
Doğaüstünün gölgeleri arasında: İnsanlığın karanlıkla bitmeyen yürüyüşü
Yazan: Charles Ginger
Amah, arkasında kalan sıra sıra dizilmiş evlere omzunun üzerinden kısa bir bakış attı. Silüetleri, batan güneşin ışığında solup gidiyordu. Annesi ona bu kadar geç saatlerde asla dışarı çıkmamasını tembihlerdi ama o, nehir kıyısına doğru ilerlerken bunun nedenini hatırlamakta güçlük çekiyordu. Çocukluğundan beri yaşlılar, karanlığın içinde dolaşıp ruh çalan cinlerden fısıltıyla bahsederdi. Fakat Amah artık 14 yazı geride bırakmıştı. O bir çocuk değil, bir erkekti ve gerçek erkekler, arkadaşlarıyla buluşmak için kimseden izin istemezdi. Hem, nasıl olsa çok da uzaklaşmayacaklardı. Ve nedense Hurin gecikmişti.
Amah, suyun kenarına oturup ayaklarını nehre daldırdı. Sırtını toprağa yaslayıp kararan gökyüzüne baktı. Cırcır böceklerinin korosu dışında hava durgundu. Gün boyu yaşanan anlar zihninde süzülüp giderken aniden gelen yüksek sesli bir su sıçraması onu düşüncelerinden kopardı. Hızla doğrulup nehre baktı. Boynuna kadar suya batmış insan benzeri bir figürün kendisine doğru geldiğini seçebildi. Ağır adımlarla kıyıya doğru ilerliyordu, her adımda suyun içinden biraz daha yükselerek… “Hurin?” diye seslendi Amah.
Varlık cevap vermedi, sadece yaklaşıyordu. Bu mesafeden bakınca, bir insana göre fazlasıyla uzun görünüyordu. “Hurin?” diye tekrarladı, ama sesi titredi. Ve işte o an, varlık ay ışığının solgun aydınlığında yüzünü gösterdi. Gözlerinin olması gereken yerde dipsiz, kara çukurlar vardı.
Amah’nın nefesi boğazına düğümlendi. İçinde yankılanan tek bir emir vardı: Kaç! Ama bacakları onu dinlemiyordu. Varlık şimdi hemen önündeydi, solgun ve çökük yüzü, çürük dişleriyle sırıtıyordu. Buz gibi bir el, Amah’nın bileğini yakaladı. Dokunuşuyla derisi hissizleşti. Kaçmak istedi. Çığlık atmak, annesine koşmak istedi. Ama yapamadı. Bacakları ağırlaştı, sanki dünya suyun derinliklerine doğru çekiliyordu. Son anlarında annesinin sesi kulaklarında yankılandı, sanki baştan beri onu uyarıyormuş gibi. “Gallu’dan sakın!”

ÖLÜM, SADECE BİR BAŞLANGIÇTIR
İnsanlar medeniyetler inşa etmeye başladıkları ilk andan itibaren, doğaüstü varlık ve olaylara duyulan inanç gündelik yaşamın derinliklerine işledi. Ölmüş atalara hürmet etmekten yeraltı aleminin habis varlıklarını savuşturmaya kadar, doğa yasalarını bertaraf eden varlıklara karşı duyulan korku, insan ruhunun kadim ve kaçınılmaz bir parçasıdır. İster eski Mısır’da bir rahip, ister elinde kamerasıyla hayaletlerin peşine düşen modern bir kâşif olun, bu değişmez bir hakikat… Kökenleri insanlığın en eski zamanlarına dayansa da, ‘doğaüstü’ kelimesi ilk kez 15. yüzyılda, 1461’de azize ilan edilen İtalyan mistik Sienalı Katerina tarafından kullanıldı. Antik dünyada, akıl sınırlarını aşan olayları tanımlamak için belirli bir sözcük olmasa da, insanlar; meleklerin, cinlerin ve ilahi güçlerin yaşamlarını şekillendirdiğini çok iyi bilirlerdi.
