
"Gıda şirketleri ürün miktarını küçültmek yerine ürün kalitesini artırmak zorunda kalabilir"
Küçülen porsiyonlar, değişen atıştırma alışkanlıkları ve besin içeriğine artan ilgi, gıda üreticilerinden restoranlara kadar birçok şirketin gündemini değiştirebilir. Türkiye Obezite Araştırma Derneği Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Dilek Yazıcı, bu dönüşümün sigorta, spor, medikal cihaz ve tekstil sektörlerine de uzanabileceğini belirtiyor. Yazıcı, “Çünkü daha az yiyen tüketici, yediği miktarın daha besleyici ve kaliteli olmasını isteyecektir” diyor.
Özlem Aydın Ayvacı / oaydin@capital.com.tr
Obezite tedavisindeki gelişmeler, ilaç şirketleri arasında yoğun bir araştırma ve geliştirme yarışını beraberinde getiriyor. Ancak değişim yalnızca yeni moleküllerin geliştirilmesiyle sınırlı kalmıyor. İştahın, porsiyonların ve tüketim tercihlerinin değişmesi, şirketlerin ürünlerinden sağlık sigortalarının geri ödeme modellerine kadar uzanan bir etki yaratma potansiyeli taşıyor.
Türkiye Obezite Araştırma Derneği Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Dilek Yazıcı’ya göre bu sürecin merkezinde obezitenin kronik bir hastalık olarak ele alınması bulunuyor. Tedavide başarıyı yalnızca verilen kiloyla değerlendirmemek gerektiğini vurgulayan Yazıcı, kas kütlesinin korunmasına, komplikasyonların azaltılmasına ve tedavinin sürdürülebilirliğine dikkat çekiyor. Yazıcı’yla obezitenin ekonomik yükünü, yeni tedavilerin geleceğini ve şirketleri bekleyen değişimi konuştuk.
Dünya ve Türkiye’de obezite bugün hangi boyuta ulaştı?
Dünya Sağlık Örgütü verileri ve uluslararası araştırmalar, obezitenin küresel bir pandemi boyutuna ulaştığını ortaya koyuyor. Dünya genelinde yetişkin nüfusun yüzde 40’ından fazlası fazla kilolu veya obezite kategorisinde yer alıyor. Çocukluk çağı obezitesindeki artış ise özellikle endişe verici.
Türkiye’de de durumun tırmanışta olduğunu görüyoruz. Dünya Sağlık Örgütü ve Sağlık Bakanlığı istatistiklerine göre yetişkin nüfusta obezite sıklığı yüzde 32’lerin, fazla kilolulukla birlikte ise yüzde 60’ların üzerine çıkmış durumda. Çocuk ve ergenlerde de obezite sıklığının yüzde 10’un üzerine çıktığını görüyoruz. Obezite, Türkiye’nin en büyük halk sağlığı sorunlarından biri.
Bu tablonun sağlık sistemine ve ekonomiye maliyeti nedir?
Obezite; tip 2 diyabet, hipertansiyon, kalp-damar hastalıkları, inme, uyku apnesi, eklemlerde kireçlenme ve pek çok kanser türü gibi yaşamı tehdit eden veya yaşam kalitesini düşüren kronik hastalıklara yol açıyor. Bunların sağlık sistemine ve ekonomiye getirdiği maliyet çok büyük.
Bu yük yalnızca hastaneye yatışlar, ilaçlar, ameliyatlar ve acil servis başvurularından oluşmuyor. İş gücü kaybı, erken emeklilik ve üretkenlik düşüşü gibi dolaylı maliyetleri de kapsıyor. Dünya Obezite Federasyonu, fazla kilo ve obezitenin küresel ekonomik etkisinin 2020’de dünya gayrisafi hasılasının yaklaşık yüzde 2,4’üne ulaştığını bildiriyor. Gerekli önlemler alınmazsa bu etkinin 2035’te yıllık 4,32 trilyon doları aşabileceğini öngörüyor.
Türkiye’deki maliyet çalışmaları da vücut ağırlığı arttıkça yıllık sağlık harcamalarının belirgin biçimde yükseldiğini gösteriyor. Obeziteyi etkili biçimde önleyemez ve tedavi edemezsek diyabetten kalp hastalıklarına kadar pek çok alanda sağlık sistemi üzerindeki yükü azaltmamız mümkün değil.
GLP-1 temelli tedaviler gerçekten bir dönüm noktası mı? Tedavi yaklaşımı nasıl değişiyor?
