin çocuk bakımına ayırdığı günlük zamanın 1965 ile 2012 arasında 54 dakikadan 104 dakikaya, babaların ayırdığı zamanın ise 16 dakikadan 59 dakikaya yükseldiği görülüyor. Yani bizler kuşak olarak yalnızca daha çok bilmiyor; çocuklarımızın hayatına daha fazla katılmaya da çalışıyoruz.

Bildiklerimizin yarattığı çelişki
Atalardan aktarımı, travmayı, bağlanmayı biliyoruz. Mesleğimiz ne olursa olsun, çocukluğun ilk yıllarının öneminden haberdarız. Çocuklarımızın iyiliği için elimizden ne gelirse yapmaya, geçmiş nesillerden aktarılan zincirleri kendimizce bir nesilde kırmaya çabalıyoruz. Gücümüz, imkânımız ve vizyonumuz el verdiğince, kendimizle çalışıyoruz. Kendi iç çalışmamızın çocuklarımıza da fayda sağlayacağını biliyoruz. Bunu yapmaya ne kadar gönüllü olduğumuz tartışılır ama en azından biliyoruz. Benim gözlemim kişi ancak mecbur kalırsa, gerçekten olduğu yerde çok acı çekmeye başlarsa bildiğinden, alıştığından farklı bir adım atmaya, kendi içine bakmak zor gelecek ya da acı verecek olsa da bakmaya razı oluyor. Yani bir yandan etrafta çok bilgi var iç çalışmalara dair, ancak diğer yandan samimice iç çalışmaya adım atan da insan yine bu etraftaki bilgi oranında değil. Çünkü gerçek bir iç çalışma cesaret, sabır, emek istiyor. Yine de bizler gerçekten içimize bakmaya cesaret edemiyor olsak bile,kendi yollarımızla ebeveynliğimizde bağırmak ya da ceza yerine daha yapıcı yaklaşımları uygulamayı, hem kendimizin hem de çocuğumuzun sinir sistemini desteklemeyi öğrenmeye çalışıyoruz. Fakat tam da burada modern ebeveynliğin büyük çelişkilerinden biri ortaya çıkıyor. Eski yöntemleri kullanmak istemiyoruz ama onların yerine koyacağımız yeni yollar, bizden daha fazla farkındalık, daha fazla içsel çalışma ve kimi zaman o anda elimizde bulunmayan bir kapasite talep ediyor.
Bağırmak, tehdit etmek ya da utandırmak dürtüsel olarak, biz kendi hayatımızda ne gördüysek tüm o geçmiş yazılımlara dayanarak beklemediğimiz zamanlarda, doğrusunun o olmadığını bilsek de ortaya çıkabiliyor. Bunları yapmamak kendi içimizdeki yükselmeyi fark etmeyi, bir an durabilmeyi, çocuğun davranışıyla kendi geçmişimizden tetiklenenleri birbirinden ayırabilmeyi ve ilişkiyi koparmadan sınır koyabilmeyi gerektiriyor... Ve bunların her biri bize daha önce yaşadığımız ilişkilerde verilmediyse, öğrenilebilecek birer beceri olarak hayatımıza dahil oluyor. Ve bunları öğrenmek iki sosyal medya paylaşımında nasıl davranmamız gerektiğini okuyarak, hatta bir kitap okuyarak bile olmuyor. İlişkide dönüşüyoruz. Bazen terapide bazen farklı iç çalışma alanlarında bu parçalarımıza bakmak ve biraz kendimize zaman tanımak gerekiyor...
