
Bir niyetin ve teslimiyetin hikayesi
Yazı: Mehveş Özel Ebussuutoğlu
Kimisi sessiz bir duanın nefesinde, kimisi avuçlarının içinde, kimisi pastasına konmuş o mumu üflerken, kimi de koluna sardığı bileklikte taşır dileğini… Ruhun tevazu içindeki yönelişidir o niyet anı… Kendinden büyük bir güce ihtiyacı olduğunu hissetmekten de öte bildiği; kalbindekini “gerçek sahibine”, Yaradan’a teslim ettiği. İşte belki de bu yüzden niyet yetisinin kendisi insanoğluna verilmiş bir hediyedir, bizi O’na bağlayan.
Navaratri denen özel bir bayram zamanı sevdiğim, yıllarca eğitimlerine katıldığım dünyaca ünlü bir yoga eğitmeni olan Shiva Rea ile Hindistan’dayız… Gündüzleri okyanus kenarında, devasal dalgaların sesiyle yogamızı yapıyoruz, yapmanın da ötesi bir yerdeyiz aslında… Sesleri, renkleri, sıcağı, rüzgarıyla her bir anı ile alnımdan ayaklarıma süzülen ter damlalarını bile sayacak kadar yavaşlamış bir şekilde yaşıyoruz demek daha doğru, öğlenleri minik bir kurt gibi acıkmış oluyorum. Bugün belki yaramaz bir şeyler çıkar diye heyecanla kaldığımız ayurvedik merkezin büfesinde göz gezdiriyorum hızlıca… Ne beklenebilir ki beden tiplerine göre ayrılmış ayurvedik yemekleri buluyorum her gün ve vata beden tipine sahip olmadığım için adeta şükrediyorum içimden. Zira büfenin onlar için ayrılmış kısmı, hani şu otellerde kahvaltıda diyet etiketi ile yüzüne bile bakmadığınız sadece beyaz renk içeren kokusuz ve renksiz yiyeceklerle dolu. İştah kabartan kırmızılardan, burnunuzdan haz merkezinize bir kuş gibi süzülecek baharat kokularından eser yok. Lapa pirinçler yüzüyor ahşap bir kabın içinde… Yemek faslından sonra uzunca bir aramız var tekrar akşam dersinden önce buluşmak için.
O gün canıma tak ediyor. Dışarı çıkıp patates kızartması, acılı tavuk yemek istiyorum artık. En güzel acılı tavukların binbir baharatla servis edildiği bir ülkedeyim ve daha ağzıma acı sos bile değmemiş, düşünün… Bir taksi çağırıyorum ve nereye gideceğimi bilmiyorum; aslında bir önemi de yok, şehir merkezine gidelim diyorum. Şehir merkezi deyince lüks restoranlarla dolu bir yere gittim sanmayın. Thrivananthapuram’dayım. Bizim Eminönü, Sirkeci’nin arka sokaklarından hallice sokaklar çıkıyor karşıma. Olsun! En sevdiğim yerdeyim. Ne mi bana Hindistan’ı sevdiren? Zamanın durduğu yerdeyim. Anne, eş, ciddi, havalı, umursamaz gibi birçok kimliğimi ve maskemi daha uçağa binerken “Üzgünüm kızlaaaar! bu kadar kalabalık gitmiyoruz” diyerek çoktan evde bırakmışım. Onlar memnun, ben memnun. Sahi kim bu ben, yanımda gelen? Kim bu kadın, onca sıcakta, birçok insanın pis diyerek burun kıvırdığı Hindistan’da, çıplak ayak sokaklarda dolaşan, her gördüğüne ellerini göğsünde birleştirip kalpten bir selam veren? Selam… Ne kadar da özel bir temas… Orada “Namaste, Namaskaram” gibi yöresel olarak söylenişi değişse de aynı anlama gelen bir hal ile eller kalp hizasında, başı hafif eğerek birbirini selamlıyor herkes. “İçimdeki ben olmayan yani Tanrı’ya ait öz, içindeki sen olmayanı selamlıyor” anlamına geliyor bu söz. Bu insanlar, selamın özünü anlamış, günlük yaşamda bu anlık temas fırsatını kaçırmıyorlar. Kirli çıplak ayaklar, toz toprağa karışmış renkli kumaştan bozma giysiler var üzerlerinde belki, ancak bir ışık var gönülden gönüle defalarca aktarılan… Ucu açık kalmış görünmeyen, sihirli bir yumağın ipliği gibi fakirden fakirin kalbine salınan… Fakirin selamı, kalbin zenginliği oluyor. Hangi ben olduğumu bilmediğim, içerdeki benlerden biri, aralarında gamsız, amaçsız, saatlerin telaşlandırmadığı bir aralıkta dolanıyor yüzünde tatlı bir gülümseme ile. Beyaz ve sarı çiçeklerden oluşan boyna asılabilecek, kolye gibi dizi çelenkler satan bir adam çıkıyor karşıma, gülümsediğinde en az ön dört dişi olmayan. Çelenklerden birini takıveriyor boynuma sırıtarak, zamansızlığım adeta daha da genişliyor. Kokudan mı bilinmez, dünya dışı tanrıçalara özgü bir kutsallık hissediyorum üzerimde. Dişsiz satıcı ve az önce boynundan kutsanan çakma Tanrıça birbirini selamlıyor.