Obezite tedavisinde önemli bir kırılma noktasını temsil ettiklerini düşünüyorum. Uzun yıllar boyunca hastalarımıza diyet, egzersiz ve etkisi sınırlı, yan etkileri yüksek bazı ilaçlar dışında sunabileceğimiz seçenekler çok kısıtlıydı. Bugün bu moleküller sayesinde yüzde 20’lerin üzerinde kilo kayıpları elde edebiliyoruz.
Tedavi algoritmaları da değişmeye başladı. GLP-1 analogları bu algoritmalarda ön sıralarda yer alıyor. Ancak hedef yalnızca kilo kaybı sağlamakla sınırlı kalmıyor. Obeziteye bağlı komplikasyonları azaltmak ve kişinin yaşam kalitesini artırmak da amaçlanıyor. Tedavi seçimleri, ilaçların hangi komplikasyonlarda etkili olduğuna göre şekilleniyor.
Etkin kilo kontrolü, daha uzun ve sağlıklı bir yaşam açısından ne ifade ediyor?
Geçmişte obezite tedavisindeki başarı çoğunlukla tartıdaki değişim üzerinden değerlendiriliyordu. Bugün kalp krizi, inme, diyabet, böbrek yetmezliği, hareket kısıtlılığı ve erken ölüm riskini azaltmanın asıl hedefimiz olduğunu daha güçlü biçimde ortaya koyabiliyoruz. GLP-1 analoglarının kilo kaybına ek olarak vücuttaki yangıyı azaltma yoluyla da komplikasyonlar üzerinde etkili olduğu gösterildi.
Gelecekte bu ilaçların ve güncel yaklaşımların erken dönemde kullanılması sayesinde kilo fazlalığına bağlı birçok kronik hastalığın ortaya çıkmayacağını veya ertelenebileceğini öngörüyorum.
Önümüzdeki yıllarda hangi hastalık grubunda daha büyük gelişmeler bekliyorsunuz?
Büyük ölçekli çalışmalarda özellikle kalp-damar hastalıkları ve kronik böbrek hastalığı üzerindeki koruyucu etkilerine ilişkin önemli kanıtlar elde edildi. Karaciğer yağlanması ve buna bağlı gelişebilen sorunlarda da olumlu etkileri görüldü.
Obeziteli bireylerin yaşam süresini kısaltan en önemli hastalıklar arasında kalp-damar hastalıkları ve kanserler bulunuyor. Kalp-damar hastalıklarının önlenmesi konusunda elimizde önemli kanıtlar var. Bundan sonraki dönemde en büyük gelişmeyi, obeziteyle ilişkili kanserlerin önlenmesine yönelik araştırmalarda bekliyorum.
Toplumda bu ilaçların “zayıflama iğnesi” olarak görülmesi neden sorunlu? Yanlış kullanım hangi riskleri doğuruyor?
Bu tanımlama, güçlü etkileri olan ilaçların yalnızca bir destek tedavisi gibi algılanmasına neden olabiliyor. Oysa bunların belirli kullanım alanları, doz artırma şemaları, kullanılmaması gereken durumları, yan etkileri ve takip gereksinimleri var.
Hekim kontrolü olmadan, yanlış dozlarla kullanıldıklarında yan etkiler kontrolsüz yaşanabiliyor. En sık bulantı, kusma, ishal, kabızlık, karın ağrısı ve reflü yakınmalarıyla karşılaşıyoruz. Yüksek dozla başlanması, dozun hızlı artırılması, yeterli sıvı alınamaması ve eşlik eden hastalıkların dikkate alınmaması sorunları ağırlaştırabiliyor. Şiddetli kusmalar ve susuz kalmaya bağlı böbrek yetmezliği görülebiliyor. Hızlı kilo kaybıyla safra taşı ve safra kesesi hastalıklarının riski de artabiliyor.
İnsülin veya bazı kan şekeri düşürücü ilaçlarla birlikte kullanıldığında hipoglisemi gelişebiliyor. Güvenilir olmayan ürünler de önemli güvenlik sorunları yaratıyor. Yetersiz protein alımı ve direnç egzersizi yapılmaması halinde verilen kilonun bir bölümü yağsız vücut kütlesinden olabiliyor. Kontrolsüz kilo kaybında ağır besin yetersizlikleri de gelişebiliyor.
Kimler bu tedavileri kullanmamalı, hangi hasta gruplarında özel değerlendirme yapılmalı?
