
İçimizden dışımıza, iyilik hali
Yazı: Erdem Çalışkan
Kadim uygarlıklarda birçok farklı şifa teknikleri kullanıldı. Kimi kadim uygarlıklar şu an ki medeniyetimizin daha ilerisinde şifa bilgilerine sahiplerdi. Ama bütün kadim medeniyetlerin şifa konusunda tek bir ortak görüşleri vardı: ‘’Şifa insanın içinden gelir!’’ Sağlıklı olma hali insanın içteki ‘ruh halinin’ dışa yansımasıydı… Bu nedenle kadim uygarlıklar zihnin (dolayısıyla ruhun ve kalbin) mutlu-huzurlu olma durumunu bütün hastalıklara karşı en büyük ‘şifa’ olduğunu savunuyorlardı… Dışarıdaki çareler onlara göre sadece ‘tamamlayıcıydı’… Kadim medeniyetler, bir insanın dıştan mükemmel bir tedavi alsa bile iç huzuru yoksa, üzüntü, sıkıntı, endişe ve kuruntular içindeyse tedavinin ‘tam’ olmadığını, iyileşmenin tam olarak gerçekleşmediğini söylüyorlardı. Bu görüş çağlar boyunca Kadim Çin’den, Amerika kıtasına, Hindistan’dan Mezopotamya’ya bütün kadim uygarlıklarda savunuldu, dile getirildi, tedavilerin ana odağı haline geldi. Kadim medeniyetler bunları arkada bıraktıkları belgelerde yazdılar, bunu gelecekteki ‘şifacıların’ insan bedenini tedavi ederken insan ruhunu (ve zihnini) göz ardı etmemeleri gerektiğini anlatmak için yaptılar. Bıraktıkları yazılarla geleceğe birer ‘kandil’ yaktılar. Şimdi, insanın ruh halinin ve zihnindeki düşüncelerin insanın sağlığına doğrudan olan etkisini anlatan kadim belgelerden bazılarına bakalım.
Vedik astrolojide kişinin haritasında bu konudaki göstergelere bakalım. Bir kişinin vedik doğum haritasında Atmakaraka gezegen (haritadaki en yüksek dereceli gezegen) ruhunu gösterir, kişinin ruhunun temsilcisidir. (Doğal Atmakaraka gezegen Güneştir ama bu her vedik doğum haritasına göre farklılık gösterecektir). Ay ise kişinin vedik doğum haritasında haritada ‘zihnini’ kontrol eder. Yükselen burç ve yükselen burç yöneticisi gezegen ise bu ikisinin arasındaki bağlantıdır ve kişinin ’bedenini’ (yükselen), zekasını (yükselen) ve karar alma (yükselen) mekanizmasını gösterir. Bir kişinin vedik doğum haritasında Atmakaraka (ruh), Ay (zihin), Yükselen (beden-zeka-karar alma mekanizması) arasındaki uyum, kişinin ne derecede ‘olumlu’ düşünebildiği ve genel ruh hali hakkında bize bilgi verir. Çok enteresandır ki, bu 3 nokta da kişinin sağlığı konusunda söz sahibidir. Kişinin vedik doğum haritasında bu noktalar arasındaki ‘uyumsuzluk’ kişinin ‘düşünce tarzında’ ve ‘olaylara bakış’ açısında ciddi karamsarlıklar, olumsuzluklar yaşadığını gösterir. Çünkü ruh (Atmakaraka), zihin (Ay) ve bunların koordinasyonu (yükselen) mutlu bir insan için ‘uyumlu’ olmalıdır. Haritada bu söylediğim noktaların uyumlu olması, olumsuz dahi olsa olaylara ‘güzel bakmanın’, ‘iyimserliğin’ işaretidir, kişi ‘iyimserliğini’ zor vakitlerde bile korumayı başarır. Tekrar konumuza dönelim…