Bilinen en eski uygarlık olan Güney Mezopotamya’daki (günümüzde Irak) Sümerler, göklerin tanrısı An’ın başını çektiği çok sayıda tanrı, cin ve ruhlara inanırdı. Tanrılar insanları kilden yoğurup onlara nefes verdiğinde, Sümerler kendilerini, göklerdeki tanrılar tarafından belirlenen doğal düzenin koruyucuları olarak görmeye başladılar.
Ancak vakti geldiğinde herkesin yolu, dönüşü olmayan topraklara, yeraltı diyarı İrkalla’ya düşerdi. Burada ruhlar, geride bıraktıkları akrabalarının sunduğu adaklarla yaşamlarını sürdürürdü, zira inanışa göre, ölüler tozla beslenir ve ancak mezarlarına döküldüğünde su içebilirdi. Ölülerin gömülme ritüellerine riayet edilmemesi ve kurban sunulmaması korkunç sonuçlar doğururdu. Unutulmanın öfkesiyle dolup taşan bir ruh, tanrılardan aldığı izinle yaşayanlar diyarına geri dönerek, anısını ihmal edenleri lânetleyebilirdi. Mezopotamya’da, varlığına inanılan en yaygın hayalet türü buydu ancak gece vakti yatağınızın ucunda belirip size doğru parmağını sallayan bir büyükanne hayaleti, burada karşınıza çıkabilecek tek doğaüstü güç değildi.
Sümerler ve Akadlar için cinler, yaşamın ayrılmaz bir parçasıydı. Modern zihin, Sümerce maskim adı verilen bu varlıkları yalnızca ölüm ve yıkıma susamış habis ruhlar olarak algılayabilir, ancak gerçekte cinler sadece korkunun habercileri değildi; bazıları koruyucu, bazıları ise insan kaderini şekillendiren güçlerdi. Elbette, gallu ve udug sınıfına ait bir cin tarafından yeraltına sürüklenme fikri halk arasında dehşet uyandırıyordu. Fakat tüm cinler lânetli değildi. Örneğin, rüzgâr ruhlarının efendisi Pazuzu, hem felaket hem de koruma getirebilecek kudrete sahipti. Onun tılsımları, kötü ruhları uzaklaştırmak için kullanılan apotropeik büyülerin en güçlülerindendi. Kadınlar, en korkunç cinlerden biri olan Lamashtu’nun gazabından korunmak için Pazuzu’nun himayesine sığınırlardı.
Lamashtu, gök tanrısı An’ın kızıyken, karanlığın en vahşi yaratığına dönüşmüştü. Bir aslan başına, eşek dişlerine ve kulaklarına sahipti; pençeleri, yırtıcı bir kuşunki kadar keskin ve acımasızdı. Yeni doğum yapan kadınları rahatsız eder, bebeklerini kaçırıp kemiklerini dişleriyle öğütür, kanlarını içerdi. Onun lâneti çocukları hastalıklara sürüklerdi. Ancak Sümerler, bu dehşet verici varlığa karşı bir dizi ayinle kendilerini koruyabileceklerini biliyorlardı. Bunlardan biri, Lamashtu’nun suretinde bir heykelcik yapıp, ekmek ve su sunarak ona adak adamaktı. Daha sonra bu figür, kara bir köpeğin sırtına bağlanır, ardından hasta çocuğun başucuna üç gün boyunca yerleştirilirdi. Ancak bundan önce, minik heykelin ağzına bir domuz yavrusunun kalbi sıkıştırılırdı. Üç gün boyunca yiyecek sunma ve büyülü ilahiler tekrar edilir, sonrasında figür, dışarıda bir duvar dibine gömülür, bu uğursuz varlık nihai olarak uzaklaştırılmaya çalışılırdı.