Gebelikte, gebelik planlayanlarda ve emzirme döneminde bu ilaçlar kullanılmamalı. Gebelik planlayan kadınlarda kullanılan moleküle göre yeterli süre önce tedavinin kesilmesi gerekiyor.
Kişisel veya ailevi medüller tiroid kanseri öyküsü ya da multipl endokrin neoplazi tip 2 varlığında bazı GLP-1 temelli ilaçlar kullanılmamalı. Etken maddeye veya yardımcı maddelere karşı bilinen aşırı duyarlılığı olanlarda da kullanılmaması gerekiyor.
Geçirilmiş pankreatit ve ciddi safra kesesi hastalığı bulunanlarda özel değerlendirme ve dikkatli takip gerekiyor. İnsülin kullananlarda dozların yeniden düzenlenmesi gerekebiliyor. Diyabete bağlı retinopatisi bulunan ve kan şekeri hızla düzelebilecek hastalarda göz takibi önem kazanıyor.
Tedavi bırakıldığında kilonun geri alınabilmesi, uzun süreli bir tedavi yaklaşımını mı gerektiriyor?
Evet. Obezite, hipertansiyon veya diyabet gibi kronik ve süregelen bir hastalık. Tedavi kesildiğinde iştahı ve vücut ağırlığını eski düzeyine döndürmeye çalışan biyolojik mekanizmalar devreye giriyor. Buna metabolik adaptasyon diyoruz. Kas kaybı gerçekleşmişse metabolik hızın azalması da kilo alımını kolaylaştırabiliyor. Bu nedenle tedavi bırakıldığında kilo alınması, hastanın iradesizliği veya tedavinin başarısızlığı olarak değerlendirilmemeli.
Klinik çalışmalar, tedavi kesildikten sonra kaybedilen kiloların önemli bir bölümünün geri alınabildiğini gösteriyor. Uygun hastalarda uzun süreli tedavi planlanması gerekiyor. İdame tedavisinde farklı uygulamalar araştırılıyor ancak henüz bir uzlaşı yok.
Bu ilaçları, hayat tarzı değişiklikleriyle birlikte uzun süreli, hatta ömür boyu sürebilecek kronik tedavi stratejileri olarak konumlandırmamız gerekiyor. Sağlıklı beslenme ve düzenli egzersiz alışkanlıklarının benimsenmesi elzem. Tedavinin kesilmesi planlandığında da bu alışkanlıkların sürdürülmesi şart.
Türkiye’nin obezite alanındaki klinik araştırma kapasitesini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Obezite alanında birçok klinik araştırmada ve gerçek yaşam verilerinin oluşturulmasına yönelik çok merkezli çalışmada yer aldım. Türkiye’nin önemli bir kapasitesi olduğunu düşünüyorum. Geniş ve farklı özelliklere sahip bir hasta nüfusumuz, deneyimli araştırmacı hekimlerimiz ve gelişen bir altyapımız var.
Daha fazla uluslararası araştırma çekebilmek için yalnızca hasta sayısı yeterli değil. Sözleşme ve etik kurul onaylarında daha hızlı, öngörülebilir süreçler; kaliteli veri üretimi ve hasta takibinin sürekliliği gerekiyor. Araştırma hemşiresi, koordinatör ve diyetisyen gibi personelin devamlılığı ve kurumsal olarak desteklenmesi de önemli.
Bu alanlarda yapılacak iyileştirmeler ve araştırma merkezlerinin yaygınlaşmasıyla Türkiye, küresel ölçekte obezite araştırmalarının lokomotif ülkelerinden biri haline gelebilir.
Yeni nesil ilaçlarda bilim dünyasının öncelikleri neler?
Daha fazla kilo kaybı önemli olmakla birlikte tek başına yeterli kabul edilmiyor. Komplikasyonların azaltılması, yaşam kalitesinin yükseltilmesi, kas ve kemik dokusunun korunması, sindirim sistemi yan etkilerinin azaltılması, ağızdan kullanım, daha seyrek uygulama ve maliyetlerin ulaşılabilir olması hedefleniyor.
Birden fazla hormon üzerinden etki gösteren tedavilerle etkinlik artırılmaya çalışılıyor. Hedeflerden biri kilo kaybı oranını yüzde 25-30’lara yaklaştırmak. Kas kaybını önlemek amacıyla kas koruyucu ilaçlarla kombinasyonlar da araştırılıyor. Haftalık enjeksiyonların yanında ayda bir veya daha seyrek uygulanabilecek teknolojiler ve hapların daha kolay emilebilecek formları üzerinde çalışılıyor.
