
“İstanbul’da turist olmayı seviyorum”
Pernod Ricard Afrika, Orta Doğu ve Türkiye CEO’su Selçuk Tümay, bugün 70’e yakın ülkeyi kapsayan geniş bir coğrafyada liderlik yapıyor.
Tuba İlze / tilze@capital.com.tr / Kış 2026
Fotoğraflar: Gökhan Çelebi
Farklı kültürlerle, farklı iş yapış biçimleriyle çalışabilme yeteneğiyse tesadüf değil. Bu esnek bakış açısının temelleri, çocukluk yıllarında Anadolu’nun farklı şehirlerinde atılmış. Babasının görevleri nedeniyle erken yaşta sık sık şehir değiştiren Tümay, farklı insanlarla ve hayatlarla temas ederek büyümenin kendisine güçlü bir uyum becerisi kazandırdığını söylüyor. 11 yaşında İstanbul’a taşındığında da üniversite yıllarında yarı zamanlı çalışarak iş hayatına adım attığında da aynı yaklaşımın onu tanımladığına değiniyor: İşi en temelinden öğrenmek, insan ilişkisini merkeze almak ve sorumluluk almaktan kaçınmamak. Finans alanındaki kariyerinin ardından alkollü içecek sektöründe çalışmaya başlayan Tümay’ın yolu Pernod Ricard’la Türkiye pazarına giriş sürecinde kesişiyor. O dönemde işinden memnun olduğunu ancak yeni bir yapılanma ve genel müdürlük deneyiminin cazip geldiğini belirten Tümay, şirketin Türkiye’deki ilk çalışanı olarak 24 yıldır Pernod Ricard’da.
Bugün 70’e yakın ülkeyi kapsayan geniş sorumluluk alanında seyahat ederek çalışsa da yaşamın keyif tarafını ihmal etmeyen tecrübeli yöneticiyle iş dışı hayatını konuştuk:
İstanbul’da olduğunuzda bir gününüz nasıl geçiyor?
Genelde sabah 7.00 gibi kalkıyorum. Oğlum evden çıkana kadar onunla zaman geçirmeye çalışıyorum. Bu sırada genellikle bir haber kanalı açık oluyor, hazırlanırken bir yandan da gündemde neler olup bittiğini dinliyorum. 8.30 gibi ofiste oluyorum. İstanbul’daysam genelde saat 16.00’ya kadar ofiste kalıyorum. Pazartesi, salı ve çarşambaya rutin toplantılarımı yerleştiriyorum, perşembe ve cumayı ise mümkün olduğunca boş bırakıyorum. Bu iki günü sahada, müşterilerimizle, distribütörlerimizle ve ekip arkadaşlarımızla birebir zaman geçirerek değerlendirmeye gayret ediyorum. Kısacası haftanın ilk üç günü toplantılar, son iki günü saha ağırlıklı geçiyor. Hafta sonlarıysa genellikle bir günümü ev dışında geçirmeyi tercih ediyorum.
Boş kaldığınız zamanları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Genelde yeni yerleri keşfetmeyi tercih ediyorum. Spor ve masaj da bu zamanların vazgeçilmezleri arasında. Nişantaşı’nda yaşadığım için pek çok şeyi yürüyerek yapma imkanım var. İşe giderken ve dönerken de çoğunlukla metro kullanıyorum. Metro yolculuğu beni gerçekten cezbediyor; hem daha öngörülebilir hem de sürprizi yok. Yürüyüşü hiç aksatmıyorum. Yürürken de farklı rotalara sapıyorum. Zamanımın neredeyse yarısının seyahatte geçtiğini söyleyebilirim. Bunun yarısı yurt dışı, yarısı yurt içi seyahatlerden oluşuyor.
Sizi en çok etkileyen rotalar hangileri?
Klasik Avrupa rotalarını çok seviyorum. Özellikle İtalya ve İspanya beni her zaman etkiliyor. İşimiz gereği de bu ülkelere sık sık gidiyoruz. Bu ay eşimle birlikte Venedik’e gideceğiz. Avrupa dışında beni en çok etkileyen rotalardan biri de Küba. Küba’ya 5-6 defa gittim. Çoğu iş seyahatiydi ama gerçekten çok etkileyici bir ülke. Kültürü, sanatı, atmosferiyle insana çok şey katıyor. Beni etkileyen bir diğer rota, Ürdün. Çok kişinin fazla iyi bilmediği ama bize oldukça yakın bir destinasyon. Tarihsel ve kültürel olarak son derece zengin. Gastronomisi çok güçlü, eğlence hayatı da bize benziyor, gece hayatı oldukça canlı. Beyrut da özel bir yere sahip. Yaklaşık 10 yıl boyunca doğum günlerimi Beyrut’ta kutladık. Orta Doğu’yu seviyorum, kültürünü ve bize olan yakınlığını önemsiyorum. Yunanistan’ı da çok seviyoruz. Orada bir evimiz var, sık sık gidip zaman geçiriyoruz. Adalara gitmekten çok keyif alıyoruz.