Diğer yandan, günümüz ebeveyni olarak, hayatımızı zorlaştıran faktörlerden bir diğeri de sokakta rahatça mahallenin çocuklarıyla oynayamayan, kuzenleriyle yürüme mesafesinde buluşamayan çocuklarımızın hareket, oyun, arkadaşlık ve gelişim ihtiyaçlarını karşılayabilmek. Tüm bunları karşılamak yine bizim eforumuzu gerektiriyor. Onları spora, sanata, kurslara götürebilecek şekilde hayatımızı organize ediyoruz, kendimize ayıracağımız zamanlarda spor salonlarında onları bekler, normalde muhabbet etmeyi seçmediğimiz insanlarla sohbetler ederken kendimizi buluyoruz. En yakın arkadaşlarımız yerine çocuğumuzun arkadaşlarının anneleri daha çok gördüğümüz insanlar haline geliyor. gelsinler, güzel arkadaşlıklar edinebiliyoruz ancak ne denli onları önceliklendirdiğimizi görmek adına bir başka hakikat olarak bu konu da bakarsak önümüzde duruyor. Onlara arkadaş buluşmaları ayarlıyor, tek kendimize ayırma olasılığımız olan zamanlarda onları doğum günlerine götürüyoruz.
Bir evde iki veya daha fazla çocuk varsa hepsinin okulunu, aktivitesini ve sosyal hayatını birlikte düzenlemek dahi başlı başına bir iş. Çocukların küçülen kıyafetleri, okuldan gelen mesajlar, doktor kontrolleri, evin eksikleri, doğum günleri, servis saatleri, beslenmeleri, ödevleri ve duygusal ihtiyaçları… Bütün bunlar, kendi işi ve ihtiyaçları yanında, ebeveynin zihninde aynı anda açılmış bir dolu pencere gibi duruyor. Fiziksel yükü bıraktım, zihinsel yükü bile konun insanın sinir sisteminin sınırlarını zorlayabiliyor. Ve bu görünmeyen zihinsel yük hâlâ çoğunlukla biz anneler tarafından taşınıyor. Babaların çocuk bakımına katılımı artmış olsa da birçok evde bütün sistemin planını, takibini ve hatırlama yükünü tutan kişi hâlâ anne.

Stresimiz yalnızca bizim başımıza gelenlerden kaynaklanmıyor
2018 yılında Nature Neuroscience dergisinde yayımlanan bir araştırmada strese maruz bırakılan farelerle daha sonra temas eden eşlerinde de bazı benzer sinaptik değişiklikler ve stres tepkileri görüldüğü ortaya konmuş. Başka hayvanlar üzerinde yapılan çalışmalarda da, zorlayıcı bir olaya maruz kalan başka bir hayvanı izlemenin gözlemleyen hayvanda stres tepkisi oluşturabildiği gösteriliyor.
Bu bana günümüz dünyasında maddi imkânları yerinde, kendisine destek mekanizmaları kurabilmiş ebeveynlerin dahi bu ülkenin şartları içinde sinir sistemlerinin neden zorlanabildiğini düşündürüyor. Çocuklarınızı aktivitelere götüren bir şoförünüz, evde tam zamanlı yardımcınız olsa bile herkesin sürekli zorlandığını gördüğünüz bir ülkede yaşamak ciddi bir stres kaynağı. İnsan yalnızca kendi başına gelenlerden değil; çevresinde sürekli gördüğü güvensizlikten, çaresizlikten, adaletsizlikten ve belirsizlikten de etkileniyor.
Bir de bu destek mekanizmalarını kurmakta zorlananlarımızı düşünün. Sabahın köründe çocukları servise verdikten sonra ev işleriyle ilgilenip oradan işe giden, işteyken de çocukların ve evin hayatını organize etmeye devam eden, akşam eve döndüğünde ikinci vardiyası başlayan anneleri… Bir de trafikli bir şehirde yaşıyorsanız, eşinizle ve birincil halkanızdaki insanlarla ilişkilerinizde tam olarak görülmediğinizi, anlaşılmadığınızı hissediyorsanız tüm bunları taşıması zorlaşıyor…

Kendimizden uzak bir yaşamı normal bilmek
Hayat şartları hakikaten kolay değil. Modern dünya düzeni de adeta insanı kendisinden, ihtiyaçlarını duyup gözetmekten uzaklaştırmak üzere kurulmuş bir sistem gibi. Ve bunu “normal” biliyoruz. Bunun yanı sıra sürekli hasedimizi uyandırmak, bize eksik olan taraflarımızı sürekli gösteren bir düzende yaşıyor olmamız da cabası.