Mutlu bir zihnin ve ruhun getirdikleri
Hangi çağda ve dünyanın neresinde olursa olsun kadim medeniyetlerin hepsi mutlu bir zihnin ve dolayısıyla mutlu bir ruhun iyi bir sağlık getirdiğini, kişinin hastalıklardan kurtulmasını sağladığını söylediler. Kadim medeniyetler insanın zihnine aldığı kuruntuların, endişelerin, acıların, üzüntülerin, korkuların her türlü negatif düşüncenin kişide hastalıklara yol açtığını belirttiler. Yani ancak ‘içteki’ iyilik hali ‘dıştaki’ iyilik haline dönüşebiliyor. Kişinin kalbinde (iç) mutlu, huzurlu hissetmesi, bedeninin (dış) sağlıklı kalmasını sağlıyor. Bu nedenle insanın en büyük düşmanı ‘negatif düşüncelerdir’. Çünkü negatif düşünceler hem insanın iç kısmına (ruh-zihin) zarar veriyor, hem de dış kısmına (beden) zarar veriyor. İnsanın zihnine aldığı kuruntular, endişeler, evhamlar, korkular, acılar, üzüntüler hem iç dünyasına (ruh-zihin) hem de dış dünyasına (beden-sağlık) zarar veriyor. Bu nedenle Mevlana Celaleddin-i Rumi büyük bir başyapıt olan ‘Mesnevi’ adlı eserinde ‘negatif düşünce’ için şöyle söylüyor: “İyi şeylerden başka bir şey düşünme! Çünkü düşünce, suret dokumasının ipliğidir. Güzelleşen, iyi olan düşünceden doğan her suret güzeldir, iyidir. Bir adam belada safa görürse, bela tatlılaşır. Hasta, iyileştiğini görünce ilaç, kendine hoş gelir. Kötüye yormak ve kuruntu yapmak insanı derdi yokken bile hasta eder. Onun için olaylara iyi bak. Sen kötü düşünceyi zehirli tırnak gibi bil. Bu tırnak derinleştikçe can yüzünü tırmalar.’’ Yani ‘negatif düşünce’ sağlıklı bir insanı dahi ‘sağlıksız’ hale getirebiliyor. Bu nedenle Sadi Şirazi, ise Gülistan (MS 1258) adlı eserinde şöyle diyor: “Ağladı adamın biri gece boyunca hasta başında. Gün ağarınca öldü ağlayan adam; kendine geldi hasta…’’ Yani kişinin zihnine (iç) aldığı evhamlar, kuruntular, endişeler, korkular, tüm ‘negatif düşünceler’ dışarıda (bedende) ‘hastalık’ ya da fiziksel dünyada farklı sıkıntılar olarak kişiye geri dönüyor. Bu nedenle bütün kadim medeniyetler hastalıkların ana nedeninin içte (ruh-zihin) olduğunu belirttiler, ‘dıştaki’ nedenlerin kaynağını ‘içte’ aramamızı öğütlediler. Bu nedenle kadim medeniyetler zihin (dolayısıyla ruh) huzuru için binlerce yıldır meditasyon, nefes teknikleri, zikir (mantra), dua gibi pratikleri tatbik ettiler. Bu nedenle ‘inanç’ kavramına önem verip, Yüce Yaratıcıya (Rahman) daha çok yaklaştılar. Çünkü iman (temizlik), inanç (temizlik) kişinin kalbinde yer bulduğunda, içteki (kalp-zihin) kirleri (endişe, evham, kuruntular, acı, üzüntü, korkular tüm negatif düşünceler) yok ediyordu.

