Haber kapak görseli
Genel
20 dk okunma süresi
All About History

Büyük Katerina’nın skandallarla dolu saltanatı: İktidar, aşk ve saray entrikaları

İçeriği Paylaş

Rus İmparatoriçesi Büyük Katerina’nın iktidar, aşk, entrika ve askerî güçle şekillenen çalkantılı saltanatı… Tahta uzanan darbeden Rus İmparatorluğu’nun genişlemesine, saray skandallarından gizli kalan gerçeklere uzanan bu hikâye, tarihin en güçlü kadın hükümdarlarından birinin bilinmeyen yönlerini ortaya koyuyor.

Yazan: Jessica Leggett

Rus İmparatorluğu’nun en büyük hükümdarlarından biri olan Katerina, ülke topraklarının eşi benzeri görülmemiş şekilde genişlemesine, bir dizi askerî başarıya ve 18. yüzyıl Rus Aydınlanması’na öncülük etti. Evlilik yoluyla bağ kurduğu yeni ülkesine olan adanmışlığı, onun “Büyük Katerina” adıyla anılmasını sağlayacaktı. Saltanatı ise Rusya’nın Altın Çağı olarak tarihe geçti. Ne var ki tahtta geçirdiği süre, bazılarının onun mirasını lekelemek için kullandığı müstehcen skandallarla, türlü entrikalarla ve gizli kalmış gerçeklerle doluydu. Peki, dedikoduları bir yana bırakırsak, hükümdarlığı sırasında aslında neler yaşanmıştı?

Katerina, 1729 yılında soylu bir Alman ailede Prenses Sophie adıyla doğdu. Babası Christian August küçük bir devlet olan Anhalt-Zerbst’in prensiydi ancak ciddi derecede maddi sıkıntılar içerisindeydi. Rusya İmparatoriçesi Elizaveta, Sophie’nin annesine bir mektup yazarak, yeğeni ve varisi Holstein Grandükü Petro ile evlenmesini teklif edene dek genç kızın geleceği pek de parlak görünmüyordu. Teklif büyük bir hevesle kabul edildi. Kaderini yeniden yazmaya kararlı olan Sophie eline geçen fırsatın farkındaydı ve Rusçayı akıcı bir şekilde öğrenerek Elizaveta’yı büyülemeyi başardı. Rus tahtına uygun bir eş olduğunu göstermişti.

Nişanlısı ise tam aksine imparatorluk makamı için berbat bir seçimdi. Almanya’da doğup büyüyen Petro, 14 yaşında Rusya’ya getirilmiş ve bu ülkeden nefret etmişti. Üstelik inancını değiştirerek Rus Ortodoks Kilisesi’ne geçmeyi reddetti. Oysa Sophie, 1744’te dini inancını değiştirerek Ortodoks olmuş ve Katerina adını almıştı. Bir yıl sonra çift, St. Petersburg’da evlendi. Anılarında düğün gününden bahseden Katerina şöyle yazmıştı: “Kalbim pek az mutluluk vaadi seziyordu; beni ayakta tutan tek şey hırsımdı.”

Katerina kendisini müthiş ve ihtişamlı bir geleceğin beklediğini düşünmüştü. Ne var ki kocası çocuk gibi oyuncak askerlerle oynayan bir ayyaştan başka bir şey değildi. Birbirlerini öylesine hor görüyorlardı ki bir veliaht sahibi olmak hayati önem arz etse de birkaç yıl boyunca cinsel birliktelik yaşamadılar. Ancak Katerina hayatını boşa harcamamaya kararlıydı ve kendi kendine bir söz verdi: Bir imparatorun eşi sıfatıyla değil, bizzat egemen bir İmparatoriçe olarak Rusya’ya hükmedecekti.

Kendini dışlanmış hisseden ve sevgisiz bir evlilikte sıkışıp kalan Katerina umutsuzluğa kapılmıştı. Yıllar süren evliliklerine rağmen ortada halen bir varis yoktu. Elizaveta’nın nefesi ensesindeydi ve saray eşrafı her hareketini izliyordu. Yakışıklı bir çapkın olan saray mensubu Sergey Saltıkov ile evlilik dışı bir ilişki yaşadı ve başka sevgilileri de oldu. Aslına bakılırsa Elizaveta, hamilelikle sonuçlanacağını umarak bu gönül ilişkilerini teşvik etmişti.

Nihayet 1754 yılında Katerina uzun zamandır beklenen veliaht Pavel’i doğurdu. Babasının kim olduğuysa günümüzde halen bir tartışma konusu. Katerina anılarında babanın Saltıkov olduğunu ima etse de bunu kocası İmparator Petro’ya nispet olsun diye veya siyasi bir hamle olarak kaleme almış olabileceği düşünülüyor. Lakin gerçekte her ne yaşanmış olursa olsun, nihayetinde Katerina amacına ulaşmış ve geleceğin imparatorunun annesi olarak saraydaki konumunu sağlamlaştırmıştı.