Sosyal medya bize çokça bilgiye kolaylıkla erişme imkânı sağlıyor. Çocuğumuzun bir davranışını anlamak, bir hastalık hakkında bilgi almak, başka ebeveynlerin deneyimlerinden yararlanmak için kıymetli bir alan sunabiliyor. Fakat aynı zamanda bizi kendisine bağımlı kılan, kendimizle kalmamızı zorlaştıran, başka hayatlara bakarken kendi hayatımızda eksik olanları düşündüren bir tarafı da var.
Dünyanın dört bir yanındaki ciddi travmatik olaylar hiçbir hazırlık olmadan, canlı yayın gibi, sürekli önümüze düşüyor. 2013 Boston Maratonu saldırılarının ardından yapılan bir araştırma, olayla ilgili görüntülere günde altı saatten fazla maruz kalmanın, doğrudan olay yerinde bulunmaktan bile daha yüksek stres yaratabildiğini ortaya koydu.
Kendi hayatımızın yükünün üzerine her gün savaşları, yangınları, depremleri, şiddeti, ekonomik yıkımları ve başkalarının acılarını da fark etmeksizin ekranı kaydırırken içimize alıyoruz. Bu nedenle bazen ortada bize ait tek bir büyük olay yokken bile kendimizi yorgun, huzursuz, sabırsız veya çaresiz hissedebiliyoruz. Geçenlerde evdeki yardımcım, “Vardır böyle bir dönemde yaşamamızın bir sebebi. Allah’ın bir bildiği vardır,” dedi. Hayatın altından kalkabilmek için bu inancın ne kadar büyük bir kaynak olduğunu düşündüm.
Kaynak seferberliği
Travma odaklı bir çalışma olan Somatik Deneyimleme’de, kişinin yalnızca travmasına ve zorlanmasına odaklanmayız. Önce içsel ve dışsal kaynaklarını fark etmesine, bu kaynakların bedendeki karşılıklarını duyumsamasına yardımcı olmaya çalışırız. Çünkü kaynaklarını fark eden ve onların bedendeki izlerine kulak verebilen kişinin zor deneyimlerle kalabilme kapasitesi artar.
Kaynaklar, travma gibi zor konularla çalışabilmemizi mümkün kılmaları açısından çok önemlidir. Aynı şey hayatımızdaki stresli zamanlar için de geçerli. Kaynaklar bu zamanlar için vazgeçilmezdir. “Zor zamanlarda kaynak seferberliği ilan etmeliyiz,” derim hep. Peki, nedir kaynaklar? Bize iyi gelen, yüzümüzde gülümseme yaratan, umut veren, güç veren, hayatımızda her ne varsa işte onlar… Bazen kedimiz, köpeğimiz; bazılarımız için resim yapmak, bazılarımız için doğada yaptığımız yürüyüşler, sporumuz, yogamız… Yanlarında en zor günümüzde bile daha hafif hissettiğimiz dostlarımız… Bazen “her şeyde vardır bir hayır” inancımız. Bazen sabrımız, mizahımız, yaratıcılığımız. Yalnız olmadığımızı hissettiren topluluklar, bize güç veren iç çalışmalar, terapi alanımız, bir öğretmen, bir kitap... Dua, deniz, müzik, dans veya toprağa çıplak ayakla basmak…
Kaynak her zaman büyük, pahalı veya hayatımızı baştan sona değiştirecek bir şey olmak zorunda değil. Bazen sabah kahvesinin ilk yudumu almak ve durup keyfi hisssetmek, çocuğumuzun gülerken yüzünde oluşan ifadeye bakıp biraz onun bedenimizde yarattığı hafifliğe kulak vermek, yüzümüze vuran güneşin yarattığı iyi hislere dikkat vermek... Bir dosttan gelen kısa bir mesaj... Hepsi birer kaynak olabilir. Mesele hayatımızın tamamen zorlanmadan ibaret olmadığını sistemimize hatırlatabilmek...Hayatımızın içinde bulunduğumuz döneminde çokça bizi zorlayan faktör olsa da bir an sorumluluklarımızı, kaygılarımızı, tüm rollerimizi kenara bırakıp soluklanma zamanlarını kendimize tanımak ve “her şeye rağmen dinlenebilirsin, koşulllardan bağımsız şu anda bir an için de olsa iyi hissedebilirsin” anlarını sistemimizin içine almaya izin vermek.

