
Miken Uygarlığının gizemli hikayesi
Yazan: Emily Staniforth
Bronz Çağı boyunca, Antik Yunan dünyasına iki önemli uygarlık hâkimdi. Minos kültürü Girit Adası’nda hüküm sürerken, Miken uygarlığı Yunanistan anakarasında kök saldı. Minoslular, MÖ 3000’lerden itibaren güçlü bir halk olarak öne çıkmış, buna karşın Mikenler ise MÖ 1600’lerden MÖ 1100’lere kadar, yaklaşık 500 yıl boyunca Antik Yunanistan’ın lider gücü konumunda olmuştu. Adını, hâkim bir tepede yer alan etkileyici Miken Kalesi’nden alan bu uygarlık, uzun zamandır hakkında çalışmalar yürüten arkeologları ve tarihçileri büyülemeye devam ediyor. Zira bu gizemli halk, Ege Denizi’ndeki ticarete tek başına hükmetmiş, Troya Savaşı’nda Troyalılara kafa tutmuş ve Antik Yunanistan’ın önde gelen efsanevi kahramanlarının yuvası olmuştu. Zengin arkeolojik kalıntılar sayesinde uzmanlar, asırlardır süren araştırmalarda bu uygarlığa dair pek çok sorunun cevabına ulaşmayı başardılar ancak günümüzde halen yeni ve heyecan verici bulgular gün yüzüne çıkıyor. Gelin, bu etkileyici antik uygarlık hakkında neler bildiğimizi birlikte keşfedelim.

Uygarlığın en büyük şehri Miken'di
Büyükçe bir şehri çevreleyen surlarıyla aslında bir yerleşim yeri ve Miken uygarlığının merkezi olan Miken Kalesi, Mora Yarımadası’nın kuzeydoğusundaki Argolis bölgesinde, Atina’dan yaklaşık 120 km uzaklıkta yer alıyor. Buradaki ilk yerleşimin Neolitik döneme kadar uzandığı ve inşa edilen ilk müstahkem yapının da bu döneme ait olduğu düşünülmekte. Nitekim Arkeolojik kazılarda elde edilen en eski bulgular MÖ 5000’lere tarihleniyor. Bundan binlerce yıl sonrasında, MÖ 1600’lere gelindiğinde ise Miken şehrindeki yerleşimin önemli oranda genişlemiş ve Antik Yunanistan’ın yepyeni bir döneminde önemli bir merkez haline gelmiş olduğunu görüyoruz.
Yerleşimin konumu oldukça etkileyiciydi. Şehir, doğal savunma avantajı sağlayan yüksek bir tepenin üzerine kurulmuştu ve bu stratejik nokta çevredeki vadilere hâkim bir görüş mesafesi sunduğundan, istenmeyen misafirleri çok önceden fark etmek mümkündü. Şehrin tamamı, halk arasında efsanelere konu olan devasa surlarla çevriliydi. Surların boyutu o kadar etkileyiciydi ki antik Yunanlar bu taş duvarların ancak tek gözlü dev Kikloplar tarafından inşa edilmiş olabileceğine inanıyordu. Nitekim duvarlar bu isimle anılmaya başladı. Miken’in en parlak döneminde yüksekliği muhtemelen 13 metreye kadar ulaşmış olan surlar, hem gerektiğinde güçlü bir savunma hem de potansiyel tehlike arz eden saldırgan komşulara karşı caydırıcı bir koruma sağlıyordu.
Miken döneminde şehrin hükümdarı ve yöneticileri kalenin surları içindeki sarayda yaşadıklarından, şehrin savunulması ve güvenliği hayati bir öneme sahipti. Sarayın en dikkat çekici bölümü, kral tahtının da yer aldığı, megaron adı verilen büyük salondu. Önündeki bir sundurma alanına açılan bu görkemli salon, iktidarın ve otoritenin merkezini temsil ediyordu. Krallar burada halkı kabul eder ve hüküm sürdükleri toprakların idaresini yine buradan yürütürlerdi.