Ne var ki Elizaveta bebeğini ondan uzaklaştırıp kendisi büyütmeye başladı. Çocuğunu neredeyse hiç görememesi Katerina’yı kedere boğmuş, adeta yıkıma sürüklemişti. Üstelik Saltıkov saraydan gönderilmiş ve böylece ilişkileri de sona ermişti. Bu sırada kocası Petro’nun hal ve tavırları ise git gide tuhaflaşıyor ve çevresindekilerin endişeye kapılmasına yol açıyordu. Ülkeye bir veliaht vererek görevini yerine getirmiş olan Katerina, Rusya’nın onun beceriksiz ellerinde parçalanmasına göz yumamazdı. Çok geçmeden Petro’nun sonunu hazırlamaya başladı.

1761 yılında İmparatoriçe Elizaveta öldüğünde Katerina’nın kocası, III. Petro adıyla tahta çıktı. Katerina artık bir imparator eşiydi ama bu onun için yeterli değildi. Mutlak güce sahip olmak ve tek başına hükmetmek istiyordu. Elizaveta’nın cenazesinde Petro’nun sıkıntıdan çocukça oyunlar oynaması ve saygısız tavırlar sergilemesi tepki çekmiş, Katerina’ya verilen desteğin artmasına yol açmıştı. Durumu fırsat bilen Katerina, ölen imparatoriçe için alenen yas tuttu ve bu süreçte pek çok yeni taraftar kazandı.

Petro’nun davranışları tahammül sınırlarını zorluyordu. Kendi taç giyme törenine katılmadığı gibi, Rusya’nın kazanmakta olduğu Yedi Yıl Savaşları’ndan anlaşılmaz bir şekilde çekilerek, bin bir zorlukla ele geçirilmiş tüm Prusya topraklarını geri verdi. Bu yaptığı, çatışmalar sırasında hayatını kaybeden ve yaralanan askerlere karşı şüphesiz büyük bir saygısızlıktı ve haliyle orduyu karşısına almış oldu. Ayrıca, Rus Ortodoks Kilisesi’ni hor görmesi ve uzun zamandır Rusya’nın müttefiki olan Danimarka’ya karşı savaş açma arzusu, ona duyulan nefreti daha da körüklemişti. Üstelik bir yandan metresi Elizaveta Vorontsova ile olan ilişkisini gözler önüne sererken, diğer yandan Katerina’dan boşanmak ve oğulları Pavel’i mirasından, dolayısıyla da taht hakkından mahrum bırakmak istediğini açıkça dile getiriyordu.

Nisan 1762’ye gelindiğinde durum artık dayanılmaz bir hal almıştı. Resmî bir akşam yemeği sırasında Petro, Katerina’nın bir ahmak olduğunu haykırarak onu herkesin önünde küçük düşürdü ve gözyaşları içinde bıraktı. Öfkeli ve zil zurna sarhoş haldeki imparatorun o gece karısının tutuklanmasını emrettiği dedikoduları kulaktan kulağa yayıldı. Neyse ki Katerina’nın amcası olan Holstein Prensi Georg Ludwig onu bu fevri karardan vazgeçirmeyi başarmıştı. Ancak bu, bardağı taşıran son damla oldu. Katerina artık oğluyla birlikte ciddi bir tehlike altında olduklarının farkındaydı. İmparatoriçe, planladığı darbenin başarıya ulaşabilmesi için kendi safında nüfuz sahibi ve güçlü birine ihtiyaç duyacağını biliyordu. Yaklaşık bir yıl önce tanıştığı ve dikkatini cezbeden, İzmailovski Muhafızları’ndan Teğmen Grigori Orlov ile bir ilişki yaşamaya başladı. Hükümdarı korumakla yükümlü bu seçkin birlik yalnızca askerî bir kuvvet değil, aynı zamanda siyasi bir güç merkeziydi. Katerina yeni sevgilisini akıllıca seçmişti; Orlov’un kardeşi Aleksey de muhafız birliğinin bir üyesiydi ve Katerina’ya, imparatorluk muhafızlarını kendi tarafına çekmek için ihtiyaç duyduğu nüfuzu sağladılar. Aralarındaki ilişkinin siyasi faydaları bir yana, çift birbirine derin bir aşkla bağlanmıştı ve Orlov, sevgilisini Rus tahtında görmeye kararlıydı.

Gelgelelim, Katerina’nın iktidarı ele geçirmesini engelleyecek bir sorun ortaya çıkmıştı: Orlov’un çocuğuna hamileydi. Daha önceleri Katerina ve Petro nadiren de olsa cinsel birliktelik yaşadıklarından, her ne kadar pek mümkün görünmese de çocuklarının babasının Petro olduğunu iddia edebilmişti. Lakin ikisi arasındaki münasebet artık fiilen bitmişti ve gizli bir gönül ilişkisini inkâr etmek olanaksızdı. Gerçeğin ortaya çıkması Katerina’nın değerli destekçilerini kaybetmesi riskini doğurabilirdi ve dolayısıyla kimse durumdan haberdar olmamalıydı. Geniş elbiseler giyerek hamileliğini aylarca saklamayı ve çevresindeki herkesi kandırmayı başardı. Nisan 1762’de gizlice bir erkek çocuk dünyaya getirdi ve bebek, saraydan uzakta büyütülmek üzere başka bir yere gönderildi.

