
Gökhan Atış'ın mucizeye yolculuk hikâyesi | Ruhsal uyanış
“Hayatımın kırk altıncı senesinde geçmişe dönüp baktığımda, tüm yaşanmışlıkları büyük bir manzaranın küçük parçacıkları olarak görüyor ve her birini kıymetli buluyorum. Kalbimde çoğunlukla bağışlayıcılık, sevgi ve huzur var. Üzüntü, öfke, korku yok değil ama onlara eskiden olduğu gibi kapılmıyorum. Kaçan, kovalayan ve hep bir eksiği doldurmaya çalışan rolümü bırakıp; izleyen ve şahit olan oldum. Ve o zaman, kendim oldum…
İşte o gün, geçmişin manzarasını izlerken beni bu ana getiren yolu gördüm, tanıdım ve yürüyüşüme ‘Mucizeye Yolculuk’ adını verdim. Hepimiz için gerçekten de şu an olduğumuz yer, sayısız seçimin ve rota değişiminin sonucu: Büyük bir mucize. Eğer tam olarak istediğiniz yerde değilseniz, gönlünüz ferah olsun ki bu da geçecek. Çünkü her şey, sürekli geçer. Yaradan biz çocuklarını en aydınlık, en özgür benliğimize kavuşturabilmek için ham maddesi mucizeler olan işaretler yolluyor. Bu kitabı da o işaretlerden biri olarak görebilirsiniz. Okurken, kendi geçmişinize bakacağınız, yaşam yolunuzun bugüne kadarki tüm kıvrımlarını göreceğiniz evrensel bir ayna, ki belki ona bakarken rotanızı mucizelere doğru çevirme isteği duyarsınız. Ya da zaten mucizelerdeyseniz, birlikte kutlamış oluruz. Bir başkasının yaşamı üzerinden insan kendini görür mü? Hep öyle olur. Ben sizden biriyim. Anlatayım...”

İstanbul’da, 70’li yılların sonunda doğdum. Çocukluğumu İzmit’in köylerinde geçirdim. Denizci babam çoğu zaman yanımızda yoktu. Annemle yoldaş ve sırdaş olduk. Zamanla onun doğruları ve inançları benimkiler oldu. Farklılıklarımı anlayamadığım, duygularımı sakladığım, hep kibarca gülümsemesi öğretilmiş; hep çevresinin ihtiyaçlarına göre kendini ayarlayan çok hassas bir çocuktum. Ebeveyn kavgaları, çamurlu köy yolları, ezberci ve cezacı bir eğitim, kara tahta ve önlük… Sıkışmışım.
İstanbul’a taşındığımızda 10 yaşındaydım. Bisikletimle fırlayıp gittim İstanbul’un uzak mahallelerine. Yolum hep Bakırköy’deki o hastanenin önüne çıktı. Bahçesindeki pijamalı hastaları izlerken, bir insanın kendini nasıl kaybedebildiğini merak ettim ve bundan korktum. Lise çağında, okulu kırdığım günler kiliselerin loş salonlarında, aşk ve özgürlük hayalleri kurdum, şiirler ve hikayeler yazdım. Sonra taktım gitarı omzuma, Beyoğlu sokaklarında isyan kokan şarkılar çalıp söylemeye başladım. Siyah giyiniyor diye kovalanmış, toplumda ve ailesinde yerini bulamamış, duygusal acısı yoğun diğer “rockçı” gençlerle tayfa olduk; 90’ları ince bir çizginin üstünde denge oyunu oynayarak yürüdük. Çadır ve gitarlarımızla otostop çekip, belde belde dolaştık. Yaşamın anlamı üzerine yapılan derin sohbetlerde yedik, içtik, eğlendik. Fazla seçeneğimiz yoktu; bir taraf kayıp kuşak, diğer taraf üniversite ve bir meslek… O ara aldığım bir gönül yarasından kaçarken kendimi Kıbrıs’ta, Denizcilik Fakültesi’nde buldum; sonra da gemilerde.
Daha kim olduğumu, ne istediğimi bilemezken gemilerin “efendi kaptanı” oluverdim. Ne fırtınalar gördüm geçirdim hem içimde hem dışımda. Ne kavgalar hem içimde hem dışımda… O çok korktuğum aklı kaybetme çizgisine defalarca dokundum. Nefes alabilmek için yazılar yazdım, şarkılar yaptım ve aklımı onlar korudu. Yine de bir an, ilaçlara sığındığım oldu.