Ebeveyn tükenmişliği: Nereye kadar?
Ebeveyn tükenmişliği üzerine yapılan araştırmalar da tükenmişliğin yalnızca taleplerin fazla olmasından değil, uzun süre boyunca taleplerle onları dengeleyecek kaynaklar arasında bir uyumsuzluk oluşmasından kaynaklandığını gösteriyor. Yani bizi zorlayan şartları ortadan kaldıramasak bile denklemin kaynaklar tarafını güçlendirmek gerçekten bir fark yaratabilir. Bence bu dönemin biz anne babaları için en kritik adımlardan biri bunu fark etmek. Öyle zor şartlarda ebeveynlik yapmaya çalışıyoruz ki çocuklarımıza vereceğiz diye kendi kaynaklarımızı ve kendimizi sürekli geri plana atarak altından kalkılabilecek bir yerde değiliz.
Belki, “Benim kendime ayıracak zamanım yok,” diyorsunuz. Bu çok gerçek bir durum da olabilir. Herkesin kaynaklara erişimi, zamanı ve ekonomik imkânı aynı değil. Özbakımı da satın alınması gereken yeni bir hizmet, yapılması gereken ayrı bir proje veya başarıyla tamamlanacak bir görev hâline getirmek istemem. Yine de kaynaklara hiç yer açmadan bu hayatımızı uzun süre sağlıklı bir şekilde sürdürmemiz çok zor. Geçici bir dönem dişimizi sıkabiliriz. Fakat uzun süre kendimize yer vermediğimiz bir hayat; tükenmişlik, kaygı, depresyon, uyku sorunları, bedensel belirtiler ve ev içinde giderek artan gerginlikler olarak kendini gösterebilir. Bazen psikoterapiye, psikiyatrik desteğe veya ilaca ihtiyaç duymak da bu sürecin bir parçası olabilir; bunların hiçbiri başarısız olduğumuz anlamına gelmez. Tam tersine, bize ne olduğunu anlamak için dönüp bakmamıza bir vesile olabilir.
Hal bu iken, bu dönemde kimin kendi hayat şartlarında hangi kaynağa erişimi varsa onu seferber etmesi gerekiyor. Bize iyi gelenleri bir kâğıda yazmak, bunlara hayatımızda nasıl daha çok yer açabileceğimizi düşünmek ve tıpkı çocukların programlarını planladığımız gibi kendi kaynaklarımızı da planlamak...
Ancak kaynakları bulmak kadar, onlardan gerçekten beslenmeye izin vermek de önemli. Diyelim ki kedim benim için bir kaynak. O kucağıma oturduğunda, onu okşarken bedenimde olanlara dikkat vermek, sıcaklığını hissetmek, nefesimin veya yüzümün biraz yumuşadığını fark etmek ve birkaç an bu iyi hisle kalmak bir fark yaratıyor. Kedim kucağımdayken sosyal medyada gezinmeye devam ettiğimde ise bu kaynağın etkisini sinir sistemime aynı ölçüde kaydedemeyebiliyorum. Bazen iyi olan orada hayatımızdadır ancak biz onu fark edecek , içeri alacak kadar orada değilizdir.
Kaynaklardan beslenmek, dikkatimizi bir süreliğine ona verebilmeyi gerektiriyor. İyi gelenin bedendeki karşılığını fark etmeyi, hoş veya nötr duyumun hemen yanından geçip gitmemeyi, onu birkaç nefes daha içeri alabilmeyi...

Yavaşlama pratikleri
Diğer yandan çok hızlı ve dışa dönük hayatlarımız var hepimizin. Çoğu zaman aynı anda birçok şey yapmaya meylediyoruz. Kısa bir süre oturduk diyelim; ya birini arıyor ya da elimizi telefonumuza uzatıyoruz.
