Haber kapak görseli
Genel
7 dk okunma süresi
All About History

Nazizmin karanlık kökleri: Hitler, okültizm ve gizli cemiyetler

İçeriği Paylaş

19. yüzyılın sonlarında Avrupa’yı etkisi altına alan spiritüalizm, okültizm ve ezoterik akımlar, siyasi ve toplumsal krizlerin derinleştiği Almanya’da milliyetçi düşüncelerle kesişti. Völkisch Hareketi, Aryan miti, Thule Cemiyeti ve Artaman Birliği gibi oluşumlar; ırkçı ve antisemitik fikirlerin yayılmasında etkili oldu. Peki bu karanlık düşünce dünyası Nazizmin doğuşunu ne ölçüde şekillendirdi ve Hitler, okült çevrelerin mirasını nasıl siyasi bir araca dönüştürdü? Nazi rejiminin yükselişine uzanan bu hikâye, mitoloji, ırkçılık, gizli cemiyetler ve kitle siyaseti arasındaki ürpertici ilişkiyi gözler önüne seriyor.

19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başları, Avrupa ve Kuzey Amerika’da batıl inançların ön plana çıktığı bir dönem oldu. Bunun nedeni, yaşanan ruhsal kaygılardı. İnsanlar, bu istikrarsız yeni dünyada kendilerini kaybolmuş ve korumasız hissediyorlardı ve bu durum hiçbir yerde Almanya’da olduğu kadar belirgin değildi.

Alman halkı Birinci Dünya Savaşı’ndaki yenilgiyi anlamakta ve hazmetmekte zorlanırken, bunun hemen ardından Weimar Cumhuriyeti’nin kötü ekonomi yönetimi ve ülkede yarattığı politik istikrarsızlık geldi. Bu kaotik durum, aşırı sağ ve sol arasındaki bitmek bilmeyen sokak çatışmalarının yanı sıra hiperenflasyona yol açtı. Yaşananlar, yakın gelecekteki “Büyük Buhran” sırasında ülkenin hepten dibe vurması için zemin hazırlamıştı. Almanya daha önce de krizler yaşamıştı ancak bu gergin ve kırılgan atmosferi diğerlerinden çok daha tehlikeli kılan şey, milliyetçilik, antisemitizm ve doğaüstü inançlar arasındaki rahatsız edici ilişkiydi.

Sayısız lehçesi, bölgesel kimlikleri ve hatırı sayılır büyüklükteki Slav ve Yahudi azınlıklarıyla genç Almanya’nın tek bir bayrak altında birleşmesi ancak 1871’de gerçekleşmişti. Üstelik kırılgan bir mezhepsel fay hattı, Protestan kuzey ve Katolik güneyi birbirinden ayırıyordu. Diğer tarafta Avusturya, esasen “Alman Dünyası”nın içinde olmayı sürdürse de resmen ülkenin bir parçası değildi. Kısacası, “Alman” olmanın ne anlama geldiği henüz gerçek anlamda çözülememişti.

Ülkede yükselmekte olan kavgacı milliyetçiliğin sesi kuşkusuz Alman opera bestecisi Richard Wagner’di. 1869’da, ünlü epik eseri Der Ring des Nibelungen’in (Nibelung Yüzüğü) ilk bölümü Münih’te sahnelendi. Sanatçının önceki İtalyan tarzı operalarından bir kopuş olarak yorumlanan Nibelung, Hıristiyanlık öncesi Nordik ve Germen halk hikâyelerinden yeni bir ortak mitoloji yaratmıştı. Eser her ne kadar büyük beğeni toplasa da coşkulu tınılarının arasında Alman aşırı sağının benimseyebileceği pek çok şey vardı: ikiyüzlü düşmanların üstesinden gelen kahramanca ve maskülen bir ülkü; açgözlü materyalizme karşı manevi saflık; kanla yoğrulmuş katıksız bir haklılık duygusu…

Bu parçalanmış ulusu bir arada tutan bir diğer manevi bağ ise 19. yüzyılda ortaya çıkan ve milliyetçi halkçılık anlayışına dayanan Völkisch Hareketi’ydi. Hareketin destekçileri, Alman köylü yaşamının ve folklorunun taşıdığı ruhsal saflığa vurgu yapıyordu ve onlara göre bu saflık, kentleşme ve Hristiyanlık sebebiyle bozulmuştu. Saf Alman kökenine sahip olanları yüceltip geri kalan herkesi dışlayan bu ideolojinin temelinde “Blut und Boden” yani “Kan ve Toprak” inancı yatıyordu. Buna göre, Alman toprağı ve Alman kanı birbirine bağlıydı. Dolayısıyla, gerçek bir “Alman” sayılmak için, bu kırsal pagan diyarından gelen atalara sahip olmak gerekiyordu. Elbette bu, tarihten işlerine gelen parçaları çekip çıkararak oluşturdukları bir hayal dünyasından ibaretti.

1903 yılında, yaşlı Avusturyalı okültist Guido von List ve onun müridi Jörg Lanz von Liebenfels, bu derin özlem duygusunu ve içten içe büyüyen nefreti yeni ve güçlü bir ezoterik teoriyle harmanladılar: “Aryan Bilgeliği” şeklinde ifade edebileceğimiz Ariosofi veya Armanizm. Antik Germen ve Nordik halklarına ait özel semboller olan rün harfleriyle ilgili Völkisch temalı dergilere düzenli yazılar yazan List, aynı zamanda Nordik mitolojisinin baş tanrısı Odin’e tapınan bir tarikatın da lideriydi. Daha sonraları SS tarafından kullanılan Armanen Rünleri adlı 18 harflik runik alfabeyi tasarlayan List’e göre, tarihteki ve efsanelerdeki tüm büyük kahramanlar Aryan kökenliydi ve Aryanların, yani üstün ırkın altın çağı, aşağı ırklar ve kültürler tarafından sona erdirilmişti.

Guido von List ve Jörg Lanz von Liebenfels, 19. yüzyıl okültistlerinin hayranlık duyduğu kayıp ada Atlantis’in, Kuzey Atlantik’teki efsanevi ada uygarlığı Thule olduğunu savunuyordu. Antik Yunan ve Roma kaynaklarında “dünyanın en kuