
Aydınlanma Çağı'nın şifreleri
Aydınlanma’nın içeriğine dair anlayışımız zaman içinde nasıl değişti?
Aslında tarihçilerin Aydınlanma’ya ilgisi oldukça yeni sayılır; bu alandaki araştırmalar esas olarak İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ivme kazandı. O döneme kadar, Aydınlanma’nın “ne olduğu, ne zaman ve nerede gerçekleştiği” gibi sorulara verilen yanıtlar oldukça basitti. Aydınlanma, insani meselelere akılcı bir yaklaşım getirmeyi amaçlayan filozofların ve edebiyatçıların öncülük ettiği bir hareket olarak görülüyordu. Bu bakış açısıyla Aydınlanma, kurumsallaşmış kiliseye karşı mesafeli, hatta zaman zaman açıkça düşmanca bir tavır takınıyor, hoşgörü ve toleransı savunuyor, bazı durumlardaysa din karşıtı bir duruş benimsiyordu. Dönemi 18. yüzyıl olarak kabul ediliyor, 17. yüzyılın sonları “Erken Aydınlanma” sayılıyor ve Fransız Devrimi’nin ardından gelen Terör Dönemi’yle sona erdiği düşünülüyordu. Hareketin merkez üssü Fransa’ydı. Burada Voltaire öncülüğündeki “Philosophes” (Aydınlanma hareketine mensup Fransız entelektüelleri) yeni bir “ışık çağı” ilan etmişti. Ancak Almanya da önemli bir merkezdi: Immanuel Kant, Aufklärung yani Aydınlanma’yı “bilmeye cesaret etmek” sözüyle özetlemişti.
Günümüzde ise o günlere dair bakışımız çok farklı. Aydınlanma filozoflarının yalnızca aklın üstünlüğünü değil, duyguların gücünü de önemsediği fikri artık daha ağır basıyor. Benzer şekilde, hoşgörünün ve toleransın da o dönemde dine karşı bir tutum sergileyen şüpheciler kadar dindarlar tarafından da benimsendiğine inanılıyor. Öte yandan, Aydınlanma’nın etkili olduğu düşünülen coğrafi alan da genişlemiş durumda. Artık hareket yalnızca Fransa ve Almanya ile sınırlı görülmüyor; Akdeniz’den İskandinavya’ya, İskoçya ve İngiltere’den Kuzey Amerika’ya kadar uzanan çok daha geniş bir bölge Aydınlanma haritasına dâhil ediliyor. “Ne zaman?” sorusuna ise hâlâ ağırlıklı olarak 18. yüzyıl cevabı verilse de Doğu Avrupa, Yunanistan ve Latin Amerika’daki yankıları, Aydınlanma’nın etkisinin 19. yüzyıla kadar uzandığını gösteriyor.
Yakın dönemin meseleleri tarihçilerin Aydınlanma’yı ele alışını etkiledi mi ve hâlâ etkiliyor mu?
Kesinlikle... Bu durum en başından beri böyleydi ve bugün de geçerliliğini sürdürüyor. Aydınlanma üzerine yapılan ilk tarihsel çalışmalardan bazıları, 1890’lar ve 1900’lerde yaşanan Dreyfus Olayı (Yahudi bir subayın haksız yere vatana ihanetten suçlandığı siyasi kriz) sırasında Fransız edebiyatçılar tarafından yürütüldü. Bu araştırmacılar, Voltaire’in dinî hoşgörü çağrısını yeniden gündeme taşıyarak, dönemin antisemitizmine karşı güçlü bir duruş sergilemeyi amaçladılar. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraysa İtalyan, Fransız ve Alman tarihçiler, yaşanan büyük yıkımın ardından Avrupa’nın geçmişinde insanların umutla tutunabileceği daha aydınlık bir örnek ararken gözlerini Aydınlanma dönemine çevirdiler.
1990’lardan itibaren Berlin Duvarı’nın yıkılışı ve yeni dinî aşırılık biçimlerinin ortaya çıkışıyla birlikte, Aydınlanma düşüncesi bir kez daha güncel anlamlar kazandı. Bu dönemde birçok tarihçi, Aydınlanma’yı doğrudan “modern” değerlerin savunulmasıyla özdeşleştirdi. Günümüzde ise bu ilginin bir miktar azaldığı görülüyor. Zira tarihçiler artık, Aydınlanma düşünürlerinin Avrupa’nın ticari yayılmacılığının sonuçlarını —özellikle deA frika’daki köle ticaretinin yarattığı yıkımı —yeterince sorgulamadıkları yönündeki eleştirilere daha duyarlı yaklaşıyor.

Aydınlanma’yı anlamaya ve tarif etmeye çalışırken tarihçilerin neden bu kadar zorlandığını nasıl açıklarsınız?
Aydınlanma üzerine düşünmeye başlayan herkesin karşılaştığı en büyük sorunlardan biri, bu hareketin tam olarak neyi kapsadığını belirleyebilmektir. Üstelik bu belirsizlik, kısmen tarihçilerin kendi yaklaşımlarından da kaynaklanıyor. Aydınlanma’nın entelektüel içeriğinin ve coğrafi sınırlarının aslında daha geniş kapsamlı olduğu anlaşıldıkça, tarihçiler inceledikleri örnekler arasındaki farkları daha açık biçimde görmeye başladılar. Sonuç olarak, dışlayıcı olmaktansa kapsayıcı bir bakış açısı benimseyen araştırmacılar artık tek bir Aydınlanma’dan değil, çoklu Aydınlanmalardan söz ediyorlar: hem ulusal hem uluslararası, hem dindar hem din karşıtı, hem ılımlı hem de radikal… Dolayısıyla, bu dönemi tek bir kalıba sığdırmak ve sabit bir bütün gibi ele almak artık pek mümkün görünmüyor. Ama asıl mesele daha da derinlerde. “Aydınlanma” sözcüğü, en başından beri sadece bir dönemi değil, aynı zamanda belirli bir dünya görüşünü de çağrıştırıyor. Kimileri bu çağı akılcı düşüncenin ve ilerlemenin yükseldiği bir dönem olarak yüceltirken, kimileri aynı sürece daha mesafeli ve eleştirel yaklaşıyor. Sözgelimi, Hegel’den postmodernist düşünürlere uzanan güçlü bir eleştiri geleneği, Aydınlanma’nın Batı değerlerini evrenselmiş gibi sunarak diğer kültürlere karşı bir üstünlük iddiası ortaya koyduğunu savunuyor.
Diğer taraftan, bu eleştiriler karşısında bazı tarihçiler Aydınlanma’nın modern düşüncenin temel taşlarından biri olduğunu öne sürerek onu güçlü bir biçimde savunmayı sürdürüyor. Aslına bakarsanız bu durum bize gösteriyor ki Aydınlanmaya bakış açımız ve onu tarif ediş şeklimiz, bizzat hangi değerleri benimsediğimize göre değişiyor. Sorunuzun cevabı işte burada saklı.
Aydınlanma’ya yönelik en ciddi eleştiriler neler?
Uzunca bir süredir dile getirilen en köklü eleştirilerden biri, Aydınlanma’nın evrenselmiş gibi sunduğu değerlerin aslında büyük ölçüde Avrupa’ya özgü olduğu ve bu değerlerin çoğu zaman başka toplumları baskı altına almak için kullanıldığı yönünde. Üstelik bu eleştiriler son yıllarda daha da sertleşti. Zira artık elimizde, dönemin önde gelen bazı düşünürlerinin insanlığın hiyerarşik bir yapıya sahip olduğu fikrini benimsediğini gösteren güçlü kanıtlar var. “Afrikalılar”ı bu sıralamanın en altına yerleştirdikleri ve 18. yüzyılda Avrupa’nın— özellikle de Britanya’nın—zenginleşmesinde büyük rol oynayan köle ticaretine karşı sessiz kaldıkları açıkça ortaya konmuş durumda.
Yine de bu meseleyi değerlendirirken tüm Aydınlanma düşünürlerini aynı kefeye koymamak gerektiği de açık. Silvia Sebastiani gibi tarihçilerin çalışmalarına baktığımızda, dönemin bu konuda sanıldığından çok daha çeşitli fikirler barındırdığını ve 19. yüzyıldaki ırkçı ideolojilere yaklaşacak kadar uç görüşler dile getiren Aydınlanmacıların sayısının epey az olduğunu görüyoruz. Aksine, pek çok düşünür Antik Çağ’daki köleliği, Orta Çağ’daki serfliği ve Avrupa’nın sömürgeci ticaret imparatorluklarını sert bir dille eleştiriyordu.
Gelgelelim, Aydınlanma’nın önde gelen birçok isminin köle ticareti, plantasyon sistemi ve bunların ekonomik katkısı karşısında şaşırtıcı derecede kayıtsız kaldığını da inkâr edemeyiz. Karayipler ve Amerika’da kölelerin çalıştırıldığı plantasyonların korkunç koşulları yavaş yavaş gün yüzüne çıkmaya başladığında bile, pek azı bu meseleleri sorgulama cesaretini gösterdi.
Aydınlanma’nın günümüze bıraktığı en büyük miras nedir?
Tarihçiler, o dönemden bugüne doğrudan bağlantılar kurma ve miras söylemleri konusunda dikkatli olmalı. Zira 1800’lerden bu yana yaşanan devrimler, savaşlar, teknolojik atılımlar ve düşünsel dönüşümler yaşam şeklimizi, düşünme tarzımızı ve siyasal örgütlenmemizi öylesine radikal biçimde değiştirdi ki ister iyi ister kötü anlamda olsun, Aydınlanma’yı tüm bunların sorumlusu ilan etmek pek sağlıklı bir yaklaşım olmaz. Yine de Aydınlanma’yı bugün için anlamlı kılan çok önemli bir özelliği var: Dönemin düşünürleri fikirleri ciddiye alıyor, kamuoyunu etkilemenin en doğru yolunun bilgiye dayalı, akılcı tartışmalardan geçtiğine inanıyordu. Demokrasiyle yönetilen toplumlarda yaşamıyorlardı, kitlesel medya araçları da yoktu ama fikirlerin açık açık tartışılması gerektiğini savunuyorlardı. Günümüzde ise dijital platformlar, düşünceyi gerekçelendirmeye değil, olabildiğince kısa, basit ve yüzeysel şekilde ifade etmeye öncelik veriyor. Her görüşün eşit değerde olduğu gibi tehlikeli bir yanılsama, içi boş söylemlerin bile ciddi fikirlerle aynı zeminde değerlendirilmesine yol açıyor.
Oysa Aydınlanma filozofları böyle düşünmüyordu. Onlar için Aydınlanma, bilgi sahibi olunan konularda gerekçeli tartışmalarla insanları ikna etme çabasıydı. Üstelik yalnızca konuşmak değil, konuşulmaması gereken yerde susmak da bir erdemdi. Daha az bilgi sahibi oldukları alanlarda sözü ehline bırakmaları gerektiğini kabul edecek kadar alçakgönüllüydüler.
© Alamy, © Getty Images
© Peter Knewstubb, Clare College, Cambridge