Hepimizin biraz yavaşlamayı ve mümkünse zaman zaman durmayı deneyimleyebileceği alanlara ihtiyacı var. İnsan yavaşlamadan ihtiyaçlarını fark edemiyor. Durmazsa olana kulak veremiyor. Ancak stres altındayken durmak ve olana kulak vermek istemememiz de son derece anlaşılır. Çünkü durduğumuzda içeriden gelecek olanların hoşumuza gitmeyeceğini biliyoruz. “Bir de onları mı taşıyacağım?” deyip yolumuza devam ediyoruz.
Fakat her şeyin bir bedeli var. Yüzeye çıkmayan, bastırılan veya duyulmayan şey yok olmuyor. Hayatımızda başka yerlerden kendini göstermeye devam ediyor: Çocuğumuzla ilişkimizdeki zorlanmalarda, eşimizle aramızdaki uzaklıkta, daralan tolerans penceremizde, uykuya geçişteki güçlüklerde, artan kalp çarpıntılarında ya da zihnimizde bir türlü susmayan seslerde…
Bir anda tamamen durmayacağız belki. Zaten bazı insanlar için birdenbire durmak veya uzun bir sessizliğin içinde kalmak destekleyici değil, daha zorlayıcı olabilir. Ancak kendimize kulak verebileceğimiz küçük molalar yaratabiliriz. Belki telefonumuzu yanımıza almadığımız kısa bir yürüyüş… Belki işten gelip arabayı park ettikten sonra eve çıkmadan önce koltukta bir durup bedenimizi ve halimizi hissetmek... Bir odadan diğerine geçerken omuzlarımızı fark edip nefes vermek… Bazen elimizi yüzümüze koyup kendimize “Anlıyorum, zorlanıyorsun...” “Yanındayım” ya da “Geçecek” demek…
Yavaşlamamıza da vesile olabilecek en etkili ve erişilebilir kaynaklardan biri de doğada zaman geçirmek olabilir. Doğanın ritmi bizim hızımızdan farklıdır. Ağaçlar acele etmez. Deniz bizden bir şey istemez. Gökyüzü performansımızla ilgilenmez. Yapılan araştırmalar, doğayla temasın birçok insanda stresin ve zihinsel geviş getirmenin azalmasını destekleyebildiğini gösteriyor. Ve hepimiz bir şekilde bu kaynağı kullanabiliriz.
Müzik ve dans da en erişilebilir ve etkili kaynaklarımızdan biri olabilir. Bazen sevdiğimiz tek bir şarkıyı dinlemek, bedenin nasıl hareket etmek istediğine izin vermek, biraz yavaşlamaya, içimizde sıkışmış olanın biraz akmasına vesile olabilir.
Dijital dünyaya ve bolca uyarana biraz mesafe koymak için gayret göstermek… Yatmadan önce mümkünse bir süre ekranlardan uzaklaşmak… Kısa bir nefes veya meditasyon pratiği yapmak… Bizi usulca yavaşlatmayı ve kendimize yakınlaştırmayı bilen hocaların yoga derslerine katılmak…

Kendimize nasıl konuşuyoruz?
Modern ebeveynliğin zorluklarından biri de sürekli kendini değerlendiren bir parçasının olması.Yani yalnızca çocuk büyütmüyor, aynı zamanda sürekli kendi ebeveynliğimizi sürekli izliyoruz.
“Doğru mu yaptım?”
“Çocuğuma bunu söylememeli miydim?”
“Onu yeterince dinliyor muyum?”
“Yeterince oyun oynuyor muyum?”
“Travmalarımı ona mı aktarıyorum?”
“Daha sakin olmalıydım.”
“Daha tutarlı olmalıyım.”
