
Çağdaş fotoğrafın önemli isimlerinden Jill Greenberg “fotoğraf gerçeği söylemez”
Hazırlayan: Büşra Nazlan Üregül
İnsan davranışlarının ne kadarı gerçekten yalnızca insana özgü? Bir maymunun yüzüne baktığımızda gördüğümüz kibir, kuşku, kırılganlık ya da saldırganlık ona mı ait, yoksa kendi psikolojimizi o yüze yansıtarak aslında kendimize mi bakıyoruz? Fotoğrafın 200. yılını odağına alan 212 Photography Istanbul, dokuzuncu edisyonunda bu soruların peşine düşen çağdaş fotoğrafın çarpıcı isimlerinden Jill Greenberg’ü İstanbul’la buluşturuyor. Sergilerden konuşmalara, atölyelerden sanatçı buluşmalarına uzanan ve 25’in üzerinde mekana yayılan festival programında Greenberg’ün ‘Monkey Portraits’ serisi de yer alıyor. Jill Greenberg’le ‘Monkey Portraits’ serisinin yirmi beş yıl sonra değişen anlamını, insanın statü ve karşılaştırma dürtüsünü, hayvanların görüntü üretimindeki yerine bugün farklı bir etik perspektiften bakmayı, fotoğraf ile manipülasyon arasındaki giderek bulanıklaşan sınırı ve belki de fotoğrafın önümüzdeki 200 yılının en önemli sorusunu konuştuk: “Neye bakıyorum?”dan önce artık “Buna neden inanıyorum?” diye mi sormalıyız?

HELLO!: ‘Monkey Portraits’ neredeyse bir tesadüf sonucu, Katie’nin portresiyle başladı. Onun yüzüne baktığınızda yalnızca bir hayvan değil, insan davranışlarının bir yansımasını görmeye başladınız. Bugün o ilk fotoğrafa dönüp baktığınızda sizi hâlâ en çok hangisi şaşırtıyor: Maymunun bize ne kadar benzediği mi, yoksa bizim ona ne kadar benzediğimiz mi?
Jill Greenberg: Kesinlikle bizim ona ne kadar benzediğimiz. İnsan davranışlarının inanılmaz derecede karmaşık ve yalnızca bize özgü olduğunu düşünme eğilimindeyiz, oysa bunların büyük bir kısmı primat davranışları: statü, saldırganlık, performans. Katie’yi fotoğrafladığımda ifadesinde hemen tanıdık bir şey gördüm. Elbette bu tanıma aynı zamanda bir yansıtma. Kendimizi başka yüzlerde bulma konusunda olağanüstü iyiyiz. Bu da serinin temel fikirlerinden biri haline geldi.
HELLO!: Serinin en büyüleyici taraflarından biri, bir süre sonra kimin kimi gözlemlediğinin belirsizleşmesi. Biz maymunlara bakıyoruz ama bazı portrelerde onlar bizi inceliyor, hatta yargılıyor gibi görünüyor. ‘Monkey Portraits’ sonuçta hayvanlardan çok, kendimizi dışarıdan görmenin yarattığı rahatsızlıkla ilgili olabilir mi?
J. Greenberg: Bence en başından beri hayvanlarla ilgili olduğu kadar bizimle de ilgiliydi. Ama beni asıl ilgilendiren şu: Bir maymunun yargılayıcı, kibirli, savunmasız ya da kuşkucu göründüğünü düşündüğümüzde, aslında bu anlamın büyük bir bölümünü kendimiz yaratıyoruz. Fotoğraf bize bir yüz sunuyor ve biz onun etrafında bir kişilik inşa ediyoruz. Hayvana insan psikolojisini yansıtıyor, ardından yansıttığımız şeyin içinde kendimizi tanıyoruz. Bu döngü bana çok büyüleyici geliyor. Maymunlar birer aynaya dönüşüyorlar ama tuhaf aynalar bunlar; çünkü bize geri yansıyan şeyin bir kısmını oraya zaten biz yerleştirmiş oluyoruz.
