Haber kapak görseli
Genel
6 dk okunma süresi
Pozitif

90’ları neden bu kadar özlüyoruz? O yılların hayatını bugünden farklı kılan şeyler

İçeriği Paylaş

Ulaşılamadığımız, beklemeyi bildiğimiz, anıları kaydetmeden yaşadığımız bir zamandı 90’lar. Belki de bu yüzden hâlâ bu kadar gerçek geliyor.

Yazan: Oben Budak

90’larda mükemmel miydik? Hayır! Ama hayatımız daha geniş bir sprektrumdan yayılıyordu evrene. Bekliyor, sabrediyor, tartışıyor, uğraşıyor, vazgeçmiyorduk.

90’lar bugün özlendiği için “güzel” değil, güzel olduğu için özleniyor. Çünkü o yıllar, analog ile dijital arasında kurulmuş bir köprüydü. Ne tamamen yavaştık ne bugünkü gibi nefessiz.

Hayat akıyordu ama üstümüze doğru koşmuyordu. 90’larda evden çıktığında kaybolurdun. Cep telefonu yoktu, WhatsApp ve dolayısıyla “son görülme” yoktu. Annen ev telefonundan arar, bulamazdı. “Dışarı çıkmıştır” derdi. Bu bir kriz değildi. Hayattı. Başına bir şey gelmiş olabildiğinden şüphelenmezdi kimse, dünya oralarda değildi çünkü. Arkadaşınla akşam 6’da buluşacaksan, akşam 6’da orada olurdun. “Yoldayım” diye mesaj atamazdın. Geç kalırsan, geç kalmış olurdun en fazla. Kimse seni haritadan takip etmiyordu. Ve şimdi şimdi anlıyoruz ki bu özgürlükmüş, ulaşılamamanın konforuymuş. Şimdi her an herkese ulaşabiliyorsun ama kimseye ulaşmak istemiyorsun da aslında. Çoğunluk yalnızlıktan şikayetçi ama kimsenin konfor alanından çıkıp bir başkasını hayatına alası yok! Kişisel özgürlükler döneminde yaşıyoruz ama mutlu muyuz, orası tartışılır.

90’lar beklemeyi öğrendiğimiz, her şeyin hemen olmadığı bir dönemdi. Mutluluk da, eğlence de sabır isterdi. Film mi izleyeceksin; video kulüplere gidip kiralaman gerekiyordu. İstediğin filmin kaseti kalmadıysa beklemek zorundaydın. Sinemalarda kaçırdığım Pretty Woman’ı izleyebilmek için haftalarca VHS kaset sırası beklediğimi iyi hatırlıyorum. Takip ettiğin dizi mi var; o saatte evde olacaksın. Kaçırırsan geçmiş olsun. Şarkı mı istiyorsun? CD alacaksın. Kasete çekeceksin.

Yurt dışında yayınlanan albümler bize çok geç geliyordu. Müzik mağazalarına her gün Madonna’nın yeni albümü geldi mi diye kontrole giderdim. Camekana asılan posteri görünce bile havam değişirdi. Şimdi sosyal medya aracılığıyla her şey, her yerde. Ama tadı tuzu aynı değil. Her şey emek istiyordu. En çok da ilişkiler öyleydi. Tanışıp, bir araya gelir ve haftalar içinde flörtleşerek birbirini tanırdın. Evet bu bazen vakit kaybına da neden oluyordu ama günümüzde ilk buluşma öncesi gönderilen “fotoğrafların” da birbirini ruhen tanımaya yardımcı olduğu söylenemez. Şimdi her şey bir tık uzağında, ama hiçbir şeyin tadı yok. Sanki yediğimiz, içtiğimiz şeylere kattıkları GDO’dan hayatımıza da enjekte ettiler. Beklemeye sabrımız yok ama beklemediğin şeyin kıymeti de yok.