Bence geleceğin en başarılı ilacı yalnızca en fazla kilo verdiren değil; hastanın uzun süre kullanabildiği, kas kütlesini koruyan, komplikasyonları azaltan, erişilebilir ve sürdürülebilir olan ilaç olacak.
İlaç şirketleri arasındaki rekabet hangi alanlara taşınıyor?
Rekabet artık hangi ilacın daha fazla kilo verdirdiği sorusuyla sınırlı kalmıyor. Şirketler etkinlik, yan etki profili, ağızdan kullanım, üretim kapasitesi ve tedavinin devamlılığı gibi alanlara yöneliyor. Kalp-damar hastalıkları, karaciğer hastalığı, uyku apnesi ve kalp yetersizliği gibi komplikasyonlar üzerindeki etkinliğin artırılması ve kas koruyucu tedaviler de gündemde.
Bir sonraki aşama, obezitenin farklı özelliklerine göre tedavinin belirlenmesi olacak. Kişinin genetik yapısının dikkate alındığı, tedaviye nasıl yanıt vereceğinin önceden öngörülmeye çalışıldığı bireyselleştirilmiş yaklaşımlar bekliyorum. İlaç şirketlerinin hem ilaç geliştirme hem de sahadaki araştırmaları destekleme açısından önemli bir rolü olacak.
Bu tedaviler gıda sektöründe hangi ürün gruplarını etkileyebilir?
İştahı, porsiyon büyüklüğünü ve yüksek kalorili yiyeceklere yönelik isteği azaltabildikleri için gıda sektörü tüketim davranışlarındaki değişimi yakından izliyor. Özellikle atıştırmalıklar, şekerli içecekler, alkol, büyük porsiyonlu hazır yemekler ve hızlı servis restoranları bu dönüşümden etkilenebilir.
Protein içeriği yüksek, porsiyonu küçük, besin yoğunluğu fazla, liften zengin ve sindirim sistemi tarafından daha kolay tolere edilen ürünlere talep artabilir. Hazır protein içeceklerine, yoğurtlara ve küçük öğün alternatiflerine talebin ve bunların üretiminin arttığını şimdiden gözlemliyoruz.
GLP-1 temelli ilaçların kullanımının artmasıyla büyük gıda üreticileri, süpermarket zincirleri ve restoran grupları stratejilerini gözden geçirmeye başlayacak.
Klinikte hastaların tüketim alışkanlıklarında nasıl değişimler gözlemliyorsunuz?
Hastaların önemli bir bölümünde porsiyon büyüklüğünün, sık atıştırmanın ve özellikle yüksek yağlı veya çok tatlı yiyeceklere yönelik isteğin azaldığını gözlemliyoruz. Bazı hastalar daha önce karşı koymakta zorlandıkları yiyecekleri artık düşünmediklerini veya çok daha küçük miktarlarla doyduklarını söylüyor. Alkol ve sigara tüketiminde de azalma olabiliyor.
Ancak iştahın azalması otomatik olarak sağlıklı beslenme anlamına gelmez. Bazı hastalar proteinli gıdaları daha zor sindirdikleri için karbonhidrat ağırlıklı beslenmeyi tercih edebiliyor. Çok az yiyip yeterli protein, vitamin, mineral ve lif alamayan hastalar da olabiliyor.
Özellikle ileri yaşta veya düşük kas kütlesi bulunan kişilerde kas kütlesi ve fonksiyon kaybı riski önem taşıyor. Bu nedenle ideal olarak tedaviye bir beslenme uzmanının ve direnç egzersizini destekleyecek bir egzersiz uzmanının da katılması gerekiyor.
Değişim kalıcı olursa gıda şirketleri ve restoranlar nasıl bir yol izlemek zorunda kalır?
Tüketiciler kalıcı biçimde daha küçük porsiyonlara yönelirse büyük porsiyon, yüksek kalori ve sık atıştırma üzerine kurulu üretim modellerinin yeniden değerlendirilmesi gerekir.
Restoranlarda küçük tabaklar, yarım porsiyonlar, protein ve sebze içeriği daha yüksek seçenekler, daha düşük yağlı hazırlama yöntemleri ve besin içeriğinin şeffaf biçimde belirtilmesi önem kazanabilir. Gıda şirketleri ürün miktarını küçültmek yerine ürün kalitesini artırmak zorunda kalabilir. Çünkü daha az yiyen tüketici, yediği miktarın daha besleyici ve kaliteli olmasını isteyecektir.