Tezgahta kırmızı renkte, çelenkler için kullandığı muhtemel yaklaşık 15 cm boyunda kesilmiş ipler gözüme çarpıyor. “Bunlardan 40 tane almak istiyorum” diyorum ayurvedik merkezde, yanlarına döneceğim yoga grubu arkadaşlarımı düşünerek, şaşırsa da belli etmiyor, satış yapmak daha tatlı geliyor. Önemli bir bayram zamanı demiştim ya, bu bayram orada tam iki hafta kutlanıyor. Tanrı ve Tanrıçalara ayrılmış tapınaklarda her gün dualar okunuyor, adaklar adanıyor ve sunular yapılıyor. Merakla bir tanesinin avlusuna giriyorum. Bayağı bir sıra var avluda, içeri girmek için ayakkabısız olmak ve yerde bir çukurda binlerce ayağın girdiği o minik havuzda ayakları ıslatmak mı artık arındırmak mı onlar için anlamı ne ise benim için engel olan o havuzu da geçiyorum ıslak ayaklarımla. İçeride bir odaya açılan ama ardına geçmek yasak olan bir kapı var ve ortasında hafif geride kalacak şekilde bronz bir heykel var, önünde iki adam koruyor adeta. Ateşler, dumanlar dolaştırılıyor odada, yüksek sesle mantralar okunuyor. Bu küçük bronz heykel gözüme asık yüzlü görünse de, saygı ile herkes ne yaparsa onu taklit ederek, ortamdaki çıban olmadan uyumlanıyorum. Ne de olsa boynumdaki çiçeklerle havaya girmişim bir kere. Birden aklıma cebimdeki ipler geliyor, Tanrıça heykelini kraliçeyi korur gibi koruyan pala bıyıklı adamlardan birine, kibarca soruyorum. “Acaba bu ipleri de kutsamaları mümkün mü?” Adam sanki kırk yıldır bu işi yaparmış gibi ciddiyetle elimdekileri alıyor heykelin kapısından içeri uzatıyor, içerden bir el ipleri yaprakların üzerinde heykelin önüne yerleştiriyor ve kapı kapanıyor. “Bekle” der gibi bir kez kapayıp açıyor kocaman, simsiyah gözlerini ciddiyetle. Az sonra kapı geri açılıyor, içeriden elden ele muz yaprakları üzerinde, kırmızı baharat kokan bir toz serpilmiş halde ve aralarında beyaz çiçeklerle süslenmiş şekilde benim iplikler geri geliyor. Gözlerime inanamıyorum. Teşekkür edip çıkıyorum. İstediğim yemeği yiyemiyorum ama neşeyle taksiye binip merkeze geri dönüyorum.
Akşam dersini beklerken, hocam Shiva yanıma geliyor; uzun boylu, açık sarı saçlı, bedeni son derece fit, yumuşacık sesli, mistik görünümlü, hoş bir kadın kendisi. Biraz sohbet ediyoruz. Derken masada duran yaprakların içinde gizlenmiş ipleri ona uzatıyorum. “Bu da nedir?” diye soruyor heyecanla. Kendisi Amerikalı olmasına rağmen Hindu dinini benimsemeye karar vermiş ve özellikle bu bayram zamanını seçmiş orada olmak için. “Bu iplikleri, sizin ve arkadaşlarım için bugün ziyaret ettiğim tapınağa verdim ve dualarla kutsandılar” diyorum… “Neden?” der gibi yarı merakla, masmavi gözlerini açarak bana bakıyor… “Bir dilek tutup bağlamaları için ve baktıkça burada hissettikleri güzellikleri hatırlamak için” deyiveriyorum. Heyecanla iplere bakıyor ve “Bunca yıldır buraya gelirim, hiç aklıma böyle bir şey yapmak gelmedi, bu harika” diyor. Yaprakları, bana geri uzatıyor ve “Bunları gruba sen dağıt lütfen” diyerek bir tanesini birkaç saniye sessizlikle koluna bağlıyor.

Bir dileğin görünmez ipleri...
Bir dilekte bulunmak ister Hintli ister Amerikalı ister Türk olsun, evrensel bir şekilde herkesi birbirine bağlıyor o gün… Sanki insan hep o dilek, o niyet için yaşıyor… Kimisi sessiz bir duanın nefesinde, kimisi avuçlarının içinde, kimisi pastasına konmuş o mumu üflerken, kimi de koluna sardığı bileklikte taşır dileğini…
Ruhun tevazu içindeki yönelişidir o niyet anı… Kendinden büyük bir güce ihtiyacı olduğunu hissetmekten de öte bildiği; kalbindekini “Gerçek sahibine”, Yaradan’a teslim ettiği. İşte belki de bu yüzden niyet yetisinin kendisi insanoğluna verilmiş bir hediyedir, bizi O’na bağlayan. Onca karmaşaya, hayat yoğunluğuna, sıkıntıya rağmen çocuk saflığına, neşesine bizi geri getirir. Kalp bahçemizde umudu yeşertir o an. Bir an…Teslimiyetin yankısı ve yüreğin sessiz şarkısı bir araya gelir. Denir ki tüm dileklerin temelinde tamamlanmak ve geldiğimiz yerdeki halimize geri dönmek vardır. Bir dilek tut sen de insan olmaya dair, sana verilmiş hediyeyi hatırlamaya dair… Evet, tam da şimdi…