Çok geçmeden Petro, Danimarka’ya karşı girişeceği savaşa hazırlanmak üzere St. Petersburg şehri yakınlarında, Baltık Denizi kıyısında yer alan Oranienbaum Sarayı’na doğru yola koyuldu. Kocasıyla bağları tamamen kopmuş olan Katerina ise yine St. Petersburg yakınlarındaki Monplaisir Sarayı’nda kalıyordu. Destekçileri tüm hazırlıkları tamamlamıştı. Aralarında Orlov kardeşler, bir grup imparatorluk muhafızı ve eski imparatoriçe Elizaveta’nın yakın çevresinden Prenses Daşkova da bulunuyordu. Bizzat Elizaveta tarafından Pavel’in özel eğitmeni olarak atanmış politikacı Nikita Panin bile Katerina’nın tarafındaydı. Veliaht üzerindeki kontrolü göz önüne alındığında, Panin’in desteği, iktidarı ele geçirişinin meşru görülmesini isteyen imparatoriçe için hayati bir önem taşıyordu.

Petro bir darbenin yaklaşmakta olduğu söylentilerine pek kulak asmasa da 27 Haziran’da bir komplocu tutuklandı. İfşa edilmekten endişe duyan Katerina, vakit kaybetmeden üstünkörü giydiği kıyafetlerle kendisini bekleyen bir at arabasına atladı ve 28 Haziran’ın erken saatlerinde doğruca Saint Petersburg’a gitti. Önce İzmailovski alayını ziyaret eden İmparatoriçe, burada sadık muhafızlarının kışlalarına yöneldi. Birliğin albayı Kirill Razumovski yıllardır Katerina’ya hayranlık besleyen bir adamdı. Onun da teşvikiyle muhafızlar İmparatoriçeye bağlılık yemini ettiler; direnenlerse tutuklandı. Katerina, Rusya’nın yeni hükümdarı olarak tahta el koymak üzere Kışlık Saray’a doğru yola çıktı ve kalabalığın tezahüratları arasında ant içerek hâkimiyetini ilan etti.

Petro, Monplaisir Sarayı’na vardığında Katerina’nın çoktan gitmiş olduğunu ve sarayın boşaltıldığını görünce nihayet durumun ciddiyetini kavradı. Umutsuz haldeki devrik imparator, metresi Elizaveta’yla birlikte memleketi Holstein Dükalığı’na gitmesine izin vermesi için karısına haber göndererek adeta yalvardı. Lakin cevap olumsuzdu. Çaresiz Petro kendini içkiye verip kör kütük sarhoş olurken, erkek muhafızların üniformasını kuşanmış Katerina, Kışlık Saray’ın dışında atına atlayarak kocasının tutuklanması emrini verdi.

Petro’nun tutuklandığı haberi ulaştığında Katerina ona tahttan çekildiğini ilan eden bir belge göndererek zorla imzalattı. Yaklaşık bir hafta sonra Petro, Ropsha kasabasındaki sarayda Aleksey Orlov’un gözetimi altındayken hayatını kaybetti. Katerina halka açıklama yapmadan önce bir gün bekledi ve Petro’nun “hemoroidal kolik” nedeniyle öldüğünü öne sürdü. Ancak cenazesi sergilendiğinde, vücudunun kanlar içinde ve morarmış halde olduğu dikkatlerden kaçmadı. Devrik imparator muhtemelen Aleksey tarafından boğularak öldürülmüştü. Aleksey, Petro’nun hastalığı hakkında bilgi vermek için Katerina’ya yazdığı bir mektupta şöyle demişti: “Korkarım bu akşam ölebilir ama beni daha da korkutan şey, bunu atlatıp hayatta kalması.”

Katerina’nın, kocasının ölümünde parmağı olduğu şüpheleri artarken, İmparatoriçe saltanatının şimdiden lekelendiği korkusuyla huzursuzlanmaya başladı. Petro’nun ölümünde gerçekten bir rol oymamış mıydı? Bu kanıtlanamasa da konumunun ve iktidarının artık daha güvende olduğu su götürmez bir gerçekti. Katerina, tek başına ve mutlak güçle hükmetmek istiyordu ancak işbirlikçilerinden bazıları, özellikle de Panin ve Prenses Daşkova, onun naiplik görevini üstlenmesini ve genç oğlu adına ülkeyi yönetmesini bekliyordu. Lakin Katerina kararlı tavrını sürdürdü ve nihayet Eylül 1762’de görkemli bir taç giyme töreniyle imparatoriçe olarak tahta çıktı. Hâkimiyetin tamamen kendisinde olduğu mesajını yüksek sesle ve net bir şekilde vermişti.