HELLO!: Bugün ‘Monkey Portraits’e ilk kez başlayacak olsaydınız, aynı şekilde yaklaşır mıydınız? Son yirmi yılda hayvanların eğlence, reklam ve görsel üretimde kullanılmasına yönelik tutumlar önemli ölçüde değişti. Sizce sanatçıların geçmişte ürettikleri işlerin hangi koşullarda ortaya çıktığına, bugünün farklı etik perspektifinden yeniden bakma sorumluluğu var mı?
J. Greenberg: Elbette. Yirmi beş yıl önce yapılmış bir işe bugün bildiklerimiz üzerinden yeniden bakmamak bana tuhaf gelirdi. Bu hayvanlar eğitmenleriyle birlikte stüdyoya gelen profesyonel hayvan oyunculardı ve o dönemde bu, eğlence ve reklam sektörlerinin yerleşik bir parçasıydı. Ben esaret altındaki hayvanlarla ilgili bir iş yapmak amacıyla yola çıkmamıştım; portreyle, yüzlerle ve ünlülerle kurduğumuz ilişkiyle ve insanların yanlışlıkla resim olarak adlandırdığı, analog ve dijital araçların birleşimiyle oluşturulan film tabanlı fotoğrafik imgeler üretmekle ilgileniyordum. Bugün bu projeyi tamamen aynı şekilde yapar mıydım? Muhtemelen hayır. Hayvanlarla ilişkimize dair anlayışımız değişti, ben de değiştim. Bunu kabul etmenin işin değerini azalttığını düşünmüyorum. Sanat belirli bir tarihsel anda var olur ve geriye dönüp bakmanın bir parçası da nelerin değiştiği konusunda dürüst olmaktır.
HELLO!: 212’de ‘Monkey Portraits’, Paintings serisiyle birlikte gösteriliyor. Bu seride fiziksel olarak resimler üretiyor, onları fotoğraflıyor ve sonuçta nihai eser olarak fotoğrafı bırakıyorsunuz. O halde sanat eseri gerçekte nerede var oluyor: Resmin kendisinde mi, onun fotoğrafında mı, yoksa resmin yalnızca fotoğrafik görüntüsü aracılığıyla varlığını sürdürmesi fikrinde mi?
J. Greenberg: Buna karar vermem gerektiğini düşünmüyorum. Bu belirsizlik işin bir parçası. ‘Paintings’e kısmen, ressamların fotoğrafları referans olarak kullanmasına dayanan alışıldık ilişkiyi tersine çevirerek başladım. Bir ressam paletinin cam yüzeyi üzerinde boya ve suyla fiziksel izler oluşturuyor, flaş ışığını ve stüdyomun tavan pencerelerinden gelen gün ışığını yüzeylere şablonlayarak yönlendiriyor, ardından izler ekleyip çıkardıkça onları saatler boyunca fotoğraflıyordum. Resim gerekli ama nihai nesne o değil. Resmedildikten ya da fotoğraflandıktan sonra küflenmiş bir kase meyveyi sergiler miydiniz? Resmin fotoğraf karşısındaki hiyerarşik üstünlüğünü sorgulamak istedim. Kategorileri birbirine karıştırmak, izleyicinin kafasını karıştırmak her zaman ilgimi çekti. Bu bir resim mi? Fotoğraf mı? Şimdi heykel yapıyorum ve onu da fotoğraflıyorum. İnsanlar sınıflandırmayı seviyor ama benim için kategorilerin çözüldüğü yerler çok daha ilginç.
HELLO!: Bu yıl 212 Photography Istanbul, fotoğrafın 200. yılını da programının merkezine yerleştiriyor. İki yüzyıl boyunca fotoğraf, gerçekliğin kanıtı olma vaadini taşıdı. Bugün ise bir görüntünün gösterdiği şeyin gerçekten yaşanıp yaşanmadığından artık her zaman emin olamıyoruz. Fotoğrafın önümüzdeki dönemini tanımlayacak soru “Neye bakıyorum?” değil de “Buna neden inanıyorum?” olabilir mi?
