
Beden, zihin ve ruhun dansı
Ayşe Van
Bundan bir kaç sene önce bir yaz akşamı Alaçatı’da gün batımını izlerken yanıma oturan yaşlı bir kadın bana hiç unutmadığım bir cümle söylemişti: “İnsanın asıl iyileşmesi, kalbinin yeniden umut etmeye cesaret ettiği andır.”
O kadınla yalnızca birkaç dakika konuştum. İsmini, hikâyesini bilmiyorum. Ama gözlerindeki derinlik, hayatın her yarasını görmüş ve yine de ayakta kalmayı başarmış birini anlatıyordu. O akşam fark ettim ki, şifa bazen büyük mucizelerle gelmiyor. Şifa bazen bir yabancının sözünde, bazen bir dostun sarılışında, bazen de sessiz bir deniz kıyısında, kendi kendine aldığın derin bir nefeste saklı oluyor.
Çoğu zaman şifayı biz ‘dışarıda aranan şey’ gibi düşünürüz. Oysa aslında şifa, insanın kendi içindeki bütünlüğü hatırlamasıdır. Parçalandığımızı düşündüğümüz anlarda bile, içimizde bir yer hâlâ bütündür, hâlâ canlıdır. O canlı yeri fark etmek, büyütmek, ona dokunmak… İşte gerçek iyileşme böyle başlıyor.

Bedenin hatırladığı şifa
Çocukken hasta olduğumuzda annemiz başımızı okşar, genelde tavuk suyuna çorba yapar -ki bu çorba anne şifa çorbası olarak bilinir- ve üstümüzü örterdi. Belki de bize ilaçtan daha iyi gelen şey, o anda hissettiğimiz anne şefkatiydi. Çünkü bedenin şifası, sadece hücrelerin yenilenmesi değil, sevgiyle temas etmesiyle de ilgilidir.
Kadim tıpta bedene sadece et ve kemik olarak bakılmazdı; aynı zamanda ruhun yuvası olarak görülürdü. Çin tıbbı meridyenlerden, Hint geleneği çakralardan bahsederken aslında aynı şeyi söyler; beden, ruhla birlikte şifalanır. Modern tıp bu bilgileri bazen küçümsese de, günümüzde bilim de ‘psikosomatik’ kavramıyla duyguların bedeni nasıl etkilediğini kabul ediyor.
Şifa kelimesini duyduğumuzda çoğu zaman bedensel iyileşmeyi düşünürüz. Baş ağrısının geçmesi, bir yaranın kapanması, kırığın kaynaması… Oysa insan yalnızca bedenden ibaret değil. Biz, görünmez iplerle birbirine bağlanmış üç katmandan oluşuyoruz: beden, zihin ve ruh. Ve gerçek şifa, bu üç katmanın yeniden dengeye gelmesiyle mümkün oluyor.
Beden, bizim dünyadaki aracımız. Zihin, düşüncelerimizin, inançlarımızın, algılarımızın merkezi. Ruh ise özümüz, varlığımızın en derin çekirdeği. Bu üçü arasındaki ilişkiyi bir müzik üçlüsüne benzetebiliriz: bir enstrüman akordunu kaybettiğinde bütün orkestranın ahengi bozulur. Aynı şekilde beden, zihin ve ruh arasındaki uyum kaybolduğunda da içimizde huzursuzluk, yorgunluk, hastalık ortaya çıkar.
Bedenin sesi
Beden, çoğu zaman ruhun ve zihnin sözcüsüdür. İçsel dengesizlikler bedende kendini ağrı, gerginlik, yorgunluk olarak gösterir. Modern tıpta ‘psikosomatik hastalıklar’ denilen birçok durum, aslında zihinsel ve duygusal yüklerin bedene yansımasıdır. Ne kadar sık “omuzlarım çok ağrıyor” deriz? Çoğu zaman o omuzlara yüklenen şey sadece çantamız değil, hayatın sorumluluklarıdır. Mide ağrısı çoğu zaman sadece yanlış yenen yemekten değil, ‘hazmedemediklerimizden’ gelir. Kalbimizin sıkışması, bazen tıbbi bir sorun değil, yaşayamadıklarımızın ağırlığıdır. Beden, sürekli bizimle konuşur. Ama biz o sesi çoğu zaman bastırırız. İlaçla, kahveyle, alışverişle, telefon ekranıyla… Oysa bedenin sesine kulak verdiğimizde onun ne kadar bilge olduğunu fark ederiz. Bir baş ağrısı bize “yavaşla” der, bir yorgunluk “dinlen” der, bir kalp çarpıntısı “düşüncelerine dikkat et” diye uyarır.
