
Aklın ve bedenin iyiliği için: Maneviyatla şifalanmanın 5 temel ayağı
Yazı: Pia Pınar Ercan
Bu yazıyı hazırlarken Rahmi Oruç Güvenç hocamızın Tümata grubuyla kaydettiği İsfahan makamını dinliyorum. Oruç hocamızın mekanı cennet, makamı âli olsun. Bu şifalı tınıları bize miras bıraktığı için minnetle anıyorum. Yazımı da onun ve onun gibi Allah dostlarının ruhuna hediye ediyorum. Çünkü biliyorum ki sesin de bir şifası var; makamların insan üzerinde ruhen ve bedenen tesiri yüzyıllardır alimler tarafından incelenmiş. İsfahan makamı güven hissi, gönül yenilenmesi, zihin açıklığı sağlarken, buselik makamı kaygılara iyi gelir, insana kuvvet ve barış duygusu verir. İbn Sînâ’dan Farabi’ye, Gevrekzade’den Haşim Bey’e kadar pek çok alim bu makamların insan ruhu ve bedeniyle nasıl uyum içinde çalıştığını bize anlatmıştır.
Neden böyle bir giriş yaptığımı merak ediyorsanız; bugünlerde İbn Sînâ öğretileri, Osmanlı tıbbı, özellikle ruhsal hastalıkların su ve musikiyle tedavisi üzerine okumalar yapıyorum. Türk musikisi makamlarının insan üzerinde fiziki, psikolojik, duygusal etkileri olduğu yaklaşık bin yıldır düşünülmektedir. Makamların duygular, organlar, gezegenler, burçlar, dört unsur ve dört hılt ile ilişkileri; Farabî, İbn Sînâ, Ebu Bekir Râzî, Hasan Şuûrî, Hekimbaşı Gevrekzade Hafız Hasan Efendi, Haşim Bey gibi âlimler tarafından tasnif edilmiştir.
İçinden geçtiğimiz bu günlerde benim sığınağım bu şifalı tınılar ve okumalar. Konumuz ‘şifa’ olunca, ister istemez kendi yaşadıklarımı düşündüm. Aslında son zamanlarda ben de kendi hayatımda şifalanmaya daha yakından bakmaya başladım. Çünkü insanın aradığı şifa sadece doktorlardan, ilaçlardan değil; yaşam tarzından, maneviyatından, uykusundan, nefesinden, şükründen de geliyor. Ben doktor ya da psikolog değilim. Kendi sayfamda ve bu gibi platformlarda tasavvufî yazılar kaleme alıyorum. Aslında kendimden kendime hicretimin günlüğünü paylaşıyorum. Bu yazıda da sağlam bir maneviyatın hem akıl hem de beden sağlığımıza etkileri üzerine değineceğim.
Deneyimlerim, öğrendiklerim, gözlemlediklerimden çıkardığım sonuç şu: Sağlıklı yaşamı bir masa gibi düşünün; bu masanın dört ayağı var. İlki kan ve demir oranlarımız. Bedenimizdeki demir eksikliği sadece fiziksel değil, ruhsal olarak da büyük sıkıntılar açıyor. Kehf Suresi’nde Hızır Aleyhisselam’ın Zülkarneyn seddi için demir ve bakır kullandığı anlatılır. Hz. Ali’nin “Sen kendini küçük bir cisim sanırsın, ama en büyük âlem sende gizlidir” sözü gibi; bizim kanımızda dolaşan mineraller de aslında birer sır taşıyor. Demir, bedenimizin koruyucu kalkanı. Eksikliğinde psikolojide ‘ruminasyon’ denilen, tasavvufta ‘vesvese’ ve ‘evham’ diye bildiğimiz döngülere düşüyoruz. Yani şeytanın “onları önlerinden ve arkalarından korkutacağım” dediği hal. Önümüz gelecektir, “Gelecek kaygısı, ne olacak endişesi ya olmazsa” kaygıları. Arkamız ise geçmiş; pişmanlıklar, suçluluklar, hayal kırıklıkları. Bu hâl insana öfke ve acı taşır. Bunların hepsi insanı tüketen bir girdap. İbn Sînâ der ki: “Ruh, kandaki dengeyle ayakta durur. Kan zayıf düşerse ruh da zayıf düşer.” Bu yüzden bedenin demir ihtiyacı, ruhun da huzur ihtiyacıdır. Kan değerlerimize, demir oranımıza dikkat etmek, oranlar yerindeyse ehil ellerden hacamat yaptırmak şifanın ilk adımlarından biri olabilir.
İkinci ayak, uyku. Uyku, tasavvufta ‘küçük ölüm’ olarak bilinir. Peygamber Efendimiz (sav) sabah kalktığında şöyle dua ederdi: “Gece ruhumu bedenimden alıp, uyandığımda iade eden Rabbime şükürler olsun, hamdolsun”. Çünkü uyku, ruhun misafirliğe çıkmasıdır.