Miken uygarlığının zirve dönemine ait kale kalıntıları, Bronz Çağı’nda hâkim olan estetik anlayışının etkilerini yansıtan diğer pek çok ayrıntıyı da barındırıyor. Şehrin hemen çevresindeki yerleşim yerlerinden veya kırsaldan gelen Miken halkı ve yabancı ziyaretçiler şehre yaklaştıklarında, gösterişli girişe ulaşmadan önce, yolun bir tarafı boyunca uzanan Kiklop duvarlarının yanından geçerlerdi. Şehrin ana kapısının üzerine ise arkeologların aslan figürü olduğunu tahmin ettiği iki hayvan rölyefi oyulmuştu. Günümüzde başları kaybolmuş olan bu heykeller, sadece o dönemin sanat anlayışını değil, aynı zamanda Miken sanatının daha sonraki Yunan kültürüne olan etkilerini de ortaya koyuyor. Klasik dönem Yunan heykellerini andıran bu figürler, Miken sanatının zamanının ötesinde bir miras bıraktığının en önemli göstergelerinden biri. Ancak muhtemelen Aslanlı Kapı, bu sembolik anlamlarının yanı sıra, Mikenlerin güçlü olduğu dönemde düşmanlara gözdağı vermek ve uygarlığın kudretini göstermek amacıyla tasarlanmıştı.
Miken uygarlığına dair yapılan diğer keşifler de kültürlerinin gelişmişliğini vurgular nitelikte. 1800’lerin sonlarında yapılan kazılar sırasında bölgede birkaç yazılı tablet bulundu. Tabletlerin üzerindeki sembolleri deşifre eden arkeologlar, bunların Mikenler tarafından kullanılan bir yazı dilinin örnekleri olduğu sonucuna vardılar. Keşif heyecan vericiydi zira söz konusu dil, Yunan alfabesinden yüzyıllar öncesine dayanıyordu. Linear B olarak adlandırılan bu yazı, deşifre edilebilmiş en eski Yunan dili olarak kabul ediliyor.

Miken Uygarlığı, çeşitli şehir devletlerini içinde barındırıyordu
Miken halkının derin etkisi, Miken Kalesi’nin Antik Yunanistan tarihinde koca bir döneme adını vermiş olmasıyla açıkça görülüyor. Öte yandan, MÖ 1600’den MÖ 1100’e kadar süren Miken Dönemi sadece Miken şehrinden ibaret değildi. Mora Yarımadası’nda ortaya çıkmış diğer birçok önemli yerleşim yeri de tarihçiler tarafından Miken kültürünün bir parçası olarak kabul ediliyor. Buna göre; Pilos, Tirins, Teb, Sparta ve hatta muhtemelen Atina gibi şehir devletleri, Mikenlerin hâkim olduğu dönemde bu uygarlığa bağlıydı ve yine Mikenler tarafından kurulmuş olan geniş ticaret ağı içinde önemli bir rol oynuyorlardı. Bu devletler büyük olasılıkla sadece Mikenlerle değil, Girit’in güçlü uygarlığı Minoslarla da temas halindeydi ancak Mikenlerin yükselişiyle birlikte, Minos uygarlığının Ege’deki baskın etkisi azalmaya başlamıştı. Araştırmacılar, Minosların başlangıçta Mikenler için, Mısır ve diğer potansiyel ticaret noktalarına bağlantı sağlayan bir aracı rolü oynadığını öne sürüyor. Lakin zamanla Mikenler, Girit’teki Knossos gibi önemli Minos yerleşimlerini ele geçirerek onların yerini aldılar. Dolayısıyla, adı geçen Miken şehir devletlerinde Minos kültürünün etkilerini de açıkça görmek mümkün. Özellikle mimari, sanat ve yazı sistemlerinde bu iki uygarlığın ortak etkileri dikkat çekici ve bu etkileşim Ege’nin tarihsel gelişimine ışık tutuyor.
Miken uygarlığının bir parçası olduğu kabul edilen bu şehir devletlerinin birbirleriyle olan ilişkileri, tarihçiler ve arkeologlar için hâlâ çözülememiş bir sır. Kesin olarak bilinen bir şey varsa, o da bu şehirlerin tek bir mutlak hükümdar tarafından yönetilmediği. Her bir şehir devleti, en tepede bir kralın bulunduğu kendi politik hiyerarşisine sahipti. Yine de bu devletler arasında bir tür siyasi ittifakın var olması muhtemel görünüyor ancak bu ilişkilerin detayları hakkında elimizde kesin bir bilgi yok.