Henüz genç bir kızken Katerina, Batı toplumunda akılcı düşünceyi ve bilimi merkezine alan Aydınlanma hareketiyle tanışmış ve Rusya’yı modernleştirme hayalleri kurmaya başlamıştı. Voltaire ve Diderot gibi dönemin ünlü Fransız filozoflarıyla yazışarak kendini geliştirmesi, her zaman arzuladığı aydın bir lider olma yolunda ona önemli katkılar sağladı. Ne var ki Rusya’nın durumu epey vahimdi. Zayıf bir yönetim sistemi ve geri kalmış ekonomisiyle ülke, diğer dünya güçlerinin gölgesinde kalıyordu. Kapsamlı bir yenilenmeye ihtiyaç vardı.

Katerina, daha iyi bir eğitim sistemi getirmek, yeni şehirler inşa etmek, Rus kültürünü geliştirmek ve mümkünse serflik uygulamasını kaldırmak istiyordu. İki yıl boyunca üzerinde çalıştığı, Büyük Talimat olarak da bilinen Nakaz adlı metni kaleme aldı. Batılı filozofların ilkelerinden ilham alan bu eser, Katerina’nın düşlediği ideal hükümet sisteminin temelini oluşturuyordu. 1767 yılında Nakaz’ı toplumun farklı kesimlerinden gelen üyelerin oluşturduğu yaklaşık 500 kişilik Yasama Komisyonu’na sundu. Görünüşte Aydınlanma düşüncesini Rusya’yı yeniden ayağa kaldırmanın bir yolu olarak lanse eden bu eser, gerçekte Katerina’nın mutlak monarşiye olan inancının şekillendirdiği bir reform planıydı.

Elle tutulur bir sonuç veya başarı elde edemeyen komisyon 1768’de dağıtıldı. Aslına bakılırsa bu süreç, Katerina’nın hükümdarlığı boyunca sergileyeceği ikiyüzlülüğün somut bir yansımasıydı. O, dünya kamuoyu tarafından, aydınlanma düşüncesini özümsemiş, yenilikçi bir lider olarak görülmek istiyordu ama işin aslı hiç de öyle değildi. Bunun en bariz örneği serflik meselesiydi. İlk yıllarında Katerina, köylüleri soyluların arazilerinde adeta köle gibi çalışmak zorunda bırakan bu sistemi reforme etmeyi veya tamamen kaldırmayı düşünmüş olabilir ancak ülke ekonomisi bu iş gücüne fazlasıyla bağımlıydı ve İmparatoriçe de nihayetinde soyluların desteğine ihtiyaç duyuyordu. Sonuç olarak, serflerin özlük haklarını bir miktar iyileştirmek dışında, saltanatı boyunca onların koşullarını düzeltmek için herhangi bir adım atmadı. Yine de hakkını teslim etmek gerekirse, bazı hedeflerine ulaşmayı başardı. Rusya’da eğitimi Batı’yla aynı seviyeye getirme konusunda kararlıydı ve geniş imparatorluğu boyunca yeni kasaba ve şehirler kurmanın yanı sıra, akademiler, kütüphaneler ve okullar açtı. İlk kez, serfler hariç tüm çocuklar için ücretsiz eğitim imkânı sağlandı ve müfredat ülke genelinde standart hale getirildi. Ayrıca, kadınların eğitim hakkını da destekleyen Katerina, 1764 yılında Saint Petersburg’da, soylu ailelerin genç kızlarına eğitim veren ve türünün ilk örneği olan Smolny Enstitüsü’nü kurdu.

Tam bir sanat aşığı ve önde gelen bir sanat hamisi olan İmparatoriçe’nin kişisel koleksiyonu o dönemde Avrupa’nın en büyüğüydü. Binlerce başyapıtı bir araya getirerek 1764 yılında St. Petersburg’da Ermitaj Müzesi’ni kurdu. 1852’den beri halka açık olan bu müze günümüzde halen sanat ve kültür müzesi olarak hizmet veriyor. Ayrıca, Batı’nın en önemli eserlerini Rusçaya kazandıran Katerina, ülkesinin kültürel anlamda gelişmesi için yabancı sanatçı ve mimarların Rusya’ya gelmesini de teşvik etti. Görev bilinciyle hareket eden İmparatoriçe bununla da yetinmeyerek Rus akademisyenleri Batı kültürünü ve toplumunu tanımaları için yurtdışına gönderdi ve öğrendiklerini anavatana taşıyarak Rusya’nın gelişimine katkıda bulunmalarını sağladı.