Erişebildiğimiz bilgi arttıkça seçeneklerimiz ve farkındalığımız da artıyor. Ancak içimizdeki eleştirmen de bu bilgileri kolaylıkla kendimize karşı kullanabiliyor. Çocuğumuza utandırmadan yaklaşmaya çalışırken kendimizi utandırıyoruz. Çocuğumuza hata yapma hakkı tanırken kendimizden kusursuzluk bekliyoruz. Onun duygusunu anlamaya çalışırken kendi duygumuzu fazlalık gibi görüyoruz.
Bu bağlamda kendimize göstereceğimiz şefkat modern ebeveynliğin çok önemli bir öğesi haline geliyor. Öz-şefkat, kendimize acımak veya sorumluluğumuzu görmezden gelmek değil... “Ben de böyleyim, yapacak bir şey yok,” demek de değil. Canımız acıdığında, zorlandığımızda veya hata yaptığımızda kendimize bir düşman gibi değil, sevdiğimiz bir insana yaklaşır gibi yaklaşabilmek...
Yaşadığımızın zor olduğunu fark etmek… Bu zorlanmanın yalnızca bize ait olmadığını, insanlık hâlinin bir parçası olduğunu hatırlamak… Ve o anda kendimize neyin destek olabileceğini merak etmek… Kendi kendimize şöyle demek:
“Şu anda gerçekten çok zorlanıyorum.”
“Bütün gün taşıdıklarımdan sonra kapasitem daralmış olabilir.”
“Bu davranışımın sorumluluğunu alabilirim; ama kendimi hırpalamak zorunda değilim.”
“Benim şimdi neye ihtiyacım var?”
“Bunu tek başıma taşımak zorunda mıyım?”
“Kimden destek isteyebilirim?” demek....
Bazen elimizi kalbimizin veya bedenimizde daha güvenli hissettiren başka bir yerin üzerine koyup birkaç saniye orada kalmak. Bazen bir arkadaşımıza mesaj atmak. Bazen eşimize, “Bu akşam bunu ben taşıyamıyorum,” diyebilmektir. Bazen çocuğumuza, “Biraz önce sana bağırdım. Bu senin suçun değildi. Çok zorlandım ama bunu farklı ifade etmek benim sorumluluğumdu,” diyerek ilişkiye geri dönmektir...
Çocukların ihtiyacı kusursuz ebeveynler değildir. İlişkide hiç kopukluk, sorun yaşanmaması mümkün değildir. İlişkiyi güvenli kılan şey her an tam uyum içinde olmak değil; kopukluğun ardından ilişkide güven alanına geri dönebilmek, sorumluluk almak ve onarabilmektir.
Çocuk böylece ilişkilerin kusursuz olmak zorunda olmadığını öğrenir. Birinin hata yapabileceğini, özür dileyebileceğini ve yeniden temas kurabileceğini deneyimler. Belki de ona verebileceğimiz en önemli hediyelerden biri budur: Onun da mükemmel olmak zorunda olmadığını anlamasını sağlamak...

Elimizden gelenin de bir sınırı olduğunu kabul etmek
Ebeveynlik söz konusu olduğunda hepimiz göstereceğimiz çabayı çok önemsiyoruz. Haklı olarak çocuklarımız için elimizden geleni yapmak istiyoruz. Fakat “elimizden gelen” her gün, her dönem elbette aynı değildir.
Uykusunu almış, destek görmüş, bedeni iyi hisseden bir insanın elinden gelenle; aylardır yorgun, ekonomik kaygı taşıyan, ilişkisi zorlanan, hasta bir yakınıyla ilgilenen bir insanın elinden gelen aynı olamaz. Bazen bunu kabul etmek bize başarısızlık gibi gelebilir. Oysa kapasitemizin sınırını tanımak büyümek, gerçekle ilişki kurmaktır.
Kabul ve teslimiyet hiçbir şey yapmadan beklemek değildir. Önce elimizden gelen çabayı gösteririz. Destek arar, öğrenir, konuşur, sınır koyar, gerektiğinde yardım isteriz. Ancak bütün bunları yaptıktan sonra kontrol edemeyeceğimiz bir alanın varlığını da kabul ederiz... Çocuğumuzun bütün acılarını engelleyemeyiz. Hayatında yaşayacağı her zorluğu ortadan kaldıramayız. Her kararımızın nasıl bir sonucu olacağını bilemeyiz.
