Haber kapak görseli
Genel
8 dk okunma süresi
HELLO!

Hafıza, aidiyet ve kadınlık halleri arasında kendi görsel dilini kuran Melike Kuş “İplik benim için hafızayı tutmanın bir yolu”

İçeriği Paylaş

Bir yere ait olmak ne demek? Peki insan doğduğu yere de gittiği yere de bütünüyle ait hissedemediğinde, kendine nerede yeni bir yer kurar? Melike Kuş, ‘Lost Wishes, Found Dreams’te kadın bedeni, hafıza, göç ve çocukluğun masalsı imgeleri üzerinden bu ‘arada olma’ halinin izini sürüyor.

Hazırlayan: Büşra Nazlan Üregül

Melike Kuş’un ‘Lost Wishes, Found Dreams’ serisi tam da bu eşikte duruyor. Kadın bedeni, gözler, çocukluğun masalsı nesneleri, iplik, nakış ve yün aracılığıyla hafıza, aidiyet ve göç kavramlarını ele alan Kuş, bu seride kendi kişisel hikayesine de önceki çalışmalarından daha fazla yaklaşıyor. Kuş’la John Berger’ın ‘görmenin tarafsız olmadığı’ düşüncesinden kadınların sanat tarihindeki bakılan konumuna, göçten çocukluğa, el emeğinin görünmez tarihinden dijital çağda sanat eseriyle fiziksel karşılaşmanın önemine uzanan bir sohbet gerçekleştirdik. Ve sonunda belki de serginin en temel sorusuna geldik: “İnsan iki dünya arasında kaldığında kendine üçüncü bir yer yaratabilir mi?” Melike Kuş’un cevabında bu yer coğrafi değil; insanın içinde, hafızasında ve hayalinde kuruluyor.

HELLO!: John Berger, ‘Görme Biçimleri’nde görmenin hiçbir zaman tarafsız olmadığını söyler. Senin pratiğinin merkezinde de ‘bakmak’ ile gerçekten ‘görmek’ arasındaki fark var. Yıllar içinde senin için ‘görmek’ kavramı nasıl değişti?

Melike Kuş: Berger’ın ‘görmenin tarafsız olmadığı’ fikri benim pratiğimle oldukça örtüşüyor. Çünkü bir portreye baktığımızda aslında sadece karşımızdaki yüzü görmüyoruz. Kendi deneyimlerimizi, hafızamızı, inançlarımızı ve hatta o anki ruh halimizi de beraberimizde getiriyoruz. Ben de işlerimde, özellikle gözler ve portreler üzerinden, bu bakışın nasıl şekillendiğini düşünüyorum. ‘Lost Wishes, Found Dreams’te ise buna hafıza, aidiyet ve göç deneyimi de ekleniyor. Benim için görmek artık sadece bakmak değil; görünmeyen hikayeleri, geride kalanı ve bazen bir bakışın içinde saklı olan şeyleri de fark etmek.

HELLO!: Bir eser üretirken izleyicinin ilk olarak neyi görmesini istediğini düşünüyor musun? Yoksa izleyicinin kendi hafızası ve deneyimiyle eserde bambaşka bir şey bulması senin için daha mı önemli?

M. Kuş: İzleyicinin ne göreceğini kontrol etmekten çok, ona bir alan açmayı tercih ediyorum. Kadınlarım ilk bakışta portreler, gözler ya da bedenler olarak görülebilir ama benim için onların taşıdığı hafıza, sessizlik ve direnç daha önemli. Özellikle gözlerin burada güçlü bir yeri var. Onlar sadece bakılan değil, aynı zamanda bakan ve tanıklık eden şeyler. Aslında ben izleyiciye “Bunu görmelisin” demek istemiyorum. Herkesin kendi deneyimi ve hafızasıyla başka bir şey görmesi, hatta işten bambaşka bir duyguyla ayrılması benim için önemli. Bir anlamda iş, izleyiciyle karşılaştığı anda tamamlanıyor.