Zihnin gücü
Zihin, düşüncelerimizle hayatımızın yönünü belirler. Sürekli kaygı üreten, geçmişe takılı kalan ya da geleceği kontrol etmeye çalışan bir zihin, bedeni de ruhu da huzursuz eder. Bilim artık net olarak söylüyor: Olumsuz düşünceler bağışıklık sistemini zayıflatıyor, kronik stresi artırıyor, bedeni hasta ediyor. Öte yandan umut, güven ve sevgi gibi duygular hücrelere kadar etki ediyor.
Harvard’da yapılan araştırmalar günde birkaç dakika şükran pratiği yapan insanların kalp ritimlerinin düzeldiği, stres hormonlarının azaldığı kanıtlamıştır. Ama zihni susturmak kolay olmuyor. O sürekli konuşup, sürekli plan yapıp , sürekli “ya şöyle olursa” diye soruyor. Onunla savaşmak yerine, zihnimizi eğitmeyi öğrenmek gerçek şifanın bir parçasıdır. Meditasyon, nefes çalışmaları, yazı yazmak, doğaya yönelmek… Bunların hepsi zihni sakinleştirip, ona yeni bir yön vermenin araçlarıdır. Zihnin dengesi, bedenin ve ruhun da dengesini yaratır. Çünkü düşünce değiştiğinde duygu değişir, duygu değiştiğinde de bedenin tepkisi dönüşür.
Ruhun derinliği
Ve en görünmez, en derin katman: Ruh. Beden hastalanabilir, zihin karışabilir, ama ruh her zaman bir merkezde, bir dinginlikte kalır. Ruhla bağımızı kaybettiğimizde kendimizi boşlukta hissederiz. Ne yapsak tatmin olmayız, hep bir eksiklik duygusu taşırız.
Ruh, aslında bizim içsel pusulamızdır. İçimizdeki sessizlikte onunla temas ettiğimizde, ‘bütün’ olduğumuzu hatırlarız. Ruh, bizi sadece iyileştirmez; aynı zamanda yaşamın anlamını da hatırlatır. Bir çocuğun gözlerindeki masumiyet, bir tablonun önünde hissettiğimiz derinlik, bir doğa manzarasında kalbimizin titremesi… Bunlar ruha dokunan anlardır. Ve bu anlar, en derin şifayı getirir.
Ruhun şifası çoğu zaman ‘unutulmuş’ yanlarımızı yeniden kucaklamaktır. Gölgelerimizi görmeyi, kusurlarımızla barışmayı, yaralarımızı kabul etmeyi öğrendiğimizde ruhumuz özgürleşir. İşte o zaman, yaşamın en karanlık anlarında bile bir ışık yanar.

Denge
Beden, zihin ve ruhun üçü birden uyumlandığında gerçek şifa ortaya çıkar. Bedenin ihtiyaçlarını duyduğumuz, zihni sakinleştirdiğimiz ve ruhla bağ kurduğumuzda bütünleşiriz.
Dengesi bozulan bir masayı düşünün. Bir ayağı kısa olduğunda, diğer ayak ne kadar sağlam olursa olsun masa sallanır. İnsan da öyle. Bedenimize çok iyi bakabiliriz ama zihnin sürekli kaygılıysa huzur bulamayız. Zihnimizi sakinleştirebiliriz ama ruhla bağımızı kopardıysak hep eksik hissederiz. Ruhumuzu besleyebiliriz ama bedenimizi ihmal edersek enerjimiz tükenir. Bu yüzden gerçek şifa, bu üç alanın birbirine yaslandığı noktada bulunur.
Modern dünyada dengeyi kaybetmek
Bugün bizi bu dengeden en çok uzaklaştıran şey,modern yaşam. Şehir hayatı bedeni hareketsiz kılıyor, zihni bilgi bombardımanıyla yoruyor, ruhu ise sessizlikten mahrum bırakıyor. Beden fast-food’la besleniyor, zihin ekranlarla dolup taşıyor, ruhsa unutuluyor. Sonra da neden hep yorgun, mutsuz, eksik hissettiğimizi sorguluyoruz.
Oysa çözüm, en basit olandan başlıyor: Biraz yürümek, biraz susmak, biraz dinlemek. Sabahları kısa bir nefes egzersizi, gün içinde zihni boşaltacak birkaç dakikalık sessizlik, akşamüstü doğaya dokunmak… Bunlar küçük görünebilir ama aslında üç alanı aynı anda besleyen hareketlerdir.