İlişkiler start-up oldu

O dönemde ilişki kurmak diye bir şey vardı. Şimdi ise ilişkilerimizi yönetiyoruz. Çiftlerin “excel tabloları” var ve ona göre yaşıyorlar gibi geliyor bana. Zorlaşan hayat şartları bizi şirketlerin evlenmesi gibi bir araya getiriyor gibi duruyor. “Sen internet faturasını öde, ben elektiriği” diyoruz birbirimize. “Kirayı paylaşalım” amacındayız sanki. Birbirine “Hafta içi ayrı takılalım” demek zaten bir klasik artık. Birliktelikler şirketleşti. Duygu yerine plan var, şefkat yerine takvim. İşin kötüsü kimse kimsenin hayatına gerçekten girmiyor, sadece yan yana duruyor. Hem de maalesef ki bir amaç için.

90’larda mükemmel miydik? Hayır! Ama hayatımız daha geniş bir sprektrumdan yayılıyordu evrene. Bekliyor, sabrediyor, tartışıyor, uğraşıyor, vazgeçmiyorduk. Evet, belki de en önemlisi vazgeçmemekti. Bir şeye çaba harcamak, onun için uğraşmak. Şimdi o kadar çok seçenek var ki hemen eliyoruz hayatımızdan. Seçenek bolluğu var. Uygulama bolluğu da var! Sevgili adayı da bol, şarkı da. Ama değer az işte, bunu bir anlayabilsek belki de çok farklı olacak her şey. İşlerimiz de bütün hayatımızı ele geçirdiği için çok fazla vakit harcamak istemiyoruz. Hemen olsun, hemen görelim istiyoruz. İşin kötüsü, patronumuzu zengin edecek bir projeye harcadığımız enerjinin onda birini eşimize dostumuza harcamıyoruz artık. Zaten çok az enerjimiz var, onu da kendimize harcamayı tercih ediyoruz esasen.

Stüdyodan hayata sızan bir samimiyet

Bugün, 90’lardan bir şarkı dinlediğimizde içimizde tuhaf bir şey oluyor. Sanki sadece bir melodi değil de; bir dönem, bir his, bir “biz” hali çalıyor kulaklarımıza. Çünkü o şarkılar yapılmıyordu; Yaşanıyordu! Ben bunu uzaktan izleyen biri değildim. Kral TV’de VJ’lik yaparken, müziğin mutfağının tam içindeydim. 1996’da Sertab Erener’in Sertab Gibi albümünün kayıtlarında bulunmak, bugünden bakınca bir mucize gibi geliyor. Ve o günleri öyle iyi özetliyor ki. Stüdyoda günler, haftalar, aylar geçerdi. Sertab orada. Demir Demirkan orada. Alp Turaç sabit. Bir gün Sezen Aksu gelir. Bir gün Fahir Atakoğlu, Atilla Özdemiroğlu hep uğrar, Levent Yüksel, Küçük İskender, Şebnem Ferah gelir, hep müzik tartışılırdı. Albüm dediğin şey bir kolektif ruhtu. Kimsenin acelesi yoktu. Kimse “hadi yükleyelim, trend olsun” demiyordu. Çünkü mesele trend olmak değil, kalıcı olmaktı.

Günümüzde ne oluyor? Şarkı WhatsApp’tan geliyor. Ev stüdyosunda ayaküstü kaydediliyor. Mix hazır, kapak en basiti, zaten herkes fotoğrafçı artık. Hemen yayına alınıyor. Ne üzerine yatma var, ne fikri geliştirme. Hep aynı gruplar birbirini övüyor, ortaya çıkan şey de haliyle ruhsuz. Düzgün, temiz ama hissiz. Tıpkı plastik bir çiçek gibi.

Bu yüzden hala Tarkan var. 30 küsur yıldır dönem dönem birileri onunla kıyaslanıyor ama ayakta kalan sadece o. Çünkü onun çıktığı dönem, müzikle birlikte karakter de üretiliyordu. Sahne kimliği, duruş, hikâye… Zeynep Bastık örneği boşuna değil. O kadar kötü pop şarkıları yapıldı ki insanlar mecburen 90’lara döndü. O yeni ama kötü şarkıları sevdiği isimlerden dinlemektense, bildiği şarkıları yepyeni bir isimden duymayı tercih etti. Bu durum oyuncular için de geçerli. 90’larda ve 2000’lerde bir karakterleri vardı. Şimdi neredeyse hepsi aynı tonda şarkılar gibi. 5-6 senelik hit bir dönem yaşayıp sonra Instagram’da ürün paylaşan influencer’lara dönmeleri tesadüf değil. Hiçbirinin özelliği yok. Yapılan röportajlarda bile duygu yok, çünkü söyledikleri şeyler bin kere revizeden geçip mükemmel hale getiriliyor. Ama unutuluyor ki insan kusurlarıyla güzel.