Mevlana’dan ibret alınacak bir hikaye…
Mevlana Celaleddin-i Rumi, içimize (ruh-zihin-kalp) kabul ettiğimiz ‘negatif düşüncelerin’ (kirlerin) bize ne kadar büyük ölçüde ‘zarar verebileceğine’ dair Mesnevi’nin 3.cildi 1520-1610 beyitleri arasında ‘ibret alınması’ gereken bir hikaye anlatıyor, şimdi onu dinleyelim:
"Bir mektebin talebeleri, hocalarından bıkmışlar, çalışıp çabalamadan usanmışlardı. Ne yapıp yaparak bir iş becermek, bu suretle de muallimi derde düşürmek için birbirleriyle görüşüp danıştılar. ‘Hoca hiç hastalanmıyor ki birkaç günceğiz olsun mektebe gelmesin de rahat kalalım. Bu zindandan, bu darlıktan, bu çalışıp çabalamadan kurtulalım. Mermer kaya gibi yerinde durup duruyor’ dediler. İçlerinden birisi, en zekileriydi. Bir tedbir düşündü. Hocaya ‘Hocam, nasılsın, neden böyle benzin sararmış? Hayır ola, rengin kaçmış senin.’ Bu ya hava çarpmasından ya sıtmadan derim. Hoca, elbette bu sözden biraz olsun vehme düşer. Sen de bu çeşit sözlerle bana yardım edersin kardeşim.’ Mektebin kapısından içeri girer girmez, ‘Hayır ola hocam, bu halin ne derim’ vehmi biraz daha artar. Üçüncü, dördüncü, beşinci olarak gelenler de bizden sonra bu çeşit sözler söyler, acıklanırlar. Otuz çocuk da hep bu sözü söylerse adamı iyice vehim kaplar, iş olur biter’ dedi. Çocukların hepsi de ‘Aferin zeki çocuk, bahtın daima yâver olsun, Tanrı sana yardım etsin’ dediler. Birleşip hiç birisinin bu kavilden, bu karardan dönmeyeceklerine ait kuvvetlice ahdettiler. Sonra o zeki çocuk, içlerinden kimsenin bunu söylememesi için hepsine yemin ettirdi. O çocuğun bu tedbiri, hepsinin tedbirinden üstün olmuştu, onun aklı, bütün çocukların aklından ileriydi. Ertesi gün oldu. Çocuklar, bu düşünceyle mektebe geldiler. Hepsi de dışarıda bu fikri ortaya atan zeki çocuğu bekliyorlardı. Çünkü bu tedbirin kaynağı oydu. Baş, daima ayağın reisidir… Ayağı çekip götüren baştır. Çocuk geldi, hocaya, selam verip ‘Hocam, hayır ola, benzin sararmış’ dedi. Hoca ‘Hasta filan değilim, saçmalama… geç yerine otur’ dedi. Dedi ama hatırına da bir vehim tozudur kondu, az bile olsa gönlüne bir endişedir düştü. Derken öbür çocuk içeri girdi. O da öyle söyleyince o vehim arttı. Böyle böyle vehmi arttıkça arttı. Haline şaştı kaldı, hasta olduğuna hükmetti. Hoca vehimden korkudan hastalandı. Yerinden sıçrayıp kalktı, kilimini başına örttü. Eve doğru söylenerek yol almaya başladı ‘Zaten sevgisi az, ben bu halde, olduğum halde halimi sormadı bile. Rengimin solukluğunu, benzimin uçukluğunu haber bile vermedi. Bana kastediyor, benden kurtulmaya yol arıyor. Kendi güzelliğinden kendi cilvesinden kendisi sarhoş olmuş. Benimse haberim bile yok… Halbuki leğenim, damdan düşmüş, rüsvay olmuş gitmişim’ diye karısına kızgın bir halde, evine gelip kapıyı şiddetle açtı. Çocuklarda hocanın ardından geliyordu. Karısı, ‘Hayır ola, erken geldin. Allah esirgesin, başına kötü bir şey gelmesin de’ dedi. Hoca dedi ki. ‘Kör müsün sen? Bir benzime, bir halime baksana. Yabancılar bile derdimle dertleniyor, feryada geliyor. Sen evimin içinde olduğun halde bana düşmanlığından, bana karşı münafıklıkta bulunduğundan yanıp yakıldığımı, görmüyorsun bile’. Kadın, ‘A hocam, senin bir şeyin yok. Bu endişen mânasız ve saçma bir vehimden ibaret’ dediyse de, ‘Sen inat mı ediyorsun? Halimdeki kırgınlığı, tir tir titrediğimi görmüyor musun? Körsen benim ne cürmüm var? Ben kendi derdime düştüm, bu gussadan perişan bir haldeyim zaten’ dedi. Kadın, ‘Hocam, ayna getireyim de bak… Benim bir suçum var mı, yalan söylüyor muyum, anla’ dediyse de hoca, ‘Git, aynan da batsın, sen de bat. Zaten daima bana buğzetmede, daima bana kin gütmede, benimle inat edip durmadasın sen. Yatağı yay, yorganı getir… ben yatayım hele… başım ağırlaştı’ dedi. Kadın biraz duraklayınca ‘Hadi behey düşman senin lâyığın bu laf, durmasana’ diye bağırmaya başladı. Karısı, yatak yorgan getirip döşedi, adamın karısı içinden şöyle söyleniyordu ‘İçi vehim ateşiyle dolu, imkan yok. Bir şey söylesem beni itham edecek. Fakat söylemesem de bu hastalık sahiden hastalık haline gelecek. Kötüye yorma, vehimlenme, insanı hiçbir hastalığı yokken hasta eder!’