Bununla birlikte, yerleşimlerin çoğunda tespit edilen ortak arkeolojik özellikler, Miken Dönemi’nde bu şehir devletlerinin güçlü Miken merkezî idaresiyle ve kendi aralarında somut bağlar kurduğuna işaret ediyor. Sözgelimi, bazı şehirlerde görülen benzer yapı ve tahkimat teknikleri, ortak ticaret yolları ve hatta çeşitli dini ritüeller, bu fikri destekleyen kanıtlardan bazıları.
Miken’in 20 km güneyinde, en yakın komşusu ve yine bir kale-şehir olan Tirins yer alıyordu. Her iki şehri çevreleyen kale de mimari açıdan benzer tarzda inşa edilmişti. Tirins’in günümüzde halen ayakta duran Kiklop duvarları, Miken arkeolojik sahalarının tümünde gördüğümüz gibi, Mikenli inşaat ustalarının üstün becerilerini gözler önüne seriyor. Mora Yarımadası’nın güneybatısındaki Pilos’ta ise Kral Nestor’un sarayının zamana meydan okuyan arkeolojik kalıntıları bulunuyor. Homeros’un İlyada destanında da bahsi geçen bu saray, pek çok Miken devletinde yer almış olması muhtemel kraliyet konutlarının tipik bir örneği ve bu tarz sarayların nasıl dekore edilmiş olabileceğine dair ipuçları sunuyor. Özellikle sarayın kalıntıları arasında keşfedilen canlı renklerle bezenmiş fresk parçaları, Miken uygarlığındaki benzer sarayların yıkılmadan önceki ihtişamlarını zihnimizde canlandırmamızı sağlıyor.

Mikenler çok zengindi
Miken’in Yunanistan anakarasındaki konumu ticaret için oldukça elverişliydi. Ege Denizi ve Korint Körfezi’ne yakın olmaları sayesinde İtalya, Doğu Akdeniz ve muhtemelen daha uzak bölgelere de uzanan ticaret yolları, Mikenli tüccarlar için hayati bir önem taşıyordu. Mikenler yetenekli zanaatkârlardı. Atölyelerinde çeşitli aletler, silahlar ve sanat eserleri üretiyor, yabancı devletlerle bunların ticaretini yapıyorlardı. Özellikle seramik, Miken uygarlığının en önemli ihraç ürünlerinden biriydi. Mısır, Sicilya ve Orta Doğu’daki pek çok antik yerleşim yerinde yapılan kazılarda Miken seramiklerine rastlanmış olmasından, bu ürünün ticaretini ne denli başarıyla yürüttüklerini anlayabiliyoruz. Mikenlerin ayrıca cam eşyaların yanı sıra, altın ve bronzu ustalıkla işleyerek çeşitli takılar da tasarladıkları tahmin ediliyor.
Bu kapsamlı ticari faaliyetleri sayesinde Mikenler epey zenginleşmiş, refahın hâkim olduğu bir uygarlık haline gelmişti. Homeros, İlyada destanında Miken’den, “altın bakımından zengin” bir şehir diye bahseder. Nitekim arkeolojik kazılarda ortaya çıkarılan altın objeler de bu tespiti doğrular nitelikte. Miken hazineleri arasında en ünlüsü hiç şüphesiz, Agamemnon’un Maskesi adlı altın bir maske. Arkeolog Heinrich Schliemann’ın 19. yüzyılda bölgede yaptığı kazılarda bir kuyu mezardan çıkardığı ve ince bir altın levhanın işlenmesiyle bir cenaze maskesi olarak tasarlandığı düşünülen bu göz alıcı eser, keşfinin ardından adeta Miken uygarlığının sahip olduğu zenginliğin bir sembolü haline geldi. Schliemann maskeye adını, Miken’in efsanevi kralı, Truva Fatihi Agamemnon’a ithafen vermişti. Lakin maskenin gerçekten Agamemnon’a ait olma ihtimali bir hayli düşük, zira incelemeler maskenin Truva Savaşı’nın kabul gören tarihinden çok daha önce yapıldığını gösteriyor. Yine de bu göz kamaştırıcı maskenin muhtemelen bir başka Miken hükümdarı için yapıldığı düşünülebilir.