HELLO!: Sanat tarihinde kadın bedeni uzun süre ‘bakılan’ bir nesne olarak konumlandırıldı. Senin kadınların ise doğrudan bize bakıyor. Bu bakışı tersine çevirmek senin için bilinçli bir tavır mı?

M. Kuş: Evet, benim için bu bakışı tersine çevirme çabası önemli. Kadınlarımı yalnızca bakılan bedenler olarak değil; kendi hikayeleri, hafızaları ve yaşanmışlıkları olan özneler olarak kuruyorum. Uzun zamandır görünmez bırakılmış, sessizleştirilmiş ya da başkalarının bakışı üzerinden tanımlanmış kadınların kendi bakışlarını geri almaları benim için önemli. Bu yüzden gözler çoğu zaman doğrudan izleyiciye bakıyor. Hatta bazen izleyiciyi takip ediyor gibi. Bir anlamda “Ben buradayım, beni gör. Benim de bir hikayem var” diyorlar. O bakış benim için hem bir hatırlatma hem de bir var olma ve direnme biçimi.

HELLO!: ‘Lost Wishes, Found Dreams’te göç, ev ve aidiyet çok belirgin. Senin kişisel göç deneyimin bu serideki kadınları nasıl değiştirdi?

M. Kuş: Bu seride ilk kez kadınlarımdan biri doğrudan kendim oldum. Göçle birlikte ‘ev’ ve ‘ait olmak’ kavramlarının benim için anlamı değişti. Artık ne doğduğum yere ne de gittiğim yere tamamen ait hissediyorum. İki yerin, iki zamanın arasında kalmış gibi bir his var. Bu duyguyu daha önce işlerimde dolaylı olarak ele almış olabilirim ama bu seride ilk kez kendi hikayemi bunun içine daha doğrudan dahil etmek istedim. Belki de bu yüzden serideki bazı işler benim için diğerlerinden biraz daha kişisel.

HELLO!: Sergide çocukluğun masal dünyasından aynalar, sihirli pabuçlar ve başka tanıdık nesnelerle karşılaşıyoruz. Yetişkin bir kadın olarak çocukluğunun masallarına geri döndüğünde, bu imgelerin anlamı nasıl değişiyor?

M. Kuş: Çocukluğun masal dünyasına bugün yetişkin bir kadın olarak döndüğümde, aynı nesnelerin artık bambaşka anlamlar taşıdığını görüyorum. Bir zamanlar dilekleri gerçekleştiren sihirli pabuç, bugün benim için kaybolmuş bir yeri ya da kişiyi bulma arzusuna dönüşebiliyor. Ayna ise sadece kendine bakmakla ilgili değil; değişen benliğini yeniden tanıma çabasıyla ilişkili. Çocukken masalların bize vaat ettiği kesin bir ‘mutlu son’ vardı. Bugün ise buna aynı şekilde inanmıyorum. Daha çok geçmişi kaybetmeden onunla birlikte değişebilmek ve kendine yeni bir yer açabilmek fikri ilgimi çekiyor. Çocukluğa dönmek de benim için biraz böyle; eski imgelerin içine yeniden girip onlara bugün başka bir gözle bakmak.

HELLO!: Sergideki sallanan at çok güçlü bir metafora dönüşüyor; ileri ve geri hareket ediyor ama hiçbir yere varmıyor. Senin için bu nesne neyi temsil ediyor?

M. Kuş: Sallanan at benim için bir yere ait olma isteğiyle hiçbir yere tam olarak varamama hali arasında kalmayı anlatıyor. İleri ve geri hareket ediyor ama aslında bulunduğu yerden hiç ayrılmıyor. Bu hareket benim için göç deneyimiyle de çok örtüşüyor. Bazen geçmişle gelecek, geride bıraktığın yerle henüz ait olamadığın yer arasında böyle bir gidip gelme hali oluyor. Bir yandan ilerlemek istiyorsun ama geçmiş de seninle birlikte geliyor. Bu yüzden sallanan at benim için sadece çocukluğa ait bir nesne değil; askıda kalan zamanın, hafızanın ve arada olma halinin bir metaforu.