Henüz gitmediğiniz ama merak ettiğiniz rotalar neler?
Japonya, birçok arkadaşım gibi benim de çok merak ettiğim bir ülke. Etrafımdaki insanlardan çok şey duyuyorum ve önümüzdeki dönemde mutlaka gitmeyi planlıyorum. Bunun yanında Latin Amerika da aklımda olan bölgelerden biri. Arjantin, Peru ve Şili özellikle ilgimi çekiyor. Latin Amerika’yı henüz tam anlamıyla keşfedebilmiş değilim. Bu iki destinasyon, önümüzdeki dönemde seyahat planlarımın başında yer alıyor.

Yeni mekan keşfi sizde neredeyse bir hobi. Bu ilgi nereden geliyor?
Hem işimizin gereği hem de gerçekten keyif aldığımız için çok sık dışarıda zaman geçiriyoruz. Çok şanslıyım, eşim de dışarı çıkmayı seviyor. Birlikte birçok yeni mekan keşfediyoruz. Eğlenmeyi seviyoruz, bazen arkadaşlarımızla çıkıyoruz, bazen baş başa oluyoruz. Yeni mekan keşfetmek bizim için gerçekten bir hobiye dönüşmüş durumda. Nişantaşı’nda oturmamız da bu açıdan avantaj sağlıyor. Dışarıda yeme imkanımız çok. Yeni bir yer duyduğumda mutlaka gidip görmek istiyoruz. Eşimle birlikte İncili gastronominin gizli müfettişleriyiz. Bu merak, biraz mesleğin getirdiği bir refleks biraz da kişisel ilgim. Mesela en son geçen hafta Bomonti’de açılan bir Kore restoranına gittik ve çok hoşumuza gitti.
Gastronomi tarafında sizi en çok ne heyecanlandırıyor?
Ayda birkaç kez şehir içinde küçük kaçamaklar yapıyoruz. Sultanahmet’te iyi bir restoranda yemek yiyip akşamında bir şehir otelinde kalıyoruz. Ertesi gün Kapalıçarşı’ya gitmek ya da daha önce görmediğimiz yerlere uğramak hoşumuza gidiyor. İstanbul’da kendimi turist gibi hissetmek için bunu özellikle seviyorum. Genel olarak tüm mutfakları seviyoruz ama Uzak Doğu’nun “fusion” yorumları özellikle ilgimizi çekiyor. Roku, Novikov gibi yerler bu anlamda favorilerimiz arasında. “Bu hafta nerede yiyeceğiz” sorusu bizim için ayrı bir program, ayrı bir heyecan. Yeni bir yer denemek, haftanın keyifli gündemlerinden biri oluyor.
Formunuzu nasıl koruyorsunuz?
Sporla aram hep iyi oldu. Küçük yaştan itibaren basketbol oynadım, sonrasında tenisle devam ettim. Zaman sıkışınca partner bulmak zorlaştığı için yaklaşık 10 yıldır tenis oynayamıyorum ama yürüyüşü hiç aksatmıyorum. Günde 10 bin adım benim için artık bir rutin ve bunu mutlaka tamamlıyorum. Bunun yanında pilates yapıyorum. Haftada üç gün gitmeye çalışıyorum, seyahatte değilsem mutlaka programa dahil ediyorum. Şehir merkezinde oturmak bu açıdan da avantaj sağlıyor, çünkü eve girip tekrar çıkma imkanım oluyor. Yürüyüş yaparken de kendime farklı rotalar seçiyorum. Beyoğlu’nun arka sokaklarından yürüyerek Tünel’e gidip dönüyorum, bazen Karaköy’e inip geri geliyorum. Bu yürüyüşler beni hem fiziksel hem zihinsel olarak çok besliyor. Yürüyüş benim için aynı zamanda bir zihin alanı yaratıyor ve o sırada genelde bir şeyler dinliyorum.
Şu sıralar sizi zihinsel olarak en çok besleyen alanlar neler?
Kişisel gelişim benim için uzun zamandır bir hobi. Podcast dinlemeyi ya da YouTube’da takip ettiğim programları izlemeyi çok seviyorum. Bu alışkanlık beni iki yönden besliyor. Hem fiziksel olarak kendimi iyi hissediyorum hem de zihinsel olarak kendime ait bir zaman yaratmış oluyorum. Özellikle yürüyüş yaparken ya da boş kaldığım anlarda dinlemek, bu rutini hayatımın doğal bir parçası haline getirdi. Son dönemde ağırlıklı olarak kişisel gelişim ve tarih konularına yöneldim. Özellikle Türkiye’nin yakın tarihi ilgimi çekiyor. İçinden geçtiğimiz askeri darbeler, ekonomik sıkıntılar, toplumsal kırılmalar… O dönemleri geriye dönüp bugünkü bakış açısıyla yeniden okumak çok farklı bir perspektif kazandırıyor. Yaşarken fark edemediğiniz pek çok şey, zaman geçince daha net görülüyor, “Demek ki bu da böyleymiş” diyorsunuz. Benim için geleceğe dair önemli dersler içeriyor. Beğendiğim, düzenli olarak takip ettiğim yerli ve yabancı birkaç kişisel gelişim uzmanı da var. Onları izlemek, düşünme biçimimi diri tutuyor ve kendimi sürekli geliştirmeme yardımcı oluyor.
