
Hindistan’ın büyüsü: Yoga, teslimiyet ve içsel dönüşüm
Yazı: Lara Belevi
Hindistan’la ilk karşılaşmam 2018 yılına dayanıyor. Hayatımın yönünü değiştiren bir kararla yoga öğretmenlik eğitimine katılmaya karar verdiğim yıldı. O dönem 28 yaşındaydım. Yoga benim için sadece bir pratik değil; hayatımın en zor sınavlarından geçtiğim bir zamanda en büyük dayanağım oldu. Derin kayıplar ve sarsıcı bir sağlık süreciyle yüzleşirken, nefesimle kalmayı ve içsel gücüme tutunmayı yoga sayesinde öğrendim. Tam da bu yüzden öğretmenlik eğitimi kararı benim için ani bir yön değişikliği değil, içsel bir çağrıya verilen doğal bir cevaptı. Yoga bana rehberlik etmişti; şimdi ise ben, yoga aracılığıyla başkalarına rehberlik etmek istiyordum.
İstanbul’da geçirdiğim dört yılın ardından, bir kurumsal şirketteki son deneyimim bana çok önemli bir gerçeği fark ettirdi: İçimde derin bir kaçış, değişim ve doğayla yeniden bağ kurma ihtiyacı vardı. Günlük hayatın yoğun temposu, toplantılar, hedefler ve bitmek bilmeyen sorumluluklar arasında ruhumun sesini giderek daha az duyar olmuştum. Dışarıdan bakıldığında her şey “yerli yerinde” görünüyordu; ancak içimde başka bir çağrı vardı: Daha anlamlı, daha sade ve daha gerçek bir yaşam arayışı…
Hindistan fikri hayatıma bir arkadaşım sayesinde girdi. O, Mysore’da, Karnataka bölgesinde bulunan Samyak Yoga Ashram’ı online keşfetmiş ve beni de katılmam için cesaretlendirmişti. İlk tepkim heyecan değil, korkuydu. Hindistan beni ürkütüyordu. Kaotik, gizemli, bilinmez bir ülke olarak hayal ediyordum. Hatta o zamana kadar oraya seyahat etmeyi bile hiç düşünmemiştim.

Bilmediğimiz şey çoğu zaman bizi korkutur. Ama bazen tam da o bilinmezlik, ruhumuzun büyümesi için ihtiyaç duyduğu kapıyı aralar. İçimdeki korkuya rağmen, kalbimin derinliklerinde bunun bir davet olduğunu hissediyordum. Konfor alanımın dışına çıkmaya, kontrolü biraz bırakmaya ve hayatın beni götüreceği yere güvenmeye dair bir davet…
O yolculuk sadece başka bir ülkeye değil, kendime doğru attığım ilk adımdı. Haklıydım. Hindistan gerçekten eşsiz bir ülke. Hindistan’daki ilk günümde ağladım. Daha önce Bali’de bir yıl yaşamış biri olarak, benzer bir atmosferle karşılaşmayı bekliyordum: Şık kafeler, butikler, estetik yoga stüdyoları… Fakat hiçbirini bulamadım. Alıştığım düzenin, konforun ve “tanıdık” dünyanın izleri yoktu. Büyük bir hayal kırıklığı yaşadım. İçimde derin bir çöküş hissettim. Kendi kendime şu soruyu soruyordum: “Bu ülkede bir ayı nasıl geçireceğim?” Avrupa mutfağına alışkın biri olarak aç kalmaktan bile korkuyordum.
Bugün geriye dönüp baktığımda bu korkular bana neredeyse masum geliyor. Ama o an, bilinmezliğin ortasında oldukça gerçektiler. Oysa Mysore, dünyanın yoga başkenti olarak bilinir. Yıllardır birçok yoga öğrencisi ve öğretmeni için bir hac noktasıdır. Fakat ben ilk günlerimde bu ruhu göremedim. Şehrin ritmini anlamak için zamana ihtiyaç vardı. Bunu bana bir yerel halktan biri öğretti. Vipul’la tesadüfen bir restoranda tanıştık ve onun sayesinde içime biraz da olsa umut doğdu. Sabırlı olmam gerektiğini, Hindistan’ın hemen kendini göstermediğini söyledi. Ve işin aslı gerçekten de öyleydi.