HELLO!: İplikle ilişkin çocukluğuna kadar uzanıyor. Bugün işlerinde tekrar tekrar karşımıza çıkan iplikle çocukluğundaki o ilk temas arasında hâlâ bir bağ var mı?

M. Kuş: Evet, o bağ hiç kopmadı. İplik benim için çocukluğumdan beri çok doğal, hatta biraz içgüdüsel bir şey. Ona dokunmak, onunla bir şey yapmak hep tanıdık ve güvenli bir his verdi bana. Bugün ipliği kullanırken aslında o ilk duyguyla da bağ kuruyorum. İplik benim için sadece bir malzeme değil. Hafızayı tutmanın, bir şeyleri birbirine bağlamanın, kopmuş bir şeyi yeniden bir araya getirmenin bir yolu. Bazen de bıraktığın yerden yeniden devam edebilmenin.

HELLO!: Nakış, dikiş ve iplik tarih boyunca çoğunlukla kadınlarla ve ev içi emekle ilişkilendirildi; uzun süre ‘yüksek sanat’ın dışında tutuldu. Bu malzemeleri resmin merkezine taşımak senin için feminist ya da politik bir tavır mı?

M. Kuş: Başlangıçta bunu bilinçli olarak feminist bir tavır ortaya koymak için yapmadım. İğne, iplik, nakış ve yün benim pratiğime çok doğal bir şekilde girdi. Ama zamanla bu malzemelerin tarihini ve özellikle ‘kadın işi’ olarak görülüp sanatın dışında bırakılmalarını daha fazla düşünmeye başladım. O noktada yaptığım işin politik tarafı da benim için daha görünür oldu. Özellikle kadın bedeni ve kadın bakışı üzerine çalışırken bu malzemeleri resmin merkezine taşımak artık bilinçli bir tercih. Yani feminist yaklaşım benim için sonradan eklenmiş bir fikir değil. Malzemeyle ve kadın bedeniyle kurduğum ilişkinin içinden zamanla ortaya çıkan bir tavır.

HELLO!: “Malzemeler hafıza taşır” diyorsun. Bir iplik nasıl hatırlar? İplikle yüzü aynı yüzeyde buluşturduğunda iki farklı hafıza biçimi mi yan yana geliyor?

M. Kuş: Aslında ipin gerçekten ‘hatırladığını’ söylemiyorum. Daha çok, her dikişin bir dokunma, emek ve zaman izi taşıdığını düşünüyorum. Bir şeyi tekrar tekrar dikmek, aynı hareketi uzun süre yapmak malzemenin üzerinde ister istemez bir iz bırakıyor. Bu yüzden ip benim için zamanla bir tür hafıza taşıyıcısına dönüşüyor. Yüz ise hafızayı daha kişisel bir şekilde taşıyor. Özellikle gözler; yaşanmışlıkları, görülenleri ve bazen de söylenemeyen şeyleri temsil ediyor benim için. İp ve yüz bir araya geldiğinde bu iki farklı hafıza biçimi birbirine karışıyor. Dikiş bazen bir şeyi görünür hale getiriyor, bazen de sanki onu onarıyor. Bu yüzden üretim sürecinde dikiş benim için hem hatırlamakla hem de geçmişten kalan bir şeyi yeniden bir araya getirmekle ilişkili.

HELLO!: İşlerinin dokusu, katmanları ve el işçiliği çok belirgin. Teknik senin için yalnızca bir üretim yöntemi mi, yoksa anlattığın hikayenin de bir parçası mı?