Türkiye’de de benzer bir değişim kaçınılmaz. Ancak bunun yalnızca varlıklı ve ilaca ulaşabilen gruplara yönelik bir pazar olmaması gerekiyor. Sağlıklı gıdaya erişim toplumun tamamı için kolaylaştırılmalı.
Sağlık sigortaları ve geri ödeme sistemleri nasıl değişebilir? Bu tedaviler uzun vadede tasarruf sağlayabilir mi?
Başlangıçta önemli bir ilaç maliyeti oluşuyor. Ancak değerlendirme yalnızca kutu fiyatı üzerinden yapılırsa eksik kalır. Önlenen diyabet vakaları, kalp krizi, inme, uyku apnesi, böbrek ve karaciğer hastalıkları, eklem operasyonları ve iş gücü kayıpları da hesaba katılmalı.
Uzun vadede sağlık harcamalarını azaltma potansiyeli var. Bunun gerçekleşmesi doğru hasta seçimine, tedaviye devamlılığa, klinik yarara ve komplikasyonların önlenmesine bağlı.
Türkiye Obezite Araştırma Derneği olarak AON’la birlikte sigortacılar için GLP temelli obezite tedavilerine yönelik bir kılavuz yayımladık. Bu süreçte yapılan çalışmada, ilaçların belirli bir süre karşılanmasının uzun dönemde obezitenin maliyetini azaltabileceği öngörüldü. Yalnızca vücut kütle indeksine değil komplikasyonların varlığına da bağlı bir geri ödeme sistemi önerdik.
Gelecekte belirli klinik hedeflere ulaşılıp ulaşılmadığını değerlendiren, sonuç odaklı geri ödeme modellerinin gündeme gelebileceğini düşünüyorum.
Yapay zeka ve dijital sağlık uygulamaları tedavinin neresinde olacak?
Yapay zeka ve dijital sağlık uygulamaları, tedavinin kişiselleştirilmesinde önemli rol oynayacak. İlaç tedavisinin hayat tarzı değişiklikleriyle desteklenmesi gerekiyor. Yapay zeka bu alanda hem hekimin hem hastanın işini kolaylaştırabilir.
Giyilebilir teknolojiler ve mobil uygulamalar; günlük kalori harcaması, uyku kalitesi ve kan şekeri dalgalanmalarının izlenmesine yardımcı olabilir. İlaç yan etkileri veya doz uyumuna ilişkin sorunlar erken dönemde tespit edilerek hekime uyarı gönderilebilir. Bu sistemler, obezite yönetiminde yer alan farklı uzmanların hastayı birlikte takip etmesini de kolaylaştırabilir.
Bu ilaçlar internet veya akıllı telefon kadar büyük bir ekonomik dönüşüm yaratabilir mi?
Bunu zamanla göreceğiz. Ancak etkileri geniş bir alana yayılabilir. Beslenme kültürünü ve gıda sektörünü, egzersiz alışkanlıkları üzerinden spor salonlarını ve spor malzemeleri üretimini etkileyebilirler. Dijital takip teknolojilerinin daha fazla kullanılması da medikal cihaz sektörünü dolaylı olarak etkileyebilir.
Gıda şirketlerinin borsadaki değerlerinden sigorta poliçelerinin prim hesaplamalarına, spor salonlarının iş modellerinden tekstil sektöründeki beden standartlarına kadar çok sayıda alanda değişim yaratma potansiyeli var. Bu da çok büyük boyutlu bir ekonomik dönüşüm yaşanabileceğini düşündürüyor. Aynı zamanda obezitenin önlenmesi açısından da önemli bir farkındalık yaratabilir.
2030’a geldiğimizde obezite tedavisini nasıl konuşacağız?
Obeziteyi iradesizlik veya yalnızca kilo fazlalığı olarak tanımlayan yaklaşımların geride kalmasını umuyorum. Kronik, ilerleyici ve komplikasyonlara yol açabilen bir hastalık olduğunun yaygın biçimde kabul edileceğini öngörüyorum.
En büyük değişimi tedavinin kişiselleştirilmesinde bekliyorum. Obezitenin farklı tiplerinin belirlendiği, hastanın genetik yapısına ve mevcut komplikasyonlarına uygun tedavi planlarının oluşturulduğu, dijital uygulamalarla desteklenen takip sistemlerinin kullanıldığı bir yaklaşım öngörüyorum. Obezitenin bu yolla kontrol altına alınabilir kronik hastalıklar arasında çok daha güçlü bir yer edinebileceğini düşünüyorum.