Gençliğimde sırtıma çizdirdiğim “Çeroki Şamanı” gerçek hayatta karşıma çıktı. Bana Strong Wings (Güçlü Kanatlar) adını verdi. Gemilerden çıkışın yolunu gösterecek sanmıştım. O ise çözmem için hayatıma yeni bir gizem kattı. “Strong Wings” ne ola?
Yine gemiler, yeni gemiler… Ruhumun yürümemi istediği başka bir yol vardı da onu bulamıyordum sanki ve bunun için suçluluk duyuyordum. Kendimi hırsız kapitalist bir düzenin çarkı, konforuna saklanmış bir korkak olarak gördüm. Vicdan azabı çektim.
O karanlığın ortasında bir rüya gördüm: Dağların arasında bir vadi, vadide bir kulübe; yüzlerini göremediğim bir kız çocuğu ve yemek pişiren bir eş… Şişelerin dibinden ve ölümün köşesinden kalbime doğan bu umut ışığıyla döndüm. O ilhamla “Gaak ve Baap” adını verdiğim ilk romanımı yazdım. Romanda, gemilerden ayrılmış bir kaptan; hayatın amacını ve ruh eşini arayarak, İran, Thar Çölü ve Hindistan yollarında yürüyor; aynı zamanda bilinçaltının karanlığından bilincin aydınlığına doğru yaklaşıyordu.
Kitabı yazdıktan altı yıl, altı gemi sonra hayatı dibine dek sorgulamış, gerçek bir ölüm yaşamış, karga, baykuş ve balinadan mesajlar almış, kaybedecek hiçbir şeyi olmayan biri olarak; yazdığım yola, yani Gaak’ın gittiği yola çıktım. Öz benliğimi ve ruh eşimi ya bulacaktım ya bulacaktım… Tarih 11.11.11’di. İşaretleri takip ederek bildiğim rotayı yürümeye başladım. İşte dostlar, birinci kitabım buraya kadar: “Mucizeye Yolculuk I -Yazdığın Yolu Yürü.” Okuduğunuzda, bu hikâyenin bile kitaba dair yeterli ipucu vermediğini fark edip şaşıracaksınız. Sonra mı?
Ne muhteşem işaretler ne akıl yakan mucizeler… Beni zerrelerime dek yok edip yeniden doğuran kutsal güç… Anicca… Ne büyük evrensel hediyeler… Ruhumun eşi ve kızım; şifacılık ve ruhsal rehberlik yolu… Bunlarsa henüz yayınlanmamış olan ikinci ciltte: “Mucizeye Yolculuk II – Güçlü Kanat” Aynama bakan herkes, kendi mucizeye yolculuğunu görsün diye yazdım.
Aşk ile.

Mucizeye yolculuk
I - Yazdığın yolu yürü (Önsözden)
Bu hikâye, bizim kendimizi ve birbirimizi arayış, buluş ve aile oluşumuzun gerçek hikâyesi olmakla birlikte, onu üçüncü bir gözden bakarak aktarmak istiyorum; sanki sizlerle birlikte tanımaya başlayacağım Gökhan, Yuuka ve Maya’yı ve okuyacağım sizlere kesişen yollarının öyküsünü. Nereden geldiklerini anlatmazsam, yollarının nasıl kesiştiği de yeterince anlaşılmaz. Geldikleri yer, geçmişleri. Geçmişlerinde aldıkları tüm tatlar, değerler ve yaralar, olduğu gibi olmasaydı bugün oldukları kişiler olmayabilir, takip ettikleri yolu izlemeyebilir ve kavuşmayabilirlerdi. Hayatı aşırı rahat olan insanlara mahsus o tembelliğe gömülebilirlerdi mesela… Ya da acıya tutunarak hayatlarının daha karanlık olasılıklarına düşebilirlerdi. Zamanı geldiğinde, varlıklarında biriken değerler ve acı, itici bir rol oynadı ve onları arayışa, yollara düşürdü; tıpkı zamanı gelip de yollara düşen diğer tüm arayanlara olduğu gibi.