Bazen en iyi niyetimizle yaptığımız bir şey çocuğumuza iyi gelmeyebilir. Bazen yeterince iyi yapamadığımızı düşündüğümüz bir şey, onun gelişimi için ihtiyaç duyduğu alanı açabilir. Ebeveynlik, sonuçlarını bütünüyle kontrol edebileceğimiz bir proje değildir. Bu gerçekle karşılaşmak hem acı verici hem de özgürleştirici olabilir. Elimizden geleni yaparız. Ancak her şeyi yapamayız. Çocuğumuzu severiz. Ancak onun yerine yaşayamayız. Onu destekleriz. Ancak yolundaki bütün taşları kaldıramayız. Kendi geçmişimizle çalışırız. Ancak çocuklarımıza hiçbir şey aktarmamayı garanti edemeyiz.
Mükemmel olamayacağımızı hatırlamak, kendimizi geliştirmekten vazgeçmek değildir. Gelişimimizi korku ve utançla değil, merak ve şefkatle sürdürebilmenin yoludur...Kendimize bu izni verebilir miyiz? Ebeveynliğimizde omuzlarımızdaki yükü hafifletmek için bu alanı açabilir miyiz?

Ebeveynler olarak bizim kendi iyilik hâlimizi merkeze almak
“Anne iyi olmadan çocuk iyi olamaz,” cümlesini çok duyuyoruz. Bu cümle bazen anneyi gözetmeye davet etse de kolaylıkla üzerimizde yeni bir baskıya dönüşebiliyor: “Şimdi çocuğumun iyiliği için bir de sürekli iyi olmam gerekiyor.”
Hiçbir ebeveyn her zaman iyi olamaz. Hepimiz zorlanır, yorulur, kapanır, öfkelenir, kaygılanırız. Bazen bu daha da uzun sürebilir. Hayat o dönem öyle gerektirir. Ve dahasını yapmak istesek de yapamadığımız zamanlar olur. Olacaktır.
Çocuğun ihtiyacı sürekli mutlu ve dengeli bir ebeveyn değildir. Kendi hâlini giderek daha iyi anlayabilen, kendi ihtiyacını ciddiye alan, gerektiğinde destek isteyen ve zorlandıktan sonra yeniden ilişkiye dönebilen bir ebeveyndir. Bu nedenle ebeveynin kendisine kulak vermesi, yalnızca kendisi için yaptığı bencilce bir seçim değildir. Tüm aile sisteme yapılan bir yatırımdır. Yer yer kendimize şu soruları sormamız iyi olabilir:
“Bedenim bana ne söylüyor?”
“Hayatımda nerede fazla yük taşıyorum?”
“Neleri tek başıma yapmaya çalışıyorum?”
“Nerede yardıma ihtiyacım var?”
Bazen bu soruların cevapları bizi terapiye, bir destek grubuna, bir hekime veya bir danışmana götürebilir. Bazen ev içerisinde iş bölümünü yeniden konuşmamız gerekir. Bazen bir sınır koymamız, bir şeyden vazgeçmemiz veya hayatımızın hızını değiştirmemiz gerekir. Destek almak, birşeylerin altından kalkamadığımızın, kapasitemizin düşük olduğunun bir göstergesi değildir. İnsan olduğumuzu kabul etmektir.

Çocuğa yapılan yatırım kadar ilişkiye yapılan yatırımın önemi
Diğer yandan ebeveynlikte en önemli kaynaklardan biri de yakın ilişkilerimizdir. Eğer anne ve baba bir aradaysa, bütün yatırımın yalnızca çocuğa yapılması ilişkinin kendisini zamanla zora sokacağı gibi, çocuklarla ilişkiyi de zorlanmaya götürebilir. Eşten alınan destek, onun tarafından anlaşıldığını hissetme, fiziksel yakınlık hepsi çok önemli kaynaklardır. Ve çocuklar yetişkinler arasındaki ilişkinin ikliminde büyür. Bakım verenlerin arasındaki ilişki duygusal dünyası için çok önemli bir kaynaktır.