Dış ilişkiler konusunda ise kendinden önceki hükümdarlara kıyasla çok daha büyük adımlar atıyordu. Saltanatı boyunca eski sevgililerini unvan, para ve güçle donatmış, onları himaye etmişti. Ancak içlerinde biri vardı ki Katerina’nın cömertliğini hepsinden daha fazla hissedecekti: Stanislaw Poniatowski. Polonyalı bir aristokrat olan Poniatowski, 1755 yılında Rusya’daki İngiliz elçisinin diplomatik danışmanıyken Katerina ile bir gönül ilişkisi yaşamış ancak Rusya’yı İngiltere destekli Prusya ile karşı karşıya getiren Yedi Yıl Savaşları sırasında ülkeyi terk etmek zorunda kaldığı için ilişkileri sona ermişti. Sonrasında Poniatowski aşklarını yeniden alevlendirmeyi arzu etse de bunun çok tehlikeli olduğunu bilen Katerina, “İkimizin de ölümüne sebep olabilirsin,” diyerek onu uyarmıştı.

Poniatowski için farklı planları olan İmparatoriçe, 1763 yılında boşalan Polonya tahtına onu oturtmak amacıyla kolları sıvadı. Bu, imparatorluğunu genişletmek için mükemmel bir fırsattı ve 1764’te Rus ordusunun baskıcı ve tehditkâr tutumunun gölgesinde Poniatowski kral seçildi. Ancak işler hiç de Katerina’nın umduğu gibi gitmedi. Çiçeği burnunda Kral, Katerina’nın planlarında yeri olmayan bir dizi reformu hayata geçirmeye teşebbüs etmişti. Oysa Katerina, Polonya’nın zayıf bir protektora, yani himaye devleti olarak kalmasını, eski sevgilisinin ise bağımsız hareket eden bir hükümdar değil, kendi kuklası olmasını istiyordu. 1768’de, kısmen ülkedeki Rus etkisine tepki olarak büyük bir isyan patlak verince, Katerina duruma müdahale etme ve düzeni yeniden sağlama bahanesiyle Polonya’yı işgal etti. Rusya’nın Polonya üzerindeki hâkimiyeti Prusya, Avusturya ve özellikle de devam etmekte olan Osmanlı-Rus Savaşı’nda (1768-1774) ardı ardına yenilgiler alan Osmanlı İmparatorluğu’nu ciddi derecede endişelendirmeye başlamıştı. Bu yenilgilerin Avrupa’daki güç dengesini Rusya’nın lehine çevirmesi ise şüphesiz Katerina’yı fazlasıyla memnun ediyordu. Ancak 1770 ile 1772 yılları arasında Moskova’ya ulaşan veba salgını ve akabinde patlak veren isyanlar, ülkenin biraz rahatlayabilmesi için Katerina’yı ateşkes arayışına itti.

Avrupa’daki güç dengesini yeniden sağlamak amacıyla, Polonya’nın komşuları Rusya, Avusturya ve Prusya, ülkeyi aralarında bölüşme konusunda anlaştılar. Bu kararı alırken Polonya kralıyla herhangi bir istişare gereği dahi duymamışlardı. Bunun sonucunda Katerina, yaklaşık olarak günümüz Portekiz’i büyüklüğünde, 92.000 kilometrekarelik bir alanı imparatorluk topraklarına kattı. Bu, Polonya’nın üç aşamalı paylaşımının ilk adımıydı ve sonraki aşamalarda ülke tamamen haritadan silinerek bu üç büyük devletin hâkimiyeti altına girecek, 1918’de I. Dünya Savaşı’nın ardından yeniden bağımsızlığını kazanana dek bu durum devam edecekti. Katerina’nın ölümünden yalnızca bir yıl önce, 1795’te Polonya’nın tüm topraklarını kaybetmesi Poniatowski’nin çöküşünü de beraberinde getirdi. Son yıllarını ise Rusya’da, Katerina tarafından tahsis edilen emekli maaşı sayesinde ayakta kalarak geçirdi.

Katerina’nın 1774’te Osmanlı-Rus Savaşı’ndan galip çıkmasının ardından Osmanlı İmparatorluğu ile Rusya arasındaki gerginlik had safhaya ulaşmıştı. Elde ettiği topraklarla Karadeniz’in kuzeyinde, günümüz Ukrayna’sının bir bölümünü kapsayan ve “Yeni Rusya” adıyla bilinen bir eyalet kurdu. Aynı yıl imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşması ise Osmanlı’ya tarihinde ilk kez savaş tazminatı ödetmekle kalmamış, Osmanlı Devleti’ni Kırım Hanlığı’nın bağımsızlığını tanımak zorunda da bırakmıştı. Bu, Kırım’ın fiilen Osmanlı egemenliğinden çıktığı anlamına gelse de Osmanlı Devleti hâlâ Kırım üzerindeki dini nüfuzunu ve siyasi etkisini koruyordu. 1783’te Katerina’nın Kırım’ı ilhak etmesi ise yeni bir çatışmayı ateşledi. 1787’den 1792’ye kadar süren bu savaşta Osmanlılar yine ağır bir yenilgiye uğradı ve böylece Katerina, Kırım üzerindeki hâkimiyetini sağlamlaştırdı. Bu zafer, onun saltanatının en büyük askerî başarılarından biri olarak tarihe geçti. Polonya ile yaşanan sıkıntılar ve ilk Osmanlı savaşı sırasında Orlov, Katerina’nın sevgilisi sıfatıyla saraydaki nüfuzunu sürdürdü.