Vadide meditasyon (Birinci bölümden)
5 Kasım 2024
Adam küçük kulübenin arkasındaki tepede oturmuş, birkaç on dakikadır batmakta olan güneşe doğru gözlerini kırpmadan bakıyordu. Yoğun bir şükran duygusu içindeydi; kalbinde hiçbir şeyin eksikliği yoktu. Gözyaşı damlasında kırılan ışık onun için anın büyüsüydü. Kendini uçacak kadar hafiflemiş hissetti. Kızıl bir yol belirmişti güneşten gözlerine... Ayağa kalktı, gerçekten uçabileceğini bildi. Kanatlarını açıp tepenin üstünden havalandı. Kızıl yol boyunca uçtu. Güneşe yaklaşırken kalbi bütün varoluş için sevgiyle dolup taştı. Nefesi duyulmayacak kadar sakindi.
“Bu ölümse, güzel bir ölüm.” diye geçti içinden. Dudaklarında bitmeyen bir gülümseme.
Uçtu, uçtu, babaci uçtu; kızının kendini çağıran sesini duyana dek uçtu.
“Babaci! Babaci! Akşam yemeği hazır.”
Babaci... Maya bebekliğinden beri babasına “babaci” diyordu. Babacığım demek istiyordu ama ağzından babaci çıkıyordu ve öyle de kalmıştı.
12 yaşına yaklaşan Maya, 12 yıldır süren evliliğin meyvesiydi, çiçeğiydi, balıydı, ışığıydı, her şeyiydi.
Onun sesi babasını bilinçaltından ya da üstünden, başka yıldızlardan bile çağırabilirdi; nitekim yine çağırmıştı.
Gözlerini açtığında başı döndü. Ellerini toprağa koyarak ıslak çimenleri parmaklarının altında ve arasında hissetti. Bunu dünya hikayesini hatırlayabilmek için yapmıştı. 45 yaşındaydı, adı Gökhan Atış’tı. Yuuka Shimada ile evliydi ve o anda vadideydi.

Balina (Sekizinci bölümden)
“Daha neler Secondo. Bunca senelik kaptanım, hiç duymadım gemiye çarpan bir balina. Koy dümeni oto pilota! Hem sen biliyor musun bu gemiyi sadece bir derece döndürmek kaç dolara mal oluyor?”
Afallayarak boşa düştü Gökhan. Aklını toplayamayarak sordu:
+ “Kaça?”
- “Ne bileyim, bin Dolar vardır herhâlde.”
+ “Ama kaptanım hayvan…”
- “Saçmalama! Bir şey olmayacak, gel gör. Şov yapıyor kerata.”
Efendi Kaptan istemeyerek de olsa emri dinledi. Dümeni oto pilota geri koydu ve balinayı daha iyi görebilmek için iskele kırlangıca çıktı. Kaptan da peşinden geldi. Artık dürbünsüz de rahatça görebiliyorlardı. Gökhan’ın içi daralmıştı. “Lütfen, lütfen…” dedi sayıklar gibi.
Sonra her şey daha da hızlandı. Mesafe üç yüz metreydi, iki yüz… Öyle devam ederse hayvan köprü üstünün az ilerisinde geminin bordasına çaprazlama vuracaktı.
Gökhan’ın kalbi sanki ağzında atıyordu. Gümbür gümbür... Son yüz metre, elli metre… Derince nefes verdi. Ve derin, uzun bir inleme duyumsadı; okyanustan mı gökyüzünden mi? Göğüs kafesinin ortasında uyanan bir titreşim miydi yoksa kulaklarına gelen bir ses mi? Bilemedi. Acıyla yüzünü ellerinin arasına aldı. Kaptana baktı, onun da duyup duymadığını anlamak için. Duymuş gibi görünmüyordu. Hayvana doğru elini kolunu sallayarak sanki işe yarayacakmış gibi, “Hay salak hayvan, defol git” gibi sözlerle haykırıyordu.
Gökhan içeri doğru baktı. Bir koşu gidip dümeni alabanda bassa… Çok geç olduğunu biliyordu. Balinaya dönüp baktı son bir kez… Yirmi metre kalmıştı… Son on metre ve son…
“Lütfen, lütfen…”