Hoca, yorganını çekip uzandı, ahlayıp puflamaya, inim inim inlemeye başladı. (Hocanın arkasından öğrencilerde hocanın evine gelmişti) O zeki çocuk, ‘Arkadaşlar, dersinizi bağıra bağıra okuyun’ dedi. Hepsi birden bağıra bağıra okumaya başlayınca dedi ki: ‘Çocuklar, bizim bağırmamız hocaya fena gelir. Bu gürültü hocanın baş ağrısını fazlalaştırır. Bu dert, bir kuruşa değer mi?’ dedi. Hoca ‘Doğru söylüyor, başımın ağrısı fazlalaştı. Hadi gidin!’ dedi. Çocuklar, yeri öpüp ‘Kerem sahibi, hastalık, senden uzak olsun’ dediler. Mektepten fırlayıp tanelere uçuşan kuşlar gibi evlerine koşuştular. Anneleri kızarak ‘Bugün mektep var. Sizse oyuna dalmışsınız’ dedi. Özür getirip dediler ki: ‘Dur hele anne, suç bizim değil, bizim kabahatimiz yok. Nasılsa hocamız hastalandı, perişan bir hale geldi’. Anneleri dedi ki ‘Hile, düzen. Siz bir ayran için yüz yalan söylersiniz. Hele sabah olsun, hocanıza gideyim de bu hilenin aslını öğreneyim.’ Sabah olunca anneleri, hocayı dolaşmaya gittiler. Bir de baktılar ki hoca, ağır bir hastalığa tutulmuş, yatmakta. Fazla örtündüğü, başını bağladığı, yüzünü kapattığı için kan-tere batmış. Hafif hafif ah etmekte. Hepsi ‘Lâ havle’ demeye başladılar. ‘Hayrola hocam, bu baş ağrısı ne? Allah sağlık versin, vallahi hiç haberimiz yok’ dediler. Hoca ‘Benim de haberim yoktu. Bunlar haber verdiler işte, ben çalışıp çabalıyor, kıyl ü kaalle meşgul bulunuyordum, haberim bile yoktu. Meğerse içimde dehşetli bir hastalık varmış’ dedi. Bil ki bu ten, elbiseye benzer. Yürü, bu elbiseyi giyeni ara, elbiseye sürünüp durma. Ruha Tanrı’yı tevhit etmek hoş gelir. Görünmeyen bir başka el, ayak var. Rüyada el, ayak görür, bir şey alır, bir yere gider, birisiyle görüşür, konuşursun ya… onu hakikat bil saçma zannetme. Sen, bedensiz bir bedene sahipsin, gayri canının cisminden çıkacağından korkma!"
İşte böyle… İnsanın zihnine aldığı kuruntular, endişeler, korkular, evhamlar, acılar, üzüntüler, tüm negatif düşünceler kadim medeniyetlerin binlerce yıl önceden yazdıkları gibi dış dünyada ‘sağlık problemleri’ olarak ya da insan ilişkilerinde, iş yaşamında, dış hayatın her alanında sıkıntılar, zorluklar, engeller olarak bedenleniler… Çünkü binlerce yıllık kadim kural şudur “İçte ne varsa, dışta da olan odur!” Bu nedenle bilgeler, çağlar boyunca içlerini (kalp-zihin) temizlediler ki (meditasyon, nefes teknikleri, zikir, dua) ‘dış dünyada’ sağlıklı olsunlar, mutlu ve huzurlu yaşasınlar.