İmparator Petro’yu deviren darbeden bu yana geçen on yıl içinde kendisine topraklar ve unvanlar verilmiş, Moskova’da veba sebebiyle patlak veren isyanları bastırmadaki rolüyle takdir kazanmıştı. Bir ara Katerina onunla evlenmeyi dahi düşündü ancak bunun sorunlara yol açabilecek, fazlasıyla tartışmalı bir hamle olacağını fark ederek vazgeçti. Kimileri Orlov’un sahip olduğu güçten endişe duysa da esasen Katerina ya da Rusya yönetimi üzerinde herhangi bir etkisi yoktu. Katerina, onun siyasi konularda yetersiz olduğunu biliyor ve danışman olarak daha ziyade Panin’e güveniyordu.

Ancak buna rağmen, Orlov’un Katerina ile ilişkisi başta Panin olmak üzere saray eşrafında kıskançlığa ve dolayısıyla türlü entrikalara yol açmaktaydı. 1771 yılına gelindiğinde Panin, rakibinin sonunu getirmek için planlar yapmaya başladı. Çabaları sonuç vermiş ve Katerina, Orlov’un bazı sadakatsizliklerinden haberdar olmuştu. Öfkelenen ve kalbi kırılan İmparatoriçe onu saraydan uzaklaştırdı ve Orlov bir daha asla Katerina’nın gözdesi olamadı.

Katerina, Orlov ile ilişkisi sürerken Grigory Potemkin ile yakınlık kurmuştu. Onların herkesçe bilinen ünlü aşk hikâyesi aynı zamanda bir hayli karmaşıktı. Darbe gecesi tanışmışlardı ve Katerina, sadakati sebebiyle onu odabaşılığa terfi ettirerek yakın çevresine dâhil etmişti. Potemkin’in bu yeni görevi sık sık bir araya gelmelerini sağlıyordu. İşte o zamandan beri Katerina’ya âşıktı ve saraydaki diğer erkeklerin aksine Orlov’dan korkmuyordu.

Son derece cesur bir adam olan Potemkin, Katerina’ya olan aşkını her fırsatta açıkça ilan ediyordu. İmparatoriçe de kendisine gösterilen bu ilgiden fazlasıyla memnundu ama muhtemelen Orlov yüzünden, Potemkin’le yakınlaşmaya fazla cesaret edemiyordu. Lakin onun ümidini kıracak hiçbir şey yapmadı. Aksine, Potemkin’deki potansiyeli gören Katerina, ona siyasette bir kariyer yolu açmaya başladı. Bir süre sonra saray, Potemkin’in hızlı ve etkileyici yükselişine sahne olacaktı.

1762’deki bir askerî eğitim sırasında başına aldığı darbe neticesinde Potemkin’in bir gözünde ciddi bir hasar oluştu. Sarayda sürekli maruz kaldığı entrikalarla boğuşmaktan zaten yorulmuştu ve üzerine gözündeki rahatsızlık da eklenince saraydan ayrılma kararı aldı. Onun yokluğuna dayanamayan Katerina, 1763’te, ayrılışından sadece 18 ay sonra geri dönmesini istedi. İmparatoriçe, Potemkin’i önce ordu veznedarlığına atadı; ardındansa 1767’de Yasama Komisyonu’nda “Yabancı Halkların Koruyucusu” görevine getirerek ona önemli bir siyasi mevki sağladı. Birinci Osmanlı-Rus Savaşı patlak verdiğinde Potemkin cepheye gitmek için yanıp tutuşuyordu. Katerina her ne kadar ondan uzak kalmak istemese de gitmesine izin verdi. Orlov’un saraydan uzaklaştırılmasının ardından Katerina kendini genç sevgilisi Alexander Vasilchikov’la avutmaya başlamış, bu ilişki, 1772’de kısa süreliğine geri dönen Potemkin’i büyük bir hayal kırıklığına uğratmıştı. Neyse ki Katerina’nın Vasilchikov’a olan ilgisi kısa sürede azaldı ve ona yüklü bir maaş bağlayıp topraklar verdikten sonra ilişkisini bitirdi. Çok geçmeden aklı ve kalbi, yurt dışındaki askerî başarılarıyla artık bir savaş kahramanı haline gelen Potemkin’e yöneldi.

Potemkin 1774 yılının başlarında tekrar saraydan ayrıldığında Katerina’nın içini derin bir hüzün kapladı ve sonunda ona olan aşkını kabul etti. Potemkin geri döndü ve aralarında nihayet bir ilişki başladı. O sırada Katerina kırklarının ortasında, Potemkin ise ondan on yıl daha gençti. Askerî tecrübesiyle hem çok değerli bir danışman olmuştu hem de Katerina’nın iktidarı paylaştığı ilk sevgilisiydi. Katerina ona bir dizi askerî ve siyasi görev verdi; bunların arasında Yeni Rusya’nın genel valiliği de vardı ve bu konum Potemkin’e bölge üzerinde sınırsız yetki sağlıyordu.