Bir bebek ister bir cin tarafından annesinin kollarından koparılsın, ister ölümcül bir hastalık kapsın ya da bir kişi doğal sebeplerle hayata veda etsin, Sümerler, kaderlerinin tanrıların ve onların hizmetkârlarının elinde olduğuna inanırdı. İnsanların bu dünyadaki davranışları, öldüklerinde nasıl karşılanacaklarını belirlemezdi. Bu inancın, kadim medeniyetler içinde eşi benzeri yoktu.
CENNETE UZANAN KÖPRÜ
Ölümle birlikte ruhun öte dünyaya doğru yol alması, neredeyse tüm inançların paylaştığı kadim bir düşüncedir. Tıpkı Sümerler gibi, eski Çin halkı da ruhun kurtuluşa erişmeden önce yeraltı dünyasına girmesi gerektiğine inanıyordu. Ancak onların bu kutsal kurtuluşa dair inancı, Mezopotamya doktrininden farklıydı.
Çinlilere göre, insan ruhu iki unsurdan oluşuyordu: mezarla ilişkilendirilen yin bileşeni “po” ve anı tabletleriyle ilişkilendirilen yang bileşeni “hun”. Ölümle birlikte bu iki unsur üç ayrı ruha dönüşürdü: biri mezarın içinde kalır, diğeri yeraltı dünyasındaki On Yargı Mahkemesi’ne gönderilir, sonuncusu ise ailenin evinde, atalara adanmış sunağın çevresinde dolaşırdı.
Sümerlerin inancına benzer şekilde, uygun şekilde gömülmeyen ya da kendisine adak sunulmayan bir ruh huzursuz olur ve dünyada başıboş dolaşan, kargaşa getiren bir guei’ye, yani lânetli bir hayalete dönüşürdü. Bu uğursuz varlığı uzak tutmanın yolu, atalara adanan sunakta her gün tütsü yakmaktı. Ancak, ölülere gösterilen saygı bundan ibaret değildi.
Yas süreci ve cenaze ritüelleri, yalnızca bir gelenek değil, aynı zamanda pratik bir amaca da hizmet ediyordu: Ölmüş olanın cehennemi hızla geçmesine yardımcı olmak. Çoğu insan, öteki dünyaya varmadan önce günahlarının bedelini ödemek zorundaydı. Onlar için, yeraltı mahkemelerinde yargılanmadan cennete ulaşmak mümkün değildi. Aile bireyleri, sevdiklerinin ruhunu bu sıkıntılı süreçten geçirebilmek için büyük bir sorumluluk üstlenirdi; elbette, ölen kişi dünyada kusursuz bir hayat sürmüş değilse. Çünkü bilgeliğe kavuşmuş, kusursuz bir yaşam sürmüş nadir ruhlara doğrudan kurtuluşun yolu açılırdı. Bu saf ruhlar, sunulan iki köprüden biri aracılığıyla cehennemden çıkma hakkına sahip olurlardı. Altın Köprü, Buda Amitabha’nın hüküm sürdüğü Batı’nın Saf Toprakları’na açılırdı. Bu diyar, kozmosun ötesinde bir âlem olarak kabul edilir, buraya adım atan ruhlar nirvanaya, yani sonsuz doğum ve ölüm döngüsünden kurtuluşa erişirdi. Budistler için bu, ulaşılması gereken en yüce amaçtı. Gümüş Köprü ise göğe, yani kozmosun bir parçası olan cennete uzanırdı. Burada, Yeşim İmparatoru’nun hükmü altında tanrılar ve onların ilahi görevlileri yaşardı. Yeni bir ruh, burada bir tanrıya dönüşebilir ve evrenin işleyişinde kutsal bir rol oynayabilirdi.
Her iki seçenek de cehennemin karanlık derinliklerinde sonsuz bir yargılanmaya mahkûm olmaktan çok daha cazipti. Ancak, büyük bir soru hâlâ yanıtsız kalıyordu: Hangi köprü seçilmeliydi? Yeniden doğup bir tanrı olmak mı, yoksa sonsuz huzura erişmek mi?