Negatif düşünce insanın pasıdır
İslam tasavvufunda Yüce Allah’a dua etmek ve göz yaşı dökmek ‘içteki kirleri’ (negatif düşüncenin her türü) ciddi anlamda ‘temizleyici’ olarak görülür. Hatta Rumi bu konuda şöyle söylüyor: “İçteki kiri su değil, ancak gözyaşı temizler.” Bu da bir ‘tefekkür’ unsuru bu yazıyı okuyanların aklında kalsın… Zihin (vedik astrolojide Ay) ‘yapısı gereği’ sürekli endişeye, evhama, korkuya, kuruntuya, acı duymaya, üzüntüye, sıkıntıya, karamsarlığa yatkındır. Bütün kadim medeniyetler zihne ve zihin aracılığıyla ruha akseden bu kirleri (tüm negatif düşünceler) temizlemek için farklı yollar buldular, farklı yollar tatbik ettiler. Yani kişi her ne halükârda olsun zihnini ve dolayısıyla ruhunu tüm negatif düşüncelerden arındırmalıdır. Çünkü ‘demiri çürüten kendi pasıdır’, negatif düşünceler de insanın kendi ‘pasıdır’, bunlardan kurtulmayı öğrenmedikçe tıpkı demirin çürümesi gibi, insan da kendi negatif düşüncelerine esir olup ‘çürümeye’ (hayatı zorlaşır) başlar. Çare ‘umut dolu’ bir zihne sahip olmakta yatıyor. Ve umudun bir Sahibi (Rahman) var, O’na müracaat etmek gerekiyor.
Rumi ile bitirelim: “Ademoğlu, hayalle gelişir. Hayalleri güzelse onunla rahat bir hale gelir. Yok... Eğer gözüne kötü hayaller görünürse ateşten eriyen mum gibi erir gider. Yılanların, akreplerin içinde bile olsan Tanrı, seni güzel hayallerle avutursa, yılanlar, akrepler sana munis olur. Çünkü, hayalin, kötü şeyleri altın yapan bir kimyadır. Sabır, güzel hayallerle tatlılaşır. Çünkü her şeyden evvel içinde bulunduğun sıkıntıdan kurtulma hayaline düşersin. O kurtuluş ümidi, içteki imandan gelir. İman zayıflığından da ümitsizliğe, iç sıkıntısına uğrarsın.”
“İyi şeylerden başka bir şey düşünme! Çünkü düşünce, suret dokumasının ipliğidir. Güzelleşen, iyi olan düşünceden doğan her suret güzeldir, iyidir. Bir adam belada safa görürse, bela tatlılaşır. Hasta, iyileştiğini görünce ilaç, kendine hoş gelir. Kötüye yormak ve kuruntu yapmak insanı derdi yokken bile hasta eder. Onun için olaylara iyi bak. Sen kötü düşünceyi zehirli tırnak gibi bil. Bu tırnak derinleştikçe can yüzünü tırmalar." - Mevlana Celaleddin-i Rumi

Kadim belgeler ne diyor?
“Hastalıklar, keder, üzüntü ve aşırı kaygıdan doğar; en iyi hekim huzurlu bir zihindir.” (Sushruta Samhita, Nidanasthana 1:4 MÖ 4. yüzyıl)
“Kalpteki huzursuzluk hastalık getirir; kalpteki sakinlik ise yaşam getirir.” (Asur ritüel metni, BM 12345 numaralı tablet, Yeni Asur dönemi MÖ 8. yüzyıl, British Museum.)
"Ruh rahatsız olduğunda, sağlık vücuttan gider, huzur ise bunu tamir eder, vücudu yeniler." (Asur Ritüel Metni, Asurbanipal Kütüphanesi, 1234 numaralı tablet yaklaşık MÖ 7. yüzyıl, British Museum)
"Kalp rahatsız olduğunda, vücut acı çeker, zihin huzurlu olmadığında, bu hastalık getirir." (Babil Dönemi Sakikkû’daki Tedavi Edici Metinlerden, Tablet BAM 204 MÖ 7. yüzyıl, British Museum)
"Kalbinde her daim mutlu ve huzurlu olan, hastalığa yakalanmaz." (Antik Mezopotamya Atasözü, Nippur Koleksiyonu’ndan, NPN 572 numaralı tablet MÖ 1800), Chicago Üniversitesi Doğu Araştırmaları Enstitüsü.)