M. Kuş: Bence benim işlerimde dijital görüntüyle fiziksel karşılaşma arasındaki fark oldukça belirgin. Kullandığım malzemenin dokusunu, katmanlarını ve el işçiliğini bir fotoğraf üzerinden tamamen aktarmak çok zor. Hatta bazen portfolyo ya da başvurularda işlerin boya ile yapıldığını düşünenler bile olabiliyor. Bu yüzden teknik benim için sadece nasıl ürettiğimle ilgili değil. Kullandığım üretim biçimi, işin anlattığı hikayeyle de doğrudan bağlantılı. Malzemenin bıraktığı iz ve elin yaptığı müdahale işin bir parçası.

HELLO!: Bugün sanat eserleriyle çoğu zaman önce Instagram’da, birkaç saniyelik bir görüntü üzerinden karşılaşıyoruz. Senin gibi dokunun ve el emeğinin belirleyici olduğu işlerde dijital görünürlük ile eserin karşısında fiziksel olarak durmak arasında nasıl bir fark var?

M. Kuş: Bence benim işlerimde dijital görüntüyle fiziksel karşılaşma arasındaki fark daha da belirgin. Kullandığım malzemenin dokusunu, katmanlarını ve el işçiliğini bir fotoğraf üzerinden tamamen hissettirmek mümkün değil. Hatta bazen portfolyo ya da başvurularda işlerin boya ile yapıldığını düşünenler oluyor. Ama dijitalde bir eseri görmek meselesini sadece kendi işlerim üzerinden düşünmüyorum. Bugün dünyanın farklı yerlerindeki sanat eserlerine birkaç saniye içinde ulaşabilmek gerçekten çok büyük bir imkan. Bunun çok değerli olduğunu düşünüyorum. Ama ekranda gördüğümüz sonuçta eserin kendisi değil, onun bir görüntüsü. Fiziksel olarak eserin karşısında durduğunda ölçeğini, yüzeyini, mekanla ilişkisini ve hatta etrafındaki atmosferi deneyimliyorsun. Bunların hepsi işin bir parçası. O yüzden dijital görünürlük esere ulaşmayı çok kolaylaştırıyor ama fiziksel karşılaşmanın yerini tamamen tutmuyor.

HELLO!: Sergi iki dünya arasında yaşayan bir kadının hikayesini de taşıyor. Sence insan ne geride bıraktığı yere ne de geldiği yere bütünüyle ait hissedemediğinde kendine ‘üçüncü bir yer’ yaratabilir mi? ‘Lost Wishes, Found Dreams’ senin için böyle bir yer mi?

M. Kuş: Sanırım benim için üçüncü bir yer yaratmaktan çok, iki yer arasında ne taşıdığımı anlamak söz konusu. Göç ederken her şeyi bavuluna koyup getiremiyorsun. Bazı şeyler geride kalıyor. Benim için ‘Lost Wishes’ biraz bunlarla ilgili: Geride bıraktığım, artık ulaşamadığım ya da başka bir şekilde devam edemeyen şeyler. Ama aynı yolculukta hiç beklemediğin şeyler de buluyorsun. Yeni ihtimaller, yeni düşler, başka bir hayat fikri, hatta belki daha önce tanımadığın bir kendin. Bunlar da ‘Found Dreams’. Dolayısıyla sergi benim için iki dünyanın arasında yeni ve sabit bir yer yaratma girişiminden çok, kaybettiklerimle bulduklarımın aynı alanda var olabilmesiyle ilgili. Belki de o üçüncü yer fiziksel bir yer değil. İnsanın içinde, hafızasında ve hayalinde oluşan bir yer. Belki insan göç ettikten sonra yeni bir yere tamamen ait olmak yerine, yanında taşıdığı şeylerden kendine başka bir yer kuruyor.

© 2025 bmag - Tüm hakları saklıdır.

Iyzico ile ÖdeIyzico Logo