VE BIÇAKLAR ÇEKİLDİ
Eski Yunanlar ve Romalılar, bu tür bir ikilemi yaşamamışlardı, fakat bu, ruhsal çalkantılardan muaf oldukları anlamına gelmez. Diğer halkların tanrı ve inançlarını kendi kültürlerine dâhil etmekte oldukça esnek olan Yunanlar, aslında pek çok mitolojiyi ve onlara eşlik eden acı ve kurtuluş vaatlerini Mısırlılar’dan almışlardı. Mısırlılar, büyünün hayatın her alanını kuşattığına inanıyorlardı.
Aslan başlı tanrıça Sekhmet’ten mezarları ve yeraltı dünyasının kapılarını koruyan cin benzeri muhafızlara kadar, firavunların diyarındaki herkes büyü tanrısı Heka’nın etkisi altındaydı. Yüksek rahipler, hastaları iyileştirmek için ya da göklerin hareketlerini anlamaya çalışırken Heka’ya dua ederlerdi. Gerçekten de pratik zekâlarıyla tanınan Mısırlılar, sadece tapınaklarında tanrıların kendilerini yönlendirmesini ya da bağışlamasını beklemezdi. Bunun yerine, doğaüstü tehdide karşı savunma yapabilecekleri bir dizi nesne üretmişlerdi. Bunlar arasında, su aygırı dişinden yapılmış kavisli kılıçlar ve ruhu korumak için kullanılan yılan heykelcikleri yer alıyordu. Arkeologlar, bu yılan figürlerine ait tam 125 parça bulmuşlardır.
Doğaüstü inancının, özellikle de öteki diyar inancının, eski büyük medeniyetlerdeki yaygınlığı, her bireyin her şeyin gizemli güçler tarafından belirlendiğine inandığının bir kanıtı sayılmaz. Buna uygun şekilde hastalıkların bir tür tanrısal öç olduğuna dair düşünceyi sorgulayan ilk kişi, hem demokrasiye hem de tartışmalara olan sevgisiyle tanınan Yunanlardan çıkmış bir filozoftu.
Tıbbın babası olarak bilinen Hipokrat, o zamanlar ‘kutsal hastalık’ olarak bilinen epilepsi gibi hastalıkların görünmeyen güçler tarafından yaratıldığına dair görüşü reddetmişti. M.Ö. 400 civarlarında, yazarının kimliği bilinmeyen Kutsal Hastalık Üzerine adlı metin, Corpus Hippocraticum adlı koleksiyona dâhil 60 metin arasında yer alır ve cesurca şöyle der: “‘Kutsal’ denilen hastalık hakkında benim görüşüm, ilahi ya da kutsal olmadığı, fakat belirli bir doğası ve kesin bir nedeni olduğudur.” Yazarın, gizemli güçlere sahip olduklarını iddia edenleri eleştirmesi de oldukça dikkat çekicidir. Bu kişiler, “Ay’ı Güneş’in üzerine indirebileceğini, fırtınalar ve güzel hava yaratabileceğini, yağmur ve kuraklık getirebileceğini, denizleri geçilemez, yeri ise verimsiz kılabileceğini” iddia edenlerdi.
Tüm bunlar, sihir ve doğaüstü güçlere karşı net bir reddediş gibi görünse de, tarih öğrencileri çok iyi bilir ki, olaylar nadiren bu kadar basittir. Hipokrat ve diğer pek çok filozof ve hekim, dünyayı anlamak adına eski inançları sorgularken, sihrin ya da ilahi gücün tamamen reddedilmediğini de bilmek gerekir. Sonuçta, Hipokrat Yemini, “Tüm tanrılar ve tanrıçalar şahit olsun ki, bu yemini gücüm ve aklım gereği yerine getireceğim” der. Hipokrat ve tüm eski Yunanlar, bilimi anlamaya çalışırken, evrenin yine de gökler tarafından yönlendirildiğini asla unutmamışlardı.

