
Gerçek şifanın kaynağı nedir? Ruhsal enerji ve bilincin gücü
Yazı: Erhan Kolbaşı
Varoluştaki en yüksek enerji, ruh enerjisidir. Ruh enerjisi, cevher uyuşmazlığı sebebiyle fizik evrene doğrudan inemediği için, yaradılışın o yüksek kudreti evrende hayat enerjisi olarak tezahür eder. İşte bu evreni canlı kılan enerjidir. Hayat enerjisi ve zaman enerjisinin çeşitli oranlardaki bileşimleri ise boyutları meydana getirir. Hayat enerjisi, evrende ulaşabileceğimiz, muhatap olabileceğimiz en saf enerjidir.
Bu enerji yüksek şuurlu varlıklar tarafından daha üst seviyede kullanılabilen bir enerjidir. Varlık ne kadar saflaşmışsa, ne derece tekamül etmişse, hayat enerjisini kaynağına o derece yakın haliyle, o ölçüde saf haliyle kullanabilir. O enerji hayat verir, yeniler, canlandırır, yeniden yaratır. Ama hepsinden önemlisi… Şifalandırır.
Bizler Dünya Okulu’nda saf enerjileri ne yazık ki doğrudan alamıyoruz. Bunun temel olarak iki sebebi vardır. Birincisi, şuur sahamız olumsuz düşüncelerle ve duygularla kaplanmış haldedir. Dünyaya doğuşumuzla birlikte koşullandırmalarla, korkularla, kaygılarla, yanlış düşünce kalıplarıyla beslenen, doldurulan, kirletilen bir kolektif şuur sahasında buluyoruz kendimizi. Buna bireysel korkular, kaygılar, olumsuz düşünceler ekliyor, böylelikle, iyice kirli ve puslu bir saha meydana getiriyoruz. Bu kabalaşmış, kirli saha, saf enerjileri adeta filtre ediyor, bozuyor, dejenere ediyor ve bize ulaşmasını engelliyor. Yüksek şifa enerjilerini bizler doğrudan alamadığımız için, ruhsal idare sisteminin vazifelileri, gerektiğinde bu enerjileri toplayıp fizik ortama adapte ederler ve bunları nakletme yeteneğiyle dünyaya doğmuş vasıta varlıklar aracılığıyla ihtiyaç duyan hastalara ulaştırırlar. İşte bu vasıtalara biz “ruhsal şifacı”, yaptıkları göreve de “ruhsal şifa” diyoruz.
Biliniz ki gerçek şifa, ruhsal şifadır. Ruhsal şifada üçlü bir yapı vardır. Şifa enerjisinin aktarılmasından sorumlu rehber varlık (veya varlıklar grubu), bu enerjiyi fizik ortama nakledebilecek (bedenli) şifacı ve en uçta ise bu enerjiye ihtiyaç duyan hasta. Şifacı rehberler bu konuda uzmanlaşmış varlıklardır. Onlar da tekâmül yolculuklarının bir bölümünü Dünya’da bedenli olarak geçirmiş, Dünya Okulu’nu bitirdikten sonra yine bu sahada kalarak, mavi küremizde tekâmül etmekte olan diğerlerine yardımcı olma görevine talip olmuş varlıklardır. Bunların büyük bölümü dünyadaki fizik yaşamlarında da doktor, hemşire, veteriner gibi mesleklerin içinde bulunmuş varlıklardır. Zira, ruhsal şifa aktarımının fizik-ötesi ucunda görev yapan vazifelilerin, biyolojik bedenlerin anatomik yapısı hakkında da bilgili olması gerekir. Unutmayalım ki, şifanın kaynağı ruhsal alem de olsa, Dünya’da fizik, kimyasal ve biyolojik yasalar geçerlidir. Bu rehberler bazı durumlarda Dünya’ya biyolojik doğumla tekrar gelerek, dünya yaşamında şifacı vasıtalar olarak vazife yaparlar. Gerçek şifacıların sayısı bu yüzden Dünya’da zannedilenden çok daha azdır.

Neden buraya doğarlar?
Çünkü spatyomda o enerjiyle sempatize olmuş, uyum sağlamış oldukları için, fizik-ötesi kaynaktan çıkan şifa enerjisini fizik bünyelere kolayca adapte edebilirler. Şifacı bu görevle, bu planla dünyaya doğmuştur ve vazifesinin ilk belirtileri daha küçük yaşlarda kendisini göstermeye başlar. Ruhsal şifada çok kritik bir unsur vardır. Gerçek bir ruhsal şifacı kendisinin sadece bir vasıtadan ibaret olduğunu bilen ve bunu mutlak bir tevazu içinde yerine getiren kişidir. “Ben seni iyileştiririm” diyen varlık şifacı olamaz. Gerçek şifacı benliğini devre dışı bırakmak zorundadır. Zira benlik duygusunun titreşimi düşük olduğu için enerjinin akışını engeller. Nefsaniyet şifa akışını bloke eder, dağıtır veya etkisini düşürür.