Çiftin birbirine yazdığı sayısız aşk mektubuna bakılırsa, gizlice evlenmiş olmaları mümkün görünüyor. Nitekim mektuplarından birinde Katerina şöyle diyordu: “Canım sevgilim, tatlı meleğim, biricik dostum, kocam…” Bir başka mektupta ise “Ölene kadar senin karın olarak kalacağım” ifadesi dikkat çekiyor. Gerçekten evlenip evlenmedikleri kesin olarak bilinmese de mektupların içeriği ve Potemkin’in saraydaki etkisi göz önüne alındığında, bu ihtimalin yüksek olduğu söylenebilir.

Evlenmiş olsun ya da olmasınlar, şüphesiz birbirlerine derin bir aşkla bağlıydılar. Ancak ne yazık ki bu büyük aşk uzun soluklu olmadı. Katerina ve Potemkin tutkulu bir çiftti lakin kıskançlıklar, karşılıklı güvensizlik ve şüpheler ilişkilerini yavaş yavaş soğuttu. 1775 yılına gelindiğinde Katerina’nın yeni bir gözdesi vardı ancak önceki sevgililerinin aksine Potemkin, hayatının geri kalanında Katerina üzerindeki kişisel ve siyasi etkisini sürdürdü. Hatta İmparatoriçe üzerinde öylesine güçlü bir kontrole sahipti ki ona yeni sevgililer bulduğuna dair söylentiler dolaşıyordu.

Skandallara yol açan dedikoduların ardı arkası kesilmedi. Katerina’nın sevgililerinin yatak odasında sergiledikleri yeteneklerin önce bir nedimesi tarafından değerlendirildiği bile söylendi. Bu muhtemelen asılsız bir iftiraydı ama Katerina’nın erkeklere olan düşkünlüğü herkesçe bilinen bir gerçekti. Cinsel hayatı, Rusya içinde ve Avrupa’da onu eleştirmek isteyenlerin dillerine doladığı müstehcen şakalara ve kaba hicivlere konu oluyordu. Potemkin’in onun üzerindeki etkisi de bu eleştirilerden nasibini aldı ve yıllar içinde çizdiği mutlak hükümdar imajında bazı çatlaklar oluşmasına sebep oldu. Kişisel zaafları açığa çıkmıştı çıkmasına ama sonuçta tüm bunlar ne Katerina’nın gücünü azalttı ne de herhangi bir utanç duygusuna kapılmasına yol açtı.

Potemkin İkinci Osmanlı-Rus Savaşı sırasında başkomutan olarak ülke dışındayken, Katerina kibirli ve gözü yükseklerde genç bir subay olan Platon Zubov’a ilgi duymaya başladı. Henüz 22 yaşındaki Zubov, o sıralarda altmışına gelmiş olan İmparatoriçe’den neredeyse kırk yaş daha gençti. İlişkileri 1789’da başladı. Katerina ona karşı derin bir aşk besliyordu. Muhtemelen ilerlemiş yaşının etkisiyle bu genç adama haddinden fazla güveniyordu. Nitekim Zubov’un saraydaki yükselişi, İmparatoriçe’nin önceki sevgililerinden çok daha hızlı oldu. Ancak kendinden yaşça çok küçük biriyle yaşadığı bu ilişki, yaşlanmakta olan İmparatoriçe’yi yeniden cinsel içerikli hicivlerin hedefi haline getirdi.

Ekim 1791’de gelen acı bir haber Katerina’nın mutluluğuna gölge düşürdü. Potemkin, günler süren yüksek ateş ve zatürre belirtilerinin ardından, Osmanlılarla barış antlaşması müzakerelerini yürütürken ülke dışında hayatını kaybetmişti. Derin bir kedere kapılan Katerina tam anlamıyla yıkıldı. Yirmi yıldır ona güç veren, en büyük dayanağı Potemkin artık yoktu ve bundan böyle onsuz idare etmek zorundaydı.

İmparatoriçe, ömrünün kalan son beş yılında tüm ilgisini Zubov’a yöneltti. Zubov, imparatorluğun yönetimine dair karar alma süreçlerinde etkin bir rol oynuyordu ve bu da onu sarayda hem kıskanılan hem de nefret edilen biri hâline getirdi. Saray eşrafı, İmparatoriçe’nin ona olan düşkünlüğüne bir türlü anlam veremiyordu. Zubov’un İmparatoriçe üzerindeki etkisi öylesine güçlüydü ki Nisan 1796’da başlayan Rus-İran savaşında ordunun komutasını tecrübeli bir general yerine kardeşine vermesi için onu ikna etmeyi bile başarmıştı. Neyse ki kardeşi genç Zubov muzaffer bir şekilde geri dönmüş ve bu tercih yerinde bir karar olarak yorumlanmıştı. Lakin yaşananlar gösteriyordu ki tahtta oturan hükümdar, otuz yıl önce cüretkâr bir darbeyle iktidarı ele geçiren kudretli Katerina’dan farklı biriydi.