ÇİLE VE SIKINTI ÇAĞI
İmparatorlukların çöküşü. Savaş, kıtlık, veba.. Ortaçağ, gerçekten de bu unvanı hak ederek kazanmıştı. Batı Roma İmparatorluğu’nun 476 yılında çöküşünden, Rönesans’a kadar uzanan bu uzun süreli kargaşa dönemi, geniş çaplı kültürel ve entelektüel gerilemeye yol açtı. Kara Veba gibi salgınlarla örselenen, istikrarsız krallar tarafından yönetilen ve günah işlemenin tehlikeleri konusunda sürekli azarlanıp korkutulan Ortaçağ Avrupası halkı, ruhsal koruma sağlayan tek kurum olan Katolik Kilisesi’nin bilimi sapkınlıkla damgaladığı bir ortamda yaşıyordu. Tüm bu kaos içinde insanların doğaüstüne yönelmesi şaşırtıcı değildi. Hastalık en büyük kaygıydı, günahkârlar ya da inançlarını test etmek isteyenler üzerine düşen bir lânet…
Yıldızların hizalanmasının da hastalıkları tetiklediğine inanılıyordu. Fakat belki de Ortaçağ insanının karşılaştığı en kötü niyetli güç, cadılardı. Bu hor görülen kara büyü dokuyucuları, iktidarsızlık ve kısırlıktan hastalıklara, hatta ölüme kadar pek çok felaketten sorumlu tutuluyordu. Cadıların gece yarısı toplantılarına katılan kedi ve kuzgun gibi hayvanlardan yardım aldığı ve bu toplantılarda yamyamlık ve ensest gibi korkunç eylemlerin gerçekleştirildiği sanılıyordu.
Neyse ki, Ortaçağ halkı, bu kötü niyetli, kötü kokulu sefalet elçileri karşısında tamamen çaresiz değildi. ‘Akıllı insanlar’ tarafından sağlanan karşı-büyüler, bir cadının lânetini bozabilirdi. Muskalar, cadı topları olarak bilinen cam küreler ve bir at başını bir yapının içine gömmek gibi yöntemler de cadıları uzak tutmak için kullanılan araçlardı. At başı gömme işlemi, atların cadıları kovması gerektiğine dair bir inançla uygulanıyordu, işte bu yüzden cadıların at yerine süpürgeyle uçmaları gerektiği düşünülüyordu. Bu inanç, demirden yapılmış ve doğal yolla düşmüş bir at nalının kapıların üzerine asılması geleneğine yol açtı.
Ancak bu masum çabalar, cadıları uzak tutmak için başarısız olursa, çok daha ölümcül bir seçenek devreye giriyordu. Avrupa genelinde, çoğunluğu kadın olan binlerce masum insan asılarak, boğularak, yakılarak ya da başka şekillerde öldürülmüştü ve cadı avcılığı, 14. yüzyıl ile 17. yüzyıl arasında zirveye ulaşmıştı.
İdam cezası, yasa ve düzenin korunmasında tartışmasız bir yöntemdi ve bazı alışılmadık inançların doğmasına yol açtı. Asılmadan önce birine dokunmanın iyi şans getireceğine, idam edilen kişinin sağ elinin ise iyileştirici özellikler ve büyülü güçler taşıdığına inanılıyordu.
Bazı durumlarda suçluluğu belirlemek için kullanılan bir yöntem de kan testi idi. Almanya’da doğmuş ve tüm kıtaya, hatta Kuzey Amerika’ya kadar yayılmış bu yöntemde, cinayet şüphelisinin, mağdurun cesedine dokunması isteniyor, bunun sonucunda cesedin kanının akıp akmadığı ya da cesedin hareket edip etmediği kontrol ediliyordu. Eğer ceset kanar ya da hareket ederse, şüpheli suçlu kabul ediliyordu. Bu inançlar, modern okur için saçma görünebilir, fakat atalarımızın sürdürdüğü bazı alışkanlıklar hâlâ yaşamaktadır. Biri hapşırınca “çok yaşa” demek, bu alışkanlıklara sadece bir örnektir. Ortaçağ’da insanlar, şeytanın, hapşıran kişinin açık ağzından vücuduna girebileceğinden korkarlardı.