İşte eğlence dünyasındaki bu ruhsuzluk hayata da sıçradı bir şekilde. Bize yıllarca ne öğretildi; “Kendine odaklan”, “Önce sen”, “Kimse için kendini yıpratma”, “Enerjini koru…” Çok güzel tavsiyeler değil mi? Ama dozu biraz kaçırdık. Birbirine tahammül edemeyen, en küçük zorlukta kaçan, ilişkiyi değil egoyu büyüten insanlara dönüştük. Dost meclislerinde herkes yalnızlıktan şikâyetçi. Ama kimse kimseye yaklaşmıyor. Çünkü yaklaşmak risk. Çünkü emek vermek yorucu. Çünkü “uğraşamam” daha kolay. 90’larda anı yaşardık biz, öyle bir dönem gerçekten oldu. Fotoğraf çekmek olaydı. 36 poz vardı. Boşa harcamaz, çeker, bir hafta beklerdin. Sonra sürpriz gibi açardın fotoğrafların olduğu zarfı. Kötü çıkarsa silme şansın yoktu. O yüzden gülüşler gerçekti, pozlar sahici.

Sokak, alışveriş merkezi ve gerçek sosyallik

Çocuklar sokaktaydı, bisikletteydi, parktaydı. Alışveriş merkezine gidilirdi ama “takılmak” için. Yan yana sandalyelerde oturup ekrana bakılmazdı. Sinemada sırada beklerken sohbet edilirdi. Tema parkta tanımadığın insanla arkadaş olurdun. Kimse kulaklığını takıp dünyayla iletişimini kapatmıyordu. Ama bu kadar gürültü de yoktu tabii. Yalnızlık bu kadar yaygın değildi. Çünkü yalnız kalmak zordu. Birbirimize ihtiyacımız vardı. Renklerimize saygımız vardı. Ki 90’lar stilin karıştığı yıllardı. Grunge, hip-hop, minimal… Kimse birbirine benzemezdi. Bugün herkes “aynı cool” olmak zorunda. Aynı filtre, benzer pozlar ve aynı beylik cümleler. 90’larda Spice Girls “girl power” diyor, MTV kültür yaratıyordu. Trend vardı ama kişilik daha baskındı.

Belki de en önemli şey olarak, gelecek korkutmuyordu. İnsanlar ev alabileceğine inanıyordu. İş bulabileceğine inanıyordu. Hayat kurabileceğine inanıyordu. Bugün gençler daha 20’sinde tükenmiş hissediyor. Çünkü sistem umut üretmiyor. Sadece yarış üretiyor.

Bugün her şeye sahibiz. Ama hiçbir şeye sahip değiliz. Bağlantımız var ama bağımız yok. Takibimiz var yakınlığımız yok. Görünürüz ama dokunulmazız. Kendimize odaklanmayı o kadar abarttık ki birbirimizi unuttuk. Bu yüzden 90’ları özlemek eskiyi özlemek değil. Yavaşlığı özlemek, teması özlemek, gerçekliği özlemek. Ulaşılamamayı, beklemeyi, şaşırmayı, yanılmayı özlemek. Mükemmel görünmediğimiz ama gerçek olduğumuz zamanları özlemek. Belki özlediğimiz duygular geri gelmez ama hatırlamak bile bir dirençtir. Çünkü hatırladıkça şunu fark ederiz: Daha insanca yaşamak mümkündü.

Demek ki hâlâ mümkün.

© 2025 bmag - Tüm hakları saklıdır.

Iyzico ile ÖdeIyzico Logo