O iyileşmeyi meydana getiren esasen rehber varlık ve onun bağlı olduğu ruhsal vazife grubudur. O şifacı rehberlerle rezone olabilmesinin en başta gelen koşulu da nefsaniyetin devreden çıkarılmasıdır. Benlik duygusu yok edildiği ölçüde enerji akışı hızlanır, güçlenir saflaşır. Bu arada şifacının aurasının hastanın aurasıyla birleşmesi ve titreşimsel bir uyuma girmesi gerekir. Aksi halde şifa enerjisi kesik kesik akar veya hiç akmayabilir. Bu noktada artık enerjetik bir üçgen meydana gelmiştir. Bu sırada rehber varlık şifacıya; şifacı da hastaya enerji aktarır.
Neden bedensiz rehberler doğrudan hastaya enerji nakledemezler?
Aslında şifacılık medyonomik bir durumdur. Yani her niteliğiyle net bir medyomsal bir faaliyet vardır. Çünkü şifacı, ruhsal alemin enerjisini fizik aleme aktarmak, köprü olmak vazifesini üstlenmiştir. Şifacı, şifa enerjisini aktarmaya başlamadan önce -tıpkı bilgi ya da sezgi medyomları gibi- şifayı iletecek olan rehber varlığa bağlanır ve onun yönlendirmesiyle şifa gerçekleştirilir. Şifacı, medyomsal tabiatına göre, yani duruişiti, durusezi vb. yeteneğinin durumuna göre rehberin yönlendirmelerini doğrudan duyar ya da bilgi olarak algılar. Hatta bazı durumlarda, şifacı rehber doğrudan şifacının kollarını ve ellerini kontrol altına alıp, hastanın bedeninde gerekli bölgelere yönlendirebilir.
Uzun lafın kısası, bu enerjinin fizik ortama alınması vasıtasız olmaz. Gerçek bir ruhsal şifacı aslında gerçek bir nakledicidir. 20.yüzyılın en büyük ruhsal şifacılarından Harry Edwards, “Mademki işi şifacı rehber varlıklar bitiriyor, o halde şifacı medyoma ne gerek var?” diye soranlara şöyle demiştir: “Şifa tesirinin fiziksel ortamda tezahürü için (tesirini gösterebilmesi için) bir katalizöre gerek vardır ki,i bunu da şifacı medyom karşılar.” Ruhsal şifada, ruha ait yasalar kullanılır. O yüzden önce hastanın enerjetik bünyesi iyileştirilir. O iyileşme ise kademeli olarak fizik bedene yansır ve şifa hedefine ulaşır. Şunu da unutmayalım ki, şifanın hedefine ulaşması demek her durumda hastanın iyileşmesi anlamına gelmez. Şifanın derecesini belirleyen parametreler vardır. Varlık belli bir rahatsızlığı başka varlıkların tekamülüne hizmet için seçmiş olabilir. Örneğin aile fertlerinin sabır ve uyum sağlama kabiliyetlerinin gelişimi için, onların fedakârlık ve vicdan tatbikatı yapabilmelerini sağlamak için de böyle bir yaşam planıyla gelmiş olabilir. Bu durumda rehberler hastayı sadece rahatlatır, acısını dindirir ama hastalığı tamamen yok edecek müdahalelerde bulunmazlar. Kısacası, hastanın karmik durumu ve yaşam planı uygun değilse rehberler sadece kısmi bir iyileşme meydana getirirler.
Elbette bu durumun başka sebepleri de vardır. Harry Edwards bunu şu şekilde açıklıyor: “Ruhsal şifa İlahi İrade Yasaları çerçevesinde gerçekleşen bir olgudur. Şifanın etkili olup olmaması yaşlanmayla da ilgilidir. Yaşlanmak fizik bedeni zayıflatır. Ruhsal şifa bu zayıflamanın ilerlemesini durdurur. Zayıflamanın durması başarıdır. Çevresel koşullar da fizyolojik sağlığı olumlu/olumsuz yönde etkileyen etmenlerdir. Örneğin romatizması olan birisi, rutubetli odada yaşamayı bırakmadıkça, ona ne yapılırsa yapılsın, yarar sağlamayacaktır. Bunun gibi, sürekli baş ağrıları olan biri bir göz testinden geçmeli ya da mesleğini değiştirmelidir. Bu arada hastalığı/rahatsızlığı ile dost olup, iyileşmek istemeyenlerin bulunduğunu da unutmamak gerekir. Bazı hastalıkların/rahatsızlıkların düzelmesi de uzun zamana yayılmıştır; gözle görülür bir düzelme elde etmek için uzunca bir süre sabırla beklemek lazımdır. Başka bir grup hasta da şifacı ile olan bağlantısını gerektiği kadar sürdüremez. Bu durum şifa bağlantısını zayıflatır ve sonunda koparır.” Kısacası, şifa çok-boyutlu bir konudur. Yaşam planımızla bağlantılıdır, dış tesirlere verdiğimiz duygusal reaksiyonları iç bünyemizde ne derece kontrol altına alıp tamponlayabildiğimizle ilintilidir, sevgiyi bünyemizde hangi ölçüde barındırabildiğimizle alakalıdır, ön kabullerimizle oluşturduğumuz kabuklarımızın kalınlığıyla ilişkilidir.

Anahtar kelime: Bilinç
Şunu açıkça söylemek gerekir ki; karmik telafilerimizi bitirmeden, idrak kapasitemizi genişletmeden, ruhsal olarak büyümeden tam ve net bir şifayı elde etmemiz mümkün olmayacaktır. Yani… Şifa orada bir yerde bizim ona ulaşmamızı bekliyor.