Bir aynanın kırılması korkunç bir uğursuzluk olarak kabul edilirdi; zira kırık parçalardaki yansımaların, aslında parçalanmış ruhun bir Cadıların ka ra büyü yapmak için gece bir araya geldikleri, yarasaların da cadılarla işbirliği yaptığı düşünülürdü. Bu sebeple yarasa görmenin kötü şans getirdiği kabul edilirdi görüntüsü olduğuna inanılırdı. Ayna kırmak, günümüzde çoğumuzun hâlâ korktuğu bir şeydir.

AYDINLIK ZAMANLAR
Bu tür fikirlerin kadim zamanlardan bu yana hayatımızda olması, batıl inançların insan ruhuna derinden işlendiğini gösterir. Sanat, edebiyat ve bilimin Rönesans’ı şekillendiren patlaması bile doğaüstü güçlerin ateşini söndürememiştir.
Viktoryenler, özellikle ölüm ve kontrol edemedikleri olaylara takıntılıydılar ve bunlarla başa çıkmak için her türlü ritüeli uygularlardı. Bunlar, yeni ölmüş bir kişinin ruhunun tuzağa düşmesini engellemek için aynaları örtmek; ölümü zorlaştırdığı düşünülen kuş tüylerini yastıklardan çıkararak ölüm döşeğindeki kişiyi rahatlatmak; yakın zamanda bir ölümün gerçekleşeceği bilgisini taşıdıklarına inandıkları için arıların uçup gitmesini engellemek ve bir cesede dokunarak ruhunun peşinize düşmesini engellemek gibi yöntemleri içeriyordu.
Kraliçe Victoria’nın hüküm sürdüğü dönemde, Helena Blavatsky adında bir Rus mistiği tarafından New York’ta “Teosofi” adlı bir sistem kurulmuştur. Bu ezoterik yeni dini hareket, takipçilerine, çoğunlukla Tibet’te bulunan bir Ustalar kardeşliğinin, bir gün eski bir inancı dirilteceğini ve bu inancın tüm diğer inançların yerini alacağını öğretmektedir. Hareketin halen 26 binden fazla üyeye sahip olması, dünya dışı varlıkların emirlerine uyma isteğinin sadece geçmişin bir hatırası olmadığını gösteriyor. Peki, 21. yüzyılda doğaüstü olguları nasıl görüyoruz?
Kültür ve inanç, bir kişinin görüşlerini şekillendirmede temel bir rol oynar. COVID-19 pandemisi 2020’de tüm dünyaya yayılmaya başladığında, birçok Amerikalı Hristiyan bunu ilahi bir ceza olarak görmüştü. Günümüzde Tunuslu Müslümanların yaklaşık yüzde 90’ı, nazardan korkuyor; bu, kıskanç bir kişinin bakışının fiziksel zarar verebileceği anlamına gelen bir tehdit. (Bu inanç o kadar endişe yaratmıştı ki Romalılar, buna karşı korunmak için fallik muskalar takarlardı.) Sonsuz bilimsel keşifler ve nefes kesen teknolojik ilerlemelerin çağında bile, hayalet, cadı ve şeytan gibi doğaüstü varlıklar, hâlâ kalbimizde ve zihnimizde bir yer bulmaya devam ediyor. Binlerce yıl ve sayısız doğa araştırması, atalarımızın ancak hayal edebileceği bilgileri bizlere sunmuş olabilir, ancak bu, insanların açıklanamaz olanı doğaüstü yollarla açıklamaya devam edeceği gerçeğini değiştirmiyor.

BU NE BÜYÜSÜ?!