Ruhun derinliklerinde şifa
Hepimizin hayatında incindiği, yaralandığı anlar var. Bu yaralar tamamen kaybolmaz ama onları inkâr etmek yerine anlamını kavradığımızda şifa başlar. Mitolojide yaralar ve şifa sık sık yan yana gelir. Yunan mitolojisindeki Chiron, ölümsüz bir şifacıydı ama kendisi de asla kapanmayan bir yaraya sahipti. Onu değerli kılan da buydu; kendi acısından öğrendiklerini başkalarına şifa olarak aktarması. Bu bize şunu hatırlatıyor; kendi yaralarımız, başkalarının şifasına da hizmet edebilir. Benzer şekilde Mevlânâ’nın bir sözü vardır: “Yaran, ışığın girdiği yerdir.” Yaralarımızı saklamak yerine onlara kulak verdiğimizde, içimizdeki ışığın yolunu açarız. Müzik de bu yolun en güçlü rehberlerinden biri… Kadim şamanlar davullarını çaldığında sadece ritim yaratmazlardı; ruhun titreşimini iyileştirmeyi amaçlarlardı. Bugün hâlâ bir şarkının içimizi titreten gücü aynı kaynaktan geliyor. Ruh, müzikle hem yarasını hatırlar hem de gücünü.
İlişkilerin iyileştirici gücü
İnsanın en temel ihtiyacı bağ kurmaktır. Modern psikolojide bile artık ‘iyileşmenin’ en önemli unsurunun güvenli ilişkiler olduğu kabul ediliyor. Bir keresinde zor bir dönemimde sadece yanımda oturan bir arkadaşım olmuştu. Hiçbir şey söylemedi ama suskunluğu, “yalnız değilsin” demenin en yalın haliydi.
Anadolu kültüründe ‘ocak’ kavramı vardır. Bazı aileler ‘ocaklı’ kabul edilir ve insanlar yaraları, yanıkları için onlara giderdi. Ellerini hastanın üzerine koyarlar, dua ederler, şifa dilerlerdi. O anın tıbbi açıklaması ne olursa olsun, asıl şifa insan insana aktarılan güven ve inançtan gelirdi. Bugün şehirde yaşıyoruz, ocaklara gitmiyoruz belki. Ama bir dostumuza içimizi açtığımızda, bir yabancı bize gülümsediğinde hâlâ aynı mekanizma çalışıyor. Çünkü kalp, kalple iyileşiyor.
Doğanın sonsuz şifası
Doğa, insanın en eski evi ve en güvenilir ilacı. Toprağa dokunduğunda negatif elektriği boşalttığını bugün bilim söylüyor. Kadim uygarlıklar ise bunu çoktan biliyordu. Aborjinler çıplak ayakla yürümeyi ‘toprağın kalbini duymak’ diye adlandırırdı. Bizim köy kültürümüzde de “ayaklarını toprağa bas, geçer” denirdi.
Su, en kadim şifa unsurlarından biri. Antik Yunan’daki Asklepion tapınaklarında hastalar suyla arınır, sonra uyurlardı. Rüyalarında gördükleri sembollerle tedavi edilirdi. Bugün spa kültürü, termal kaplıcalar aslında aynı geleneğin modern devamı. Eski toplumlarda ateşin başında toplanmak da sadece ısınmak için değil, ruhu temizlemek içindi. Bugün hâlâ bir kamp ateşinin yada şöminenin karşısında oturduğumuzda, yanan ateşi seyrettiğimizde içimizin huzur bulması boşuna değil. Ve hava… Nefes aldığımız her an hayatın devam ettiğini hatırlatıyor. Yogada “prana”, Çin’de “chi” denilen yaşam enerjisi aslında nefesin kendisi.
Doğa bize sürekli şunu hatırlatıyor: Her şey döngüseldir. Sonbaharda yaprak dökülür, kışta uykuya yatar, baharda yeniden doğar. Bizim acılarımız da böyle. Zamanı geldiğinde yerini yeni filizlere bırakır.

Kendi içimizdeki şifacı
Mitlerde kahramanların çoğu dışarıda bir mucize arar, ama sonunda kendi içindeki gücü keşfeder. Şifanın en derin sırrı da bu: kendi içimizde taşıdığımız şifacıyı bulmak.
Jung, gölgelerimizle yüzleşmenin dönüşümün anahtarı olduğunu söyler. Ben gölgeler üzerine yaptığım atölyelerde şunu gördüm: İnsanlar karanlık yanlarını kabul ettiklerinde, aslında içlerindeki ışık da büyüyor. Çünkü şifa, yarayı inkâr etmek değil, onunla birlikte yaşamayı öğrenmektir. Kendi yarasını şefkatle taşıyan insan, başkasına da şifa olur. Tıpkı Chiron gibi, tıpkı o Alaçatı’da tanıştığım kadın gibi…
Şifa, ne sadece bedenin iyileşmesi, ne de sadece ruhsal bir yükseliş. Gerçek şifa, bütünlüğe dönüş. Kendini tüm katmanlarınla kabul etmek. Yaralarınla, korkularınla, eksikliklerinle… Ve ışığınla birlikte var olmak. Bir insan “ben bütünüm” dediği anda, aslında şifanın kapısını açar. Çünkü iyileşmek, aslında hatırlamaktır: Ben bedenimle, zihnimle, ruhumla bir bütünüm. Ve bu bütünlüğü hissettiğimiz an, gerçek şifa zaten içimizdedir.