10, 20 ve 30 yaşlarında üç çocuğunuz var. Bu yaş çeşitliliği size nasıl bir perspektif kazandırıyor?
Her birinden ayrı ayrı besleniyorum. Bir çocuğum evli ve çocukları var yani ben aynı zamanda dedeyim. Bir diğeri üniversitede okuyor, en küçüğüyse ortaokulda. Hayatın çok farklı evrelerinde olan üç ayrı dünyadan söz ediyoruz. Bu da ister istemez bakış açınızı sürekli güncel tutuyor. Hepsiyle aynı anda ve eşit şekilde zaman geçirmek her zaman kolay olmuyor; dengeyi tutturmak gerçekten zor. Ama her biriyle bire bir vakit geçirmek de hep birlikte bir arada olmak da çok kıymetli.
“Türkiye’de bu unvana sahip ilk isim oldum”
UZUN YOL
Keepers of the Quaich, İskoçya merkezli ve İskoç viskisine hizmet edenlerin üye olabildiği çok özel bir yapı. Buraya girebilmek için 7-10 yıl arasında sektöre katkı sunmanız ve gerçekten etki yaratmanız gerekiyor. Ben 2005 yılında bu yapıya üye oldum. 2018-2019 döneminde ise “Master” unvanını aldım. Türkiye’de bu unvana sahip ilk isimim, dünyada ise üye sayısı yaklaşık 300 civarında.
EMEĞİN KARŞILIĞI
Bu yapı benim için bir unvandan çok, verilen emeğin ve güvenin karşılığı. Dünyada yaklaşık 3 bin 300 keeper var ama master seviyesi oldukça sınırlı. Bu seviyeye gelmek tamamen gönül vermekle, yıllar içinde sektöre katkı sunmakla ilgili. Kısa vadeli bir hedef ya da teknik bir sertifika gibi düşünülmemeli.
“10’UNCU ÜLKE OLDUK”
Keepers of the Quaich’ın Türkiye’deki temsil yapısının kurulmasına öncülük ettim. Dünyada bu yapının bulunduğu ülke sayısı oldukça sınırlı; yaklaşık 10 ülkede yer alıyor. Türkiye onuncu ülke oldu. Kurucu başkanı olarak devam ediyorum. Şu anda 20-25 civarında üyemiz var. Amacım bu kültürün ve bilginin daha geniş bir çevreye yayılması.

“Üretim süreci beni çok etkiledi”
ZANAATİN ETKİSİ
Bu sektöre girdikten sonra beni en çok etkileyen şey üretim süreci oldu. Viskinin fıçıya girmeden önceki hali, votka ya da cinle neredeyse aynı. Asıl karakterini fıçıdan alıyor. Hangi fıçıda beklediği, ne kadar süreyle yıllandığı, bazen bir fıçıdan başka bir fıçıya aktarılması… Bütün bunlar bu işin zanaat tarafını ortaya koyuyor. Yüzyıllardır değişmeden devam eden inanılmaz bir ustalık söz konusu.
ZAMAN BELİRLEYİCİ
Viskide zaman belirleyici unsur. En temel ürünlerin bile minimum 12 yıl fıçıda beklemesi gerekiyor. 25, 38 hatta 60 yıllık ürünler var. Benim bugüne kadar tattığım en eski ürün 60- 62 yıllıktı. Bugün içtiğiniz bir ürünün aslında 20 yıl önceden planlandığını fark etmek bu sektöre bakışımı kökten değiştirdi.

Gelecek planlarında neler var?
BİLGİYİ AKTARMAK
Kurumsal hayatın bir gün biteceğini varsayarak sonrasını da düşünüyorum. Üniversitede ders vermek ve kitap yazmak uzun süredir aklımda olan hedefler. Biriken tecrübelerin sadece bende kalmasını istemiyorum, başkalarına da fayda sağlamasını önemsiyorum.
MENTORLUK VE KURULLAR
Şu anda iki farklı yapıda yönetim kurulu üyeliği yapıyorum. Bu deneyimlerin her biri bana farklı bir bakış açısı kazandırıyor. Koçluk ve mentorluk da bireysel ya da şirket bazında ilgilendiğim alanlar. Öğrendiklerimi paylaşmak bu sürecin doğal bir parçası.
FAYDALI OLMAK
Hayata bakışımı tek cümleyle özetlersem: Faydalı olmak. Bulunduğum topluma, ülkeye, çalıştığım insanlara ve aileme değer katmak benim için temel motivasyon. Bunun da ancak kendini sürekli geliştirerek mümkün olduğuna inanıyorum.