Bugün manyetik alanlar ve radyo gibi şeyleri sıradan kabul ediyoruz, çünkü nasıl çalıştıklarını anlıyoruz ve bunlar bizim için tamamen normal araçlar gibi görünüyor. Ama bir zamanlar bu tür kuvvetler doğaüstü olarak görülüyordu. Magnetit taşı, eski zamanlarda büyücüler, cadılar ve hatta hekimler tarafından özel güçlere sahip olduğuna inanılan bir taştı. Savaşçılar da bu taştan bir parça taşırdı çünkü onun savaşta kendilerini koruyacağına inanırlardı. William Gilbert’in 16. yüzyılda manyetizmayı bilimsel olarak incelediği ve özelliklerini daha iyi anladığı zamana kadar insanlar, görünmeyen bir kuvvetle iki nesnenin birbirine çekilmesini veya birbirini itmesini büyü olarak gördüler. Radyo ilk ortaya çıktığında ise bazı dinleyiciler, ruhlar âleminden gelen sesler duyduklarını düşünüyorlardı. Dahası, Einstein’ın “uzak mesafeden ürkütücü etkileşim” olarak tanımladığı kuantum dolanıklığı keşfi de bir o kadar tuhaf. Bu, iki parçacığın birbirleriyle etkileşime girip fiziksel durumlarını paylaşmasıdır. Bu yalnızca bir an için gerçekleşir ve parçacıkların birbirinden ne kadar uzak olduğuna bakılmaksızın olabilir. Nobel ödüllü Richard Feynman, “Eğer kuantum mekaniğini anladığınızı düşünüyorsanız, kuantum mekaniğini anlamıyorsunuz demektir” demiştir. Bugün hâlâ bilim insanları bu zihin bükücü fenomenin karmaşıklıklarını çözmekle boğuşuyorsa, her fenomeni büyüye yoran atalarımızın bunu kim bilir nasıl yorumladığını düşünün.

NEDEN İNANIYORUZ?
Hayaletlere inanmaya eğilimli olanlar sadece bir dine inananlar değil…
“Din ve doğaüstü birbirine kolayca karışır; daha yüksek bir güce olan inanç, göremediğimiz garip varlıkları ve kuvvetleri kabullenişle kolayca örtüşür. Ancak, teizm, diğer dünyasal varlıklara inanmak için bir gereklilik değildir” diyor Kuzey Dakota Eyalet Üniversitesi psikoloji profesörü Clay Routledge. Routledge, Supernatural: Death, Meaning and the Power of the Invisible World adlı kitabın yazarı olarak, yaşamın rastgele kaosunu çözme ve daha büyük bir anlam keşfetme evrimsel ihtiyacının, hem ateistlerde hem de dini inancı olanlarda bulunan ilkel bir dürtü olduğunu savunuyor. Bir deneyde, hem inananlardan hem de ateistlerden oluşan bir grup insan, Tanrı’dan kendilerine zarar vermesini isteyen cümleleri yüksek sesle okumaya yönlendirilmiş. Örneğin, “Tanrım, arkadaşlarımı bana düşman et” gibi ifadeler. Bu sırada, derilerindeki elektrik akımı ölçülerek korku tepkileri takip edilmiş. Sonuç? Ateistlerin verdiği fiziksel tepki, inananlarla neredeyse aynıymış. Yani, Tanrı’nın varlığına inanmayanlar bile, bilinçaltında onun güçlü ve tehlikeli olabileceğinden çekiniyor gibi davranmış. Ayrıca diğer araştırmalar da gösteriyor ki, ateistler hayaletlere ya da UFO’lara inanma konusunda daha açık olabiliyor. Yani, doğaüstü düşünceler ve korkular, görünüşte rasyonel ya da inançsız bireyleri bile bir noktada etkileyebiliyor. Özetle, doğaüstü inanışlar, insan doğasının derin bir parçası gibi görünüyor.












