
Doğadan öğrenilen şifa: Yarayla yaşamayı öğrenmek
Dr. Erkan Sarıyıldız
Bir sabah, yavaşça yürürken bir ağacın gölgesine sığındım. Ne konuşmak istedim ne de düşünmek. Sadece durmak... Orada, sessizliğin ortasında, doğanın bana bir şey söylediğini hissettim. Kelimesiz ama son derece açık ve içten bir dille. Bazen hiçbir söz, hiçbir kitap, hiçbir nasihat yetmez yaralarımızın iyileşmesine. Sessizliğe ihtiyaç duyarız. O sessizlik çoğu zaman dört duvar arasında değil, bir ağacın gölgesinde, denizin ritminde ya da toprağın kokusunda gizlidir. Doğa, konuşmadan anlatır. Koşmadan ilerler. Acele etmeden değişir. Ve biz unutsak da o hep aynı ritimle, aynı sabırla, aynı şefkatle şifanın ne demek olduğunu bize yeniden öğretir.
Benim mesleki seçimim doktorluk oldu ama hayatım boyunca yalnızca mesleğimle değil, yaşam tarzımla da bir şeye gönül verdim: Şifa vermeye. Önce kendime, sonra rızası olan herkesin kalbine, bedenine, hayatına dokunarak iyileşmeye alan açmak istedim. Bugüne dek on binlerce insanın hayatına temas etmiş olmanın ne büyük bir ayrıcalık olduğunu biliyor ve bunun için her gün şükrediyorum. Gözlemlediğim şu ki ister bedeninde ister kalbinde olsun, iyileşmek isteyen herkesin önce bir karar vermesi gerekiyor: Sorumluluk almak ve direnmekten vazgeçmek. Çünkü çoğumuz olanı olduğu gibi kabul etmekte zorlanıyoruz. İyileşmenin gücünün dışarıda olduğuna inanıyoruz. Bir mucize bekliyoruz. Bir kurtarıcı... Oysa şifa dışarıdan gelmez; içeriden uyanır. En derin sorunlarımızın kökeninde, bu inanç eksikliği ve sürekli dışsal çözüm arayışı yatıyor. Oysa biraz durup kabuklarımızdan çıksak, doğanın devinimlerini incelesek, bir ağacın sabrını, bir derenin akışını izlesek... Birçok sorunun cevabı zaten orada, doğada bizim için açıkça yazılmış.

Toprak gibi dinlenmek
Kış geldiğinde toprak geri çekilir. Üretmeyi bırakır, kabuğuna çekilir, dinlenir. Bize öğretilen ise sürekli üretmek, hep ‘iyi’ olmak, hep ‘ayakta’ kalmak. Oysa bazen geri çekilmek, susmak, durmak da bir şifadır. Toprak gibi dinlenmek, sonra yeniden yeşermek için bir hazırlıktır. Ve toprak hiçbir zaman kendini suçlamaz. Dinlenmeyi utançla değil, bilgelikle yapar. Bizim de zaman zaman kendimize bu izni vermemiz gerekir.
Ağaç gibi yenilenmek
Fırtınalarla kırılan dallarından utanmaz ağaçlar. O kırık yerlerden yeniden sürgün verirler. Yara almaktan korkmazlar. Çünkü bilirler ki yara, aynı zamanda yeniden başlama yeridir. Şifa, yara almamak değil, yarayla yaşamayı öğrenmektir. Ağaçlar geçmişlerine sadıktır; her halka, her iz onların hafızasıdır. Biz de kendi içimizdeki izleri onurlandırmayı öğrenmeliyiz.
Su gibi olmak
Su, karşısına çıkan kayaya çarptığında savaşmaz. Ona direnenle boğuşmak yerine yön değiştirir, akar ve yolunu bulur. Duygular da su gibidir. Bastırıldıkça değil, aktıkça şifalanır. Kendimize izin verdiğimizde, su gibi oluruz: engel tanımadan, kırmadan ama durmadan. Su bize öğretir ki dirençsiz ilerleyiş, gerçek gücün bir ifadesidir.
İlkbahar da doğanın bir hali, sonbahar da. Ne biri diğerinden üstün ne diğeri eksik. Doğa kendine karşı direnç göstermez. Değişimi kabul eder, her haliyle var olur. Biz de bazen gülümseyerek, bazen ağlayarak ama her haliyle kendimize izin vererek şifalanabiliriz. Her duygunun, her evrenin kendine has bir güzelliği vardır. Tıpkı mevsimler gibi, içsel döngülerimizi de onurlandırmalıyız.
Beden hastalandığında sadece fiziksel bir arıza vermez; ruhun, zihnin ve bedenin bütünlüğünde bir denge bozulmuştur. Doğa, bu dengeyi bize yeniden hatırlatabilir. Güneş ışığıyla D vitamini üretiriz; toprakla temas ettiğimizde sinir sistemimiz sakinleşir. Ormanda yürürken salgılanan fitonsitler —bitkilerin özellikle de ağaçların çevrelerindeki zararlılara karşı salgıladığı mikrop kırıcı doğal bileşikler— bağışıklık sistemimizi güçlendirir. Japonya’da adına “Shinrin-yoku” denilen, yani “orman banyosu” olarak bilinen uygulama, bu etkiyi bilinçli olarak deneyimleme yöntemidir. Ormanın içinde sessizce yürümek, dikkatle çevreyi gözlemlemek, yaprakların hışırtısını dinlemek... Bunların hepsi hem zihni dinlendirir hem de bedensel sağlığı destekler.
Bir çiçeğin renkleri, bir kuşun ötüşü ya da rüzgarın yüzümüzdeki teması... Tüm bunlar bedenin kimyasını değiştirir, iyileşme sürecini destekler. Elbette modern tıbbın yerini almaz doğa; ama modern tıbbın yanında, bizi bütünsel olarak iyileştirecek bir alan sunar. Doğayla kurduğumuz bağ güçlendikçe, sadece bedenen değil, ruhen de şifalanırız.
Doğayı örnek almak
Doğa bize reçete sunmaz, yöntem öğretmez. Ama izlemeyi bilirsek, ne zaman duracağımızı, ne zaman bırakacağımızı, ne zaman yeniden filizleneceğimizi fısıldar. Şifa bazen bir çiçeğin açmasını beklemek kadar sabırlı, bazen rüzgârla savrulan bir yaprak kadar hafiftir. Yeter ki duymayı, görmeyi ve hissetmeyi yeniden hatırlayalım. Belki de bugün tek yapmamız gereken, doğayı dinlemek. Onun sadeliğini, sabrını, kabullenişini örnek almak. Ve hatırlamak: Şifa, dışarıdan gelen bir mucize değil; içeriden açılan bir kapıdır. O kapının anahtarı da çok uzaklarda değil — zaten avuçlarımızın içinde.
“Şifa, yara almamak değil, yarayla yaşamayı öğrenmektir.”