Mikenlerin tarih boyunca farklı kaynaklarda savaşçı bir millet olarak nitelendirildiğini görüyoruz. Dolayısıyla, sahip oldukları zenginliğin bir kısmını, özellikle yükselme döneminde diğer şehirleri yağmalayarak elde etmiş olmaları mümkün. Nitekim zaman zaman Mısır ve Hitit topraklarını talan ettikleri biliniyor. Muhtemelen bunun bir sonucu olarak bizzat kendileri de epey varlıklı bireyler olabilen Miken savaşçıları, toplumda önemli bir yere sahipti. Pilos’ta 2015 yılında yapılan bir kazıda keşfedilen ve bir Miken askerine ait olduğu anlaşılan mezar da bu görüşü destekliyor. Griffin Savaşçısı adı verilen askerin mezarından çıkarılan altın ve bronz objeler mezarın sahibinin kişisel zenginliğini gözler önüne sererken, bizlere Miken savaşçılarının toplumdaki konumuyla ilgili önemli ipuçları da veriyor.

Mikenler birçok antik mit ve efsanede yer aldı
Mikenlerin tarihini anlamaya çalışırken, geride bıraktıkları arkeolojik kalıntılar kuşkusuz en önemli kaynak olsa da onların geçmişte nasıl algılandığını ve kendilerinden sonra gelen Antik Yunan kültürlerinde nasıl anıldığını anlamak için başvurabileceğimiz bir diğer önemli kaynak da şüphesiz ünlü şair Homeros’un eserleri. Her ikisi de MÖ 8. yüzyılın sonları ile 7. yüzyılın başlarında yazılmış olan İlyada ve Odesa destanlarında Homeros, sık sık değindiği Miken’i, Kral Agamemnon’un anavatanı olarak anar. Truva Savaşı’nın hikâyesini anlatan İlyada’da Agamemnon, Aka birliklerini Truva’ya karşı savaşa götüren efsanevi hükümdardır. Yani Homeros’un destanına göre Agamemnon sadece Miken kralı değil, Aka ordusunu oluşturan tüm Miken şehir devletlerinin başındaki kapsayıcı liderdi. Dolayısıyla Homeros’un onu, sadece bölgesel bir hükümdar olmaktan öte, Miken uygarlığının tamamına hükmeden bir figür olarak tasvir ettiğini görüyoruz. Truva Savaşı’nın ardındaki gerçekler ve Agamemnon adında bir Miken kralının gerçekten var olup olmadığı halen belirsizliğini korusa da bu hikâyeler daha sonraki Antik Yunan kültürleri için büyük öneme sahipti ve Mikenleri Yunan tarihinin tam merkezine yerleştiren de bu oldu.
Mikenlerle bağlantılı belki de en ünlü Antik Yunan kahramanı, tanrı Zeus ile ölümlü Danae’nin oğlu Perseus’tu. MS 1. ve 2. yüzyıllar arasında yazılmış olan ve Antik Yunan tarihini anlatan Bibliotheca adlı eser, Perseus’tan Miken’in kurucusu ve kalenin ilk kralı olarak bahseder. Efsaneye göre, Yunan mitolojisinin önde gelen kahramanlarından Perseus, gözlerine bakanları taşa çeviren yılan saçlı Medusa’yı öldürmüş ve müstakbel eşi Andromeda’yı bir deniz canavarından kurtarmıştı. Perseus’un aslında sadece efsanelerde var olmuş bir karakter olduğunu bilsek de Antik Yunanlar onun gerçekten yaşamış olduğuna ve Miken şehrini kurduğuna inanıyordu. Ayrıca, yine Antik Yunanlara göre, bir diğer mitolojik kahraman Herakles, Perseus’un soyunun devamı olan Miken hanedanının bir üyesiydi.
Yunan mitolojisindeki pek çok tanrının Miken kahramanlarıyla aynı mit ve efsanelerde yer almasından yola çıkarak, Mikenlerin de bu tanrı ve tanrıçalara taptıklarını varsaymak mantıklı görünse de somut bulguların yetersizliği sebebiyle tarihçiler Mikenlerin dini inanışları hakkında kesin bir şey söyleyemiyorlar. Miken saraylarındaki megaronların bir tür dini işlevi de olabileceği öne sürülen fikirlerden biri. Bununla birlikte, cenaze ritüellerinin ve hayvan kurban etme geleneğinin Miken kültürünün önemli bir parçası olduğu da düşünülüyor. Lakin bu varsayımlar Mikenlerin dini pratiklerini ayrıntılı şekilde anlayabilmemiz için yeterli değil. Zeus, Poseidon ve Artemis gibi tanrıların adlarının geçtiği bazı Linear B tabletleri deşifre edildiyse de bu keşifler, söz konusu tanrıların Mikenler için özellikle önemli olup olmadığını ya da yaşamlarında ne derecede bir rol oynadıklarını açıklamıyor.

Miken şehrini ve uygarlığın diğer yerleşimlerini ziyaret edebilirsiniz
Mikenler hakkında bildiklerimizin çoğunu, Yunanistan’ın farklı bölgelerinde gün yüzüne çıkarılan çok sayıdaki arkeolojik kalıntıya borçluyuz. Arkeologların bu önemli yerleşim yerlerini ve buralardaki tarihi eserleri keşfetmesinden bu yana Miken Uygarlığı’nın anısı canlı tutuluyor ve her yeni keşifle birlikte bu antik medeniyete duyulan ilgi daha da artıyor. Söz konusu tarihi alanların korunması ise şüphesiz büyük bir önem taşımakta. Bu amaçla, Miken ve Tirins antik kentleri 1999 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne dâhil edilerek koruma altına alındı. Günümüzde, her iki antik kent de Mikenlerin görkemli geçmişini keşfetmek isteyenler için ziyarete açık durumda.
Miken şehrindeki kazılar sırasında ortaya çıkarılan tarihi eserlerin çoğu alandaki Arkeoloji Müzesi’nde sergileniyor. Nispeten daha tanınmış ve kıymetli eserlerin büyük bir kısmıysa farklı müzelerde muhafaza ediliyor. Sözgelimi Agamemnon’un Maskesi’ni, yerleşimden çıkarılan diğer bazı tarihi eserlerle birlikte Atina Ulusal Arkeoloji Müzesi’nde görmek mümkün.
Miken'in çöküşü
Mikenlerin yıkılışıyla ilgili olarak elimizdeki tek bilgi, MÖ 1200 ila 1100 yılları arasında çöküş dönemine girmiş oldukları. Tarihçilerin, Antik Yunanistan’a bu kadar uzun süre hükmetmiş bir uygarlığın düşüşünün nedenlerini tespit etmekte zorlanmaları ve bu konuyla alakalı somut bilgilere sahip olmamamız ise kuşkusuz hayal kırıklığı yaratan bir durum. Görünen o ki sınırsız güç ve itibara sahip olduğu zirve döneminin ardından Miken Uygarlığı’nın toplumsal yapısında belirgin bir çözülme yaşanmış ve bunun sonucunda bölgedeki nüfuzu azalmaya başlamıştı. Özellikle, merkezinde kraliyet sarayının olduğu hiyerarşik düzenin zayıflaması, söz konusu çözülmenin başlıca nedeniydi. Arkeolojik bulgular bu dönemde birçok Miken yerleşiminin tahrip edildiğini gösteriyor ve bu da muhtemelen tüm uygarlığın zenginliğini ve refahını ciddi bir şekilde etkilemişti. Miken kültürünün sona erişiyle alakalı olarak geçmişten günümüze pek çok açıklama öne sürüldü. Lakin bunlar daha ziyade, doğal afet, siyasi çekişmeler, iç karışıklıklar ya da dış müdahaleler gibi, tahminden öteye geçemeyen olasılıklarla sınırlı kaldı. Mikenlerin neden ve nasıl yok olduğunu belki de hiçbir zaman kesin olarak bilemeyeceğiz. Ancak bu güçlü uygarlığın ardında bıraktığı kültürel miras hafızalarımızdaki yerini her zaman koruyacak.
Görseller: © Alamy, © Getty Images