"Kalbi, acı ve üzüntüyle ağırlaşan kimse, ruhu hafiflemedikçe(üzüntüden kurtulmadıkça) şifa bulamaz." (Ağıt Metinlerinden, CBS 1485 numaralı tablet, Ur III dönemi yaklaşık MÖ 2100, Pennsylvania Üniversitesi Müzesi.)
“Neşeli bir ruh, bedene sağlık ve kemiklere güç getirir.” (Sümer bilgelik edebiyatı, CBS 1749 numaralı tablet, Erken Hanedanlık dönemi yaklaşık MÖ 2500, Pennsylvania Üniversitesi Müzesi)
“Zihin huzur içinde olduğunda, beden acıdan kurtulur.” (Akad tıp metni, VAT 9637 numaralı tablet, Eski Babil dönemi yaklaşık MÖ 1800, Vorderasiatisches Museum Berlin)
"Zihin huzursuz ve çalkantılı olduğunda, beden acı çeker; yalnızca sükûnet sağlık getirebilir." (Ayurveda’dan, Charaka Samhita, Sutrasthana 30:26 yaklaşık MÖ 2. yüzyıl)
"Neşeli bir kalp, hastalıkları uzaklaştırır ve ömrü uzatır; kederli bir kalp ise çürümeyi davet eder." (Yoga Vasistha’dan, Kitap 3, Bölüm 7 – 8. yüzyıl antik Hint felsefi metni)
"Hüzün ve keder bedeni ağırlaştırır ve hastalık getirir; neşeli bir ruh ise bedeni hafifletir.” (Hipokrat Külliyatı’ndan, İnsanın Doğası Üzerine MÖ 5. yüzyıl)
"Zihin huzursuz olduğunda, vücuttaki hümorların dengesini bozar ve hastalığa neden olur.” (Hipokrat, Salgınlar, Kitap 1, Bölüm 23 (MÖ 5. yüzyıl)
“Korku ve kaygı, pneuma’yı (yaşam nefesi) bozar; bu da bedende zayıflığa ve hastalığa yol açar.” (Galenos, Doğal Yetenekler Üzerine (MS 2. yüzyıl))
“Mutluluğun iyileştiremediğini hiçbir ilaç iyileştiremez; mutlu bir zihin en iyi ilaçtır.” (Demokritos, sonraki tıbbi metinlerde alıntılanmıştır MÖ 5. yüzyıl)
“Hekim, bedeni olduğu kadar ruhu da iyileştirmelidir; zihinsel huzur olmadan hiçbir tedavi tamamlanmış sayılmaz.” (Platon M.Ö 427 - 347)
“Mutlu bir kalp bedeni güçlendirir; umutsuzluk ise onu hiçbir ilacın gideremeyeceği kadar zayıflatır.” (Celsus M.Ö 2. yüzyıl)
“Zihin neşeli ve kaygısız olduğunda, beden doğal olarak sağlıklı kalır.” (Ashtanga Hridaya, Sutrasthana 1:15 - M.Ö 7. yüzyıl)
“Kalp endişelendiğinde, çi (yaşam enerjisi) tıkanır ve hastalık ortaya çıkar.” (Huangdi Neijing, Sarı İmparator İçsel Kanunu, Suwen Bölüm 8, yaklaşık MÖ 3. yüzyıl)
“Sakin bir zihin, yin ve yang’ın uyumunu korur, hastalığı önler.” (Huangdi Neijing, Lingshu Bölüm 27 - M.Ö 2. yüzyıl)
“Zihinsel huzur, sağlığın temelidir; duygusal çalkantılar hastalığa yol açar.” (Japon Kampo tıbbı, MS 8. yüzyıldan itibaren klasik metinler)
“Kuruntu derdin yarısı, sükunet devanın yarısı, sabır ise şifanın yarısıdır.’’ (İbn-i Sina, MS 1037)












