Ah nerede, vah nerede: Modern insanın şifası
Genel
5 dk okunma süresi
Pozitif

Ah nerede, vah nerede: Modern insanın şifası

Bedenimizi, ruhumuzu ve toplumumuzu iyileştiren kadim bir yolculuğun, şifanın peşinde koştuğumuz modern çağda, neden hala tam anlamıyla ‘iyileşmiş’ hissedemiyoruz? Belki de aradığımız şifa, istatistiklerin ötesinde, kalbimizde ve vicdanımızdadır.

Dr. Hasan Kerim Güç

Şifa denildiğinde çoğumuzun aklına hastalıkların tedavisi gelir. Oysa bu kadim kelime, çok daha derin bir anlam taşır: Bütünsel bir iyilik, esenlik ve tamlık hâli. Peki, 21. yüzyılın insanı olarak bizler, bu şifaya ne kadar yakınız? Oxford Üniversitesi merkezli Our World in Data araştırma grubunun verileri, insanlığın son iki yüzyılda kat ettiği ilerlemeyi ve hâlâ önümüzde duran engelleri gösteriyor. Bu tablo bize şifanın yalnızca bireysel değil, aynı zamanda küresel bir yolculuk olduğunu hatırlatıyor.

Hayatta kalmanın şifası: Çocuk ölümlerindeki büyük düşüş

Şifanın en temel göstergesi, yaşamı sürdürebilmektir. Oysa tarihin büyük bölümünde bu en basit hak bile bir lütuf sayılıyordu. İki yüz yıl önce doğan her iki çocuktan biri, ergenliğe ulaşamadan hayatını kaybediyordu. Zengin ya da yoksul fark etmeksizin ölüm, hayatın kaçınılmaz gerçeğiydi. Bugün ise bambaşka bir tabloyla karşı karşıyayız. Özellikle son yarım yüzyılda, çocuk ölümleri tarihte eşi görülmemiş ölçüde azaldı. Bunun ardında en çok sağlık hizmetlerine ayrılan kaynaklardaki artış var. Harcamalar arttıkça ölüm oranları düşüyor, yaşam beklentisi yükseliyor. Bu, insanlığın en parlak şifa hikâyelerinden biri: Milyonlarca çocuğun hayatta kalmasını sağladık. Ama hikâye tamamlanmış değil. Bugün hâlâ her yıl 5 milyon çocuk, beş yaşını göremeden hayatını kaybediyor. Dakikada 10 çocuk… Bu ölümlerin çoğu, doğulan ülkenin gelir seviyesiyle doğrudan bağlantılı. Ve ne yazık ki yalnızca gelir düzeyi değil, savaşlar ve zulüm de bu tabloyu karartıyor. Filistin’de bombaların altında ölen çocuklar ya da Afrika’da açlıktan göz göre göre eriyip giden minik bedenler, bize şifanın hâlâ çok uzakta olduğunu hatırlatıyor.

Karnı tok, sırtı pek olmanın şifası: Yoksullukla mücadele

İnsanlık tarihinin en büyük korkularından biri kıtlıktı. Yakın geçmişe kadar milyonlarca insan, açlıktan kırılıyordu. Bugün ise tarımsal verimlilik, küresel ticaret ve ekonomik büyüme sayesinde büyük kıtlıklar oldukça nadir. Benzer bir başarı, aşırı yoksulluğun azalmasında da görüldü. İki yüzyıl önce dünya nüfusunun dörtte üçü günlük 2 doların altında yaşıyordu. Sanayi Devrimi ile başlayan ekonomik dönüşüm, milyarları bu zincirden kurtardı. Bu, tarihin en önemli başarı öykülerinden biridir. Fakat madalyonun bir yüzü daha var. Sanayi Devrimi, üretkenliği artırarak insanlığı güçlendirdi ama aynı zamanda kapitalizmin sert dişlilerini de harekete geçirdi. Bu sistem, bir yandan milyarları yoksulluktan çıkarırken, diğer yandan emeği metalaştırdı, doğayı sömürdü ve eşitsizlikleri kalıcılaştırdı. Afrika’da milyonlar hâlâ açlıkla boğuşuyorsa, bunun köklerinde sömürgecilikten miras kalan bu yapılar vardır. Bugün bile küresel gıda bolluğuna rağmen milyonlarca insanın açlıktan ölmesi, modern dünyanın en büyük utançlarından biridir.