J. Greenberg: Evet. Beni büyüleyen şey şu: Fotoğrafın doğuşundan bu yana var olan kurgulanmış sahteciliklere ve karanlık oda hilelerine, ardından Photoshop’a ve şimdi de yapay zekaya rağmen ilk içgüdümüz hâlâ çoğu zaman bir görüntüye inanmak. Bir fotoğraf her zaman bir yansıtmadır: Zamandan ve gerçeklikten çekilip çıkarılmış, kırpılmış, çerçevelenmiş, seçilmiş ve tek bir fotoğrafçının bakış açısıyla ağırlıklandırılmış bir şeydir. Olayın gerçekten o şekilde gerçekleştiğini varsayarız ama fotoğraf hiçbir zaman tarafsız bir kanıt olmadı. Yapay zeka bu çelişkiyi görmezden gelmeyi imkansız hale getiriyor. Belki de bugün ilginç olan soru, fotoğrafların gerçeği söyleyip söylemediği değildir. Aslında hiçbir zaman gerçekten söylemediler. Buna rağmen fotoğrafik görüntü, aksini bildiğimiz halde gerçeğin otoritesini taşımaya devam ediyor.
HELLO!: Neredeyse çeyrek yüzyıl sonra ‘Monkey Portraits’, İstanbul’da yeniden izleyiciyle buluşuyor. Seriyi ürettiğiniz dönemde onu çağdaş insan davranışları üzerine toplumsal bir yorum olarak görüyordunuz. Bugün politik kutuplaşma, sosyal medyada kendini sergileme, yapay zeka ve sürekli görünürlük çağında ona baktığınızda, bu maymunların bize tuttuğu ayna daha komik mi geliyor, yoksa daha rahatsız edici mi?
J. Greenberg: İşlerimin hem rahatsız edici hem de komik olmasını seviyorum, o yüzden teşekkürler. Teknoloji muazzam ölçüde değişti ama biz hâlâ statü sergileyen, gruplar oluşturan, saldırganlık gösteren ve sürekli birbirini gözlemleyen hayvanlarız. Sosyal medya yalnızca zaten var olan bu davranışları büyüten olağanüstü verimli bir makine inşa etti. Aslında bunların büyük bir kısmından fotoğrafın kendisini sorumlu tutuyorum. Fotoğrafın icadından önce insanların çoğu kendisini yaşadığı küçük köyde karşılaştığı nispeten az sayıdaki insanla kıyaslıyordu. Fotoğraf bunu değiştirdi. Vilém Flusser’in terimiyle teknik bir görüntü olarak fotoğraf, gerçekliğe ilişkin kendine özgü ama kurgusal bir iddia taşır. Bir anda yüzlerimizi, bedenlerimizi, sahip olduklarımızı ve hayatlarımızı asla tanışmayacağımız insanlarla acımasızca karşılaştırabilir hale geldik. Kitle iletişim araçları bu karşılaştırma alanını genişletti; sosyal medya ise onu durmaksızın devam eden bir hale getirdi. Kendimizi başkalarıyla karşılaştırmaya yönelik primat dürtümüz çok eski; fotoğraf ve sosyal medya ise bize kendimizi kıyaslayabileceğimiz yepyeni ve potansiyel olarak sonsuz bir grup sundu.
Benzer Haberler

Takının yeni dili: Mon Reve kurucusu ve tasarımcısı Betina Demişulam “Kıyafet bizi giydirir, takı ise bizi anlatır”

Ahmet Mümtaz Taylan ilk fotoğraf sergisi ‘Noksan’ ile sanatseverlerin karşısında

Serap Taşyaran’ın yaratıcı dünyası: “Tasarımın başlangıç noktası her zaman anlam”