Bu nedenle çift ilişkimize zaman ayırmak çocuğumuzdan çalınan bir zaman değildir. Bazen birlikte yürümek, haftada bir baş başa yemek yemek, günün nasıl geçtiğini gerçekten dinlemek, temasın koptuğu yerler için destek almak ve tüm bunlara çaba ile zaman yaratmak gerekir.
Ebeveynler birlikte değilse de -ayrı veya birlikte-, hayatımızdaki birincil yetişkin ilişkilerinin niteliği bizi etkiler. Yakın bir arkadaş, kardeş, partner, aile üyesi veya terapistle kurduğumuz güvenli ilişki, ebeveynlikteki taşıma kapasitemizi destekler.
Çocuk yetiştirmek hiçbir zaman tek kişinin işi değildi. “Bir çocuğu büyütmek için bir köy gerekir,” sözü biraz da bunu anlatır. Bugün o köy kendiliğinden etrafımızda bulunmuyorsa, onu imkânlarımız ölçüsünde bilinçli olarak kurmamız gerekiyor. Bazen bu köy üç kişiden ibaret olabilir. Olsun kaç kişi olabiliyorsa...

Kusursuz değil, hakikatimizi ve kendimizi sevebilen bir yerden ebeveynlik
Bu dönemin ebeveynleri olarak çok şey biliyor ve çok şey yapmaya çalışıyor olabiliriz... Geçmiş kuşakların görmediği yerleri görüyor, konuşmadığı meseleleri konuşuyor, çocuklarımızın duygularına ve bedenlerine daha çok kulak vermeye çalışıyor olabiliriz. Bu çabamız çok kıymetli. Fakat bu çabanın içine kendimizi de dâhil etmemiz gerektiği kesin.
Kendimize şefkat göstermeden şefkatli ebeveynliği uzun süre sürdüremeyiz. Kendi ihtiyaçlarımızı duymadan çocuklarımızın ihtiyaçlarını sürekli taşımaya çalışmak bizi tüketir. İlişkilerimizi beslemeden bütün duygusal ihtiyacımızı ebeveynlik rolümüzün içine yerleştirmek hem bize hem çocuklarımıza ağır gelebilir.
Mesele daha iyi ebeveyn olmak için sürekli daha fazla şey yapmamız olmayabilir. Bazen daha azını yapmaya razı olmamız… Bir şeylerden vazgeçmeyi kabul etmemiz… Her aktiviteye yetişmemeyi seçmemiz… Çocuğumuzun zaman zaman sıkılmasına izin verebilmemiz… Her duyguyu hemen çözemeyeceğimizi anlamamız… Kendi yorgunluğumuzu inkâr etmememiz… Yardım istememiz… Ve elimizden gelenin de bir sınırı olduğunu kabul etmemizdir...
İçinde yaşadığımız dünyayı, sistemi değiştiremeyebiliriz. Ekonomiyi, trafiği, eğitim sistemini, dünyanın acılarını veya geleceğin belirsizliğini kontrol edemeyebiliriz. Fakat bütün bunların arasında neye dikkatimizi verdiğimizi, destek alıp almayacağımızı, hangi kaynaklarla temas ettiğimizi ve kendimize nasıl konuştuğumuzu seçebiliriz...
Belki bugün yapılabileceğimiz yalnızca bir dostu aramaktır. Belki on dakika yürümek… Belki çocuğumuz uyuduktan sonra evi toplamadan oturmak… Belki eşimize “Bu ara iyi değilim,” demek… Belki birinden yardım istemek… Belki de elimizi bedenimizde bir yere koyup, “Bu gerçekten zor ve ben elimden geleni yapıyorum,” diyebilmek… Kaynak seferberliği biraz da budur. Hayatı kusursuz hâle getirmek değil; zor olanın içinde bizi hayatta, bağlantıda ve kendimize biraz daha yakın tutan her ne varsa ona yer açmak.