Kendi hayatımda fark ettim; yaz aylarında uykum raydan çıkmıştı. Geceleri geç yatıyor, sabahları yorgun kalkıyordum. Sonra küçük küçük adımlarla düzene soktum. Artık haftada birkaç gece 21.30’da yatağa girmeye gayret ediyorum. O saatlerde yatağa girdiğimde sanki bedenime reset atılıyor. Sabah başka bir insan gibi uyanıyorum; zihnim daha berrak, kalbim daha huzurlu, olaylara karşı daha sakinim. Melatonin dediğimiz hormon aslında gece 21.30’dan itibaren salgılanmaya başlıyor, gece yarısı en yüksek seviyeye ulaşıyor. Fakat biz geç yatınca bu şifalı salgıyı kaçırıyoruz. Sonra da serotonin az salgılanıyor, mutluluk hormonu dengelenmiyor. Gün boyu huzursuz, kırılgan, depresif hissetmemizin sebeplerinden biri bu. Ben kendi adıma artık akşamları ekran yerine kitap okumayı, çay-kahveyi öğleden sonra kesmeyi, yemeği erkene çekmeyi, nefes çalışmaları yapmayı alışkanlık haline getirdim. İbn Sînâ uyumadan önce ağır yiyeceklerden kaçınılmasını, zihnin sakinleştirilmesini ve hatta hafif musiki dinlenmesini önerir. Ona göre uyku, zihni temizleyen bir arınma hâlidir. Arifler der ki: “Gecenin sessizliğiyle dost olamayan, gündüzün gürültüsüne yenilir.” Uyku bir lütuf, bir şifa kapısıdır. Deliksiz uyuyan insan, sabaha yeni doğmuş gibi uyanır.

Nefsin gıdası mı, ruhun azığı mı?
Üçüncü ayak bağırsakların ‘ikinci beyin’ olduğu artık modern psikolojide biliniyor. Vesvese, anksiyete, korku çoğu zaman mide ve bağırsak merkezli rahatsızlıklarla ilişkilidir. Tasavvuf da der ki: “Açlıkta hikmet vardır.” Arifler bizlere şöyle seslenir: “Az ye ki gönlünde ışık doğsun. Çok yersen şehvetin kölesi olursun.”
İbn-i Sînâ’ya göre sindirilemeyen yiyecekler zihni bulandırır, düşünme gücünü azaltır. Karaciğerin ve midenin dengesi bozulursa öfke ve kaygı artar. Yani sofradaki seçiminiz, ruhunuzun iklimini belirler.
Dördüncü ayak: Hareket-bedenin zikri
Beden hareketsiz kaldığında pas tutar. Hareketsizliğin ruhsal sonucu ise vesvesedir. Mevlevî sema, aslında zikrin harekete bürünmüş hâlidir. Yürümek, nefes almak, zikretmek; bunlar bedenin zikridir. Arifler der ki: “Rüzgâr esmeyince göl bulanır.”
Modern bilim de bunu söyler: Düzenli hareket serotonin ve dopamin salgısını artırır, kaygıyı azaltır. Hareketsiz beden hem vesvese hem de hastalık üretmeye çok uygun. Yürüyüş, spor, bedenin terlemesi. Bazen bir zikir gibi işliyor insanın içine. Ruh ve beden birlikte ferahlıyor.
Beşinci gizli ayak: Maneviyat- kalbin kalesi
Asıl masa dört ayak üzerinde durur; fakat bu masanın görünmez bir beşinci ayağı vardır: Maneviyat. Çünkü insan beden ve ruh bütünlüğünde dengelenir. İbn Sînâ der ki: “Her şeyin ilacı vardır. İlacın ilacı ise ruhun sevinci ve kalbin huzurudur.” Tasavvuf ise şifanın adresini net söyler: zikrullah ve muhabbet. Zikir, kalbi genişletir. Muhabbet, gönlü iyileştirir. Şükür, insanı doyurur. Sadaka, ruhu arındırır. “Allah dostlarına korku yoktur, onlar mahzun da olmazlar” ayeti kalbin kalesini özetler. Burası işin özü. Manevî açıdan güçlenmek de gerekiyor. Çünkü insanı asıl ayakta tutan şey ruhunun gıdası. Hastalık da şifadır derler; çünkü seni Allah’a götürür. Aynı şekilde yorgunluk, karanlık ve iç sıkıntısı da şifaya dönüşebilir; yeter ki yönünü doğru tarafa çevirebilesin. Bilgi ve maneviyat eksikliği bizi vesveseye daha çok sürüklüyor. Dünya zaten kaygı üretmeye çok uygun: savaşlar, yangınlar, çocukların, hayvanların uğradığı zulümler. Ruhumuz çığlık atarken sırf “normal” yaşamaya çalışmak, kendimizi kandırmak oluyor. Bizim kalemizi güçlü tutmamız gerekiyor. Peki nasıl? Allah’ın kelamıyla, Kur’an ile. Ben kendi adıma bu dönemde fark ettim ki, ruhu besleyen en güçlü kaynak Kur’an.
Kur’an-ı Kerim sadece bir kitap değil; her harfiyle Allah’ın kudretinin tecellisi, kalplerin ve ruhların şifa kaynağı. İsra Suresi’nde Rabbimiz “Biz Kur’an’dan öyle bir şey indiriyoruz ki, o, müminler için şifa ve rahmettir” buyuruyor. Rad Suresi’nde ise “Kalpler ancak Allah’ın zikriyle huzur bulur” diyor. Kur’an’ın dili Arapça değil, Rabça’dır derler; bu, onun evrenselliğini, harflerin birer frekans olduğunu anlatan mecazi bir ifadedir. Tilavetin ritmi insanın kalbini ve zihnini dengeye kavuşturur. Her sabah bir seçimimiz vardır: Güne şükürle mi uyanacağız, yoksa şikâyetle mi? Peygamber Efendimiz’in sabah duası, ruhun yeniden bedenine dönüşüne şükürdür. Ben sabahları uyandığımda ilk şükrümde bunu hissediyorum. “Ruhumu bedenime iade eden Rabbime şükürler olsun” diye niyaz ettiğimde, o günüm başka bir gün oluyor.

Sığınacak bir liman
Allah’a sığınmak. Bu zor zamanlarda masanın diğer ayaklarını güçlü tutarken bilmek gerekiyor ki, Allah’a sığınırsan korkacak bir şey yok. “Allah dostlarına korku yoktur. Rahmetim gazabımı aşmıştır” buyuruyor Rabbimiz. Yani kişinin hem kendi gayretiyle ayakta durması hem de sığınacağı bir limanı olduğunu bilmesi gerekir. Ben bugünlerden “Allah var, gam yok” diyerek çıkıyorum. Ama aynı zamanda gayretim ve çabamla ayakta durmaya çalışıyorum. Çünkü ben bu ahir zamanda, bu coğrafyada tekâmül etmeye geldiysem, Allah’ın bana benden daha çok inandığına, benim bugünleri atlatabileceğime inandığına inanıyorum. Çok zor zamanlardan geçiyoruz ama bunlara hem şahitlik edip hem de gayretimizle bunu düzeltmek için buradayız.
Ben şifayı Allah’la muhabbetimi artırarak, sabah namazıyla, şükürle, sadakayla buluyorum. Hayırda kalmaya, faydalı işlerle meşgul olmaya niyet ederek buluyorum. Çünkü boş kalan zihin vesvese üretir, meşgul olan gönül ise huzur bulur. Hastalık da şifadır; seni Allah’a götürür. Yeter ki hikmetiyle bakmayı öğrenelim.
Şifalanmak isteyen bir insanın yol haritası bence bu olabilir: İyi uyumak, iyi beslenmek, hareket etmek, faydalı işlerde meşgul olmak, dostlarla ve sevdiklerinle gönül bağı kurmak, doğa ve hayvanlarla birlikte uyum içinde yaşamak, şükür ve dua ile Rabbe yönelmek. Ve en önemlisi Allah’ın verdiği sözü hatırlamak: “Rahmetim gazabımı aşmıştır.” İşte ben de bugünlerde bütün bu denklemi yeniden hatırlıyor, hayatımı yeniden kurmaya gayret ediyorum. Her günün sabahında kendime hatırlattığım şey şu oluyor: Seçim benim. Bugünü şükürle mi karşılayacağım, yoksa şikayetle mi? Kalbimin kapısını hangi sese açacağım? Ben seçiyorum. Sen de seçiyorsun. Çünkü bu dünya tekamül mektebi; buradan mezuniyetimizin adı vicdan, sevgi ve hürmettir.
Ey gönül, bu duayı işit ve bil ki sığınacak başka kapı yok. İnsan nereye kaçarsa kaçsın, hangi dağın zirvesine çıksa, hangi mağaraya gizlense de yol aynı yere çıkar. Bütün gölgeler sonunda güneşe, bütün sular denize dökülür. Hakikatte sığınışın da varışın da tek adresi O’dur. Yani her yol aslında gül bahçesine çıkar. Çünkü Hak, kendine geleni dikenlerle değil, güllerle karşılar. Derviş gönlü bilir ki, yolun sonunda vuslat vardır. Sema’ya duran derviş gibi, kalbin de raksı vardır. O nefesle şöyle diyelim:
Hayırlar feth ola,
Şerler def ola,
Kalpler gülzâr ola,
Aşka niyaz ola,
HÛ diyelim, illa HÛ.