“Mother” India
Hindistan, hızlı tüketilen bir deneyim değildir. Onu anlamak için yavaşlamak gerekir. Gözlemlemek, kabullenmek, yargılamadan bakmak gerekir. Birkaç gün sonra şehrin ritmini hissetmeye başladım. Sabahın erken saatlerinde (05:30) sokakların uyanışı, tapınaklardan yükselen mantralar, sade ama derin bir yaşam anlayışı… Hindistan’da sıkça söylenen bir söz vardır: “Mother India sizi kabul ederse kalırsınız.” Bugüne kadar dört kez geri dönme onuruna eriştim. Bunun ne kadar büyük bir şans olduğunun bugün farkındayım. Her dönüşümde içimde derin bir minnet duygusu var. Bir kez daha kabul edilmiş olmak… Bir kez daha çağrılmış olmak… Ne kadar şanslı olduğumu biliyorum ve bunun için her seferinde kalpten şükrediyorum. Son yolculuğum ise diğerlerinden oldukça farklıydı. Bu kez Hindistan’a sadece öğrenci olarak değil, bir alan tutucu, bir rehber olarak geri döndüm. Yashika ve Manoj ile birlikte, yoga, ses terapisi, niyet, tezahür çalışmaları ve enerji çalışmaları ve Mysuru’nun büyüsünü keşfetmeyi içeren özel bir keşif inzivası düzenleme şansına sahip oldum. Bu deneyim, benim için yalnızca bir organizasyon değil, aynı zamanda içsel yolculuğumun bir yansımasıydı. Yashika ile yoga öğretmenlik eğitimim sırasında tanışmıştım. O günden sonra yollarımız farklı yönlere gitse de bağımız hiç kopmadı. Zaman zaman mesajlaştık, hayallerimizi paylaştık, birbirimizin dönüşümüne uzaktan tanıklık ettik. Bir gün bana ulaştı ve doğanın kalbinde gerçekleşecek özel bir inziva için birlikte çalışmayı teklif etti. Bu davet, Hindistan’ın bana sunduğu yeni bir kapıydı. Hiç tereddüt etmeden “evet” dedim. Seçtiği yer adeta bir cennetti. Doğanın tam ortasında, sade ama huzurlu bungalovlar… Sabah kuş sesleriyle uyanıyor, gün batımında gökyüzünün renklerine tanıklık ediyorduk. Ve en etkileyici kısmı: Nehre bakan, zarif ve görkemli bir yoga shala… (yoga evi) Pratiklerimizi adeta meditasyona dönüştürüyordu. Orada zaman yavaşlıyor, zihin sakinleşiyor, kalp daha net konuşuyordu.

Büyülü Hindistan
Bu inziva sadece bir program değildi. Katılan herkes için bir hatırlayış alanıydı. Kendimize, bedenimize, niyetlerimize ve doğayla olan bağımıza yeniden dönme alanı… Ve belki de tüm bu yolculukların özünde tek bir kelime var: Hindistan’ın büyüsü…
Hindistan’ın renkleri… Sokakları süsleyen çiçekler, sarilerdeki canlı tonlar, tapınaklardaki altın yansımalar…Baharatların kokusu, yemeklerin yoğun aroması, tütsülerin havaya karışan dumanı… Bu ülke duyularla deneyimlenir. Sadece görülmez; hissedilir, koklanır, tadılır. Farklı dinlerin, inançların ve ritüellerin yan yana, iç içe var olması ise derin bir saygı kültürünü beraberinde getirir. Tapınak çanlarının sesiyle ezanın yankısı aynı gökyüzünde buluşabilir. Çeşitlilik burada bir ayrım değil, bir zenginliktir. Yoga ise Hindistan’da bir “trend” değil, bir yaşam disiplinidir. Batı’da çoğu zaman fiziksel bir pratik olarak algılanan yoga, burada bir yaşam felsefesidir. Disiplin, adanmışlık ve tevazu ile yaşanır. Sabahın erken saatlerinde, sessiz bir kararlılıkla yapılan pratikler bana yoganın özünü yeniden hatırlattı: gösterişsiz, derin ve sade. Hindistan insana istemeden de olsa tevazuyu öğretir. Topraklar çıplaktır, hayat yalındır. Konfor alanlarınız yavaş yavaş çözülür. Ve o çözülmenin içinde gerçek bir “grounding” — gerçek bir köklenme — başlar. Belki spiritüellik hakkında yüksek sesle konuşulmaz. Belki kimse size büyük sözler söylemez. Ama toprakta çıplak ayakla yürüdüğünüzde, nehir kenarında sessizce oturduğunuzda ya da sabahın ilk ışığında pranayama (nefes seansı) yaparken, derinden gelen bir şifa hissi vardır.

Kaotik… ama inanılmaz derecede dingin. Hindistan denince çoğumuzun aklına ilk olarak kalabalık, trafik, gürültü, düzensizlik ve hatta kirlilik gelir. Ve evet, bunların hepsi Hindistan’ın bir parçasıdır. Gerçektir. Ama bu sadece görünen yüzüdür. Diğer yüzünde ise teslimiyet, inanç, dayanıklılık, sabır ve kalpten gelen bir huzur vardır. Dışarıdan karmaşık görünen bu ülkenin içinde, tarif edilmesi zor bir içsel düzen saklıdır. Belki de Hindistan’ın büyüsü tam olarak burada yatar: Size konforu değil, gerçeği sunar. Kontrolü değil, teslimiyeti öğretir.
Gürültünün içinde sessizliği bulmayı hatırlatır. Ve eğer Mother India sizi kabul ederse, oradan sadece anılarla değil, dönüşmüş bir kalple dönersiniz.
Benzer Haberler

90’ları neden bu kadar özlüyoruz? O yılların hayatını bugünden farklı kılan şeyler

Yenilenme mevsimi: Bedeninizi bahara hazırlamanın yolları

Sil baştan başlamak gerek bazen: Mevlânâ’nın hayatını değiştiren karşılaşma