İmparatoriçe Katerina, tartışmalı eylemlerinin sonuçlarıyla yüzleşemeden, Kasım 1796’da hayata gözlerini yumdu. Ardında bıraktığı mirasını ve itibarını zedelemek isteyenler, onun pervasız cinsel hayatına dair çarpık hikâyeler ortaya attılar. Bunların arasında en ünlüsü, bir atla cinsel ilişkiye girdiği sırada koşum takımının kopması sonucu hayvanın altında ezilerek öldüğünü iddia ediyordu. Hâlbuki gerçekte Katerina ani bir felç geçirerek bilincini kaybetmiş ve bir daha uyanmamıştı. Cesur ve renkli kişiliğine karşın, hayatı oldukça sıradan ve sessiz bir sonla noktalandı. Ancak her şeye rağmen, o daima “Büyük Katerina” olarak hatırlanacak.

Rus İmparatorluğu tahtının gerçek varisinin trajik hikâyesi

Katerina tahtı başarıyla ele geçirmişti geçirmesine ama huzurlu bir şekilde hüküm sürdüğünü söylemek pek mümkün değil. Bu süreçte İmparatoriçe, hepsi de gerçek varis olduğunu öne sürerek taht üzerinde hak iddia eden toplam 26 kişiyle mücadele etmek zorunda kaldı. İmparator III. Petro’nun ölümünü çevreleyen karanlık detaylar ve sır perdesi de bu sorunu körüklüyordu. Nitekim başlattığı isyan halk nezdinde ciddi bir destek bulan ve güçlükle bastırılan Yemelyan Pugaçev’in de aralarında bulunduğu bazı taht talipleri, devrik imparatorun aslında ölmediğini ve kendilerinin III. Petro olduğunu öne sürdüler. Hatta meşru veliaht olduğunu iddia edenler arasında bir kadın bile vardı: Eski İmparatoriçe Elizaveta ve gözdesi Alexis Razumovsky’nin kızı olduğunu söyleyen Prenses Tarakanova’ya göre tacın gerçek sahibi kendisiydi.

Tüm bu iddiaların arasında Katerina’nın Rus halkından gizlemeye büyük özen gösterdiği biri vardı; imparatorluk tahtı üzerinde gerçek bir hak iddiasında bulunabilecek birisiydi bu... Katerina’nın gerçekleştirdiği darbenin sarsıcı etkisiyle gözden kaçmış olsa da aslında eski imparatoriçe Elizaveta da bir zamanlar tacı gasp ederek ele geçirmişti. Ancak onun tahttan indirdiği imparator, masum bir bebekti. VI. İvan, 1740 yılında büyük halası İmparatoriçe Anna’nın ölümü üzerine imparator olduğunda sadece iki aylıktı. İvan’ın yine Anna adındaki annesi onun naipliğini üstlendi. Yaklaşık bir yılın ardından, Büyük Petro’nun kızı olması sebebiyle halk tarafından çok sevilen Elizaveta, bir darbeyle tahtı ele geçirdi.

Elizaveta, hükümdarlığı sırasında İvan’ın ölüm fermanını imzalamamaya yemin etmişti ve bunun yerine onu ailesiyle birlikte hapsetmeyi tercih etti. Ancak İvan’ın hapsedildiğine dair söylentiler yayılmaya başlayınca ailesinin yanından alındı ve Şlisselburg Kalesi’ne hapsedildi. Gerçek kimliği o kadar sıkı korunuyordu ki gardiyanları bile çocuğun kim olduğundan habersizdi.

Elizaveta’nın yeğeni Petro tahta çıktığında İvan 22 yaşına gelmişti. İmparator kaleyi ziyaret ettiğinde, İvan’ın neredeyse tüm hayatını tecrit altında geçirmiş olmasının akıl sağlığını ciddi biçimde etkilediğini fark etti. Onun kendisi için bir tehlike oluşturmayacağını anlamıştı. Bilmediği şeyse, asıl tehlikenin bizzat kendi sarayında olduğuydu.

Katerina’nın hükümdarlığı sırasında İvan büyük bir sorun haline geldi. Muhafızlardan biri, bir teğmen, onun gerçek kimliğini keşfetmiş ve İvan’ı, hakkı olduğuna inandığı tahta çıkarmayı kafasına koymuştu. Topladığı bir grup adamla birlikte hapishaneye baskın düzenleyen teğmen, İvan’ın serbest bırakılmasını talep etti. Ancak bilmedikleri korkunç bir detay vardı: Elizaveta, İvan’ı kurtarmak için herhangi bir girişimde bulunulursa onun öldürülmesi talimatını vermiş, Katerina da tahta çıktığında bu emri yinelemişti. İvan öldürüldü ve acımasız taht kavgalarının masum bir kurbanı olarak sessiz sedasız defnedildi.

© Getty Images, Kevin McGivern, Nicholas Forder

© 2025 bmag - Tüm hakları saklıdır.

Iyzico ile ÖdeIyzico Logo