Birlikte yaşamanın şifası: Demokratik hakların yayılması

Şifa sadece bedenin ve midenin değil, ruhun ve onurun da iyileşmesiyle mümkündür. İki yüz yıl önce dünyada neredeyse hiç kimsenin demokratik hakkı yoktu. Bugün ise milyarlarca insan, en azından kâğıt üzerinde, demokratik ülkelerde yaşıyor. Bu, insanlık tarihinin en şaşırtıcı dönüşümlerinden biridir. Ne var ki demokrasinin kazanımları kalıcı değil. Nüfus artışı, demokratikleşmenin hızını geride bıraktığından, bugün özgürlüklerden mahrum yaşayanların sayısı tarihte hiç olmadığı kadar yüksek. Dev nüfuslu ülkelerdeki siyasi değişiklikler, milyonlarca insanın haklarının bir gecede gerilemesine yol açabiliyor. Bu gerçek, özgürlüğün kendiliğinden değil, sürekli bir çabayla korunabileceğini gösteriyor.

Kadınların şifası: Eşitliğe doğru uzun yol

Kadınların güçlenmesi, bir toplumun şifa yolculuğunun en önemli göstergesidir. Son 60 yılda doğurganlık oranlarının yarıya inmesi, kadınların eğitime ve iş gücüne erişiminin artışıyla yakından ilgilidir. Bu gelişmeler, kadınlara hayatları üzerinde daha fazla kontrol imkânı tanıdı. Ancak eşitsizlikler hâlâ derin. Kadınlar, ücretsiz bakım işlerinin yükünü orantısız biçimde taşımaya devam ediyor. Üst yönetim kademelerinde yeterince temsil edilmezken, düşük ücretli işlerde fazlasıyla yer alıyorlar. Bazı ülkelerde ise hâlâ kadınların belirli meslekleri yapması yasak. Daha acısı, kimi kadınların kendi kazançları üzerinde bile söz hakkı bulunmuyor. Bir toplum, nüfusunun yarısını geride bırakarak asla tam anlamıyla iyileşemez.

Sonuç: Yolculuğun ortasında

Our World in Data’nın sunduğu tablo bize karmaşık ama umut verici bir hikâye anlatıyor. Daha uzun yaşıyoruz, daha sağlıklıyız, daha az yoksuluz ve tarihte hiç olmadığı kadar çok hakka sahibiz. Bu, insanlığın ortak başarısıdır. Ama ilerleme düz bir çizgi değil. Bir yanda ömrü uzatan ilaçlar, diğer yanda Filistin’de ölüme terk edilen çocuklar; bir yanda bolluğun ortasında açlıktan kıvranan Afrika, diğer yanda tüketim çılgınlığıyla şişen şehirler… Modern insan, sahip olduğu teknolojiyle göklere yükselirken, gönlünün susuzluğunu gidermeyi unutuyor. Maddi başarıların gölgesinde, hakiki şifanın kalpten doğduğunu unuttuğunda, ilerleme kâğıttan bir kale gibi dağılmaya mahkûm oluyor.

Tasavvuf bize hatırlatır ki şifa yalnızca bedene değil; kalbe, niyete, adalete ve merhamete de aittir. İnsanın gözü doymaz, nefsi uslanmaz; ama gönül Allah’a yöneldiğinde, en karanlık zamanda bile ışık bulur. Mevlana’nın dediği gibi: “Ümitsizlik, şeytanın tuzağıdır.” Bu yüzden, dünya her ne kadar savaşlarla ve eşitsizliklerle sarsılsa da kalbine inen ışığı taşıyanlar için umut daima vardır. Kadim öğretiler, geleceğe bir nasihat bırakır: İnsan kendini unuttuğunda, bütün evreni kaybeder. Kendini hatırladığında ise, koca bir âlemi kazanır. Modern çağın karmaşasında, tasavvufun sunduğu bu derinlik, bize şu tavsiyeyi fısıldar: Paylaş ki çoğalasın, sus ki duyabilesin, dur ki yol alabilesin. Şifanın özü, tüketmekte değil; kanaatte, dayanışmada ve gönül terbiyesinde gizlidir. O hâlde modern insanın geleceği, teknolojinin değil; hikmetin ışığında şekillenecek. Çünkü kadim olan bize şunu öğretir: İnsan, ancak kalbini dirilttiğinde dünyayı da diriltebilir. Şifa, yolun sonunda değil; her nefeste, her iyilikte, her merhametli bakışta kendini gösterir. Ve belki de asıl umut burada: Hakikat, dünün mirasıyla yarının pusulasıdır.

“Tasavvuf bize hatırlatır ki, şifa yalnızca bedene değil; kalbe, niyete, adalete ve merhamete de aittir.”

© 2025 bmag - Tüm hakları saklıdır.

Iyzico ile ÖdeIyzico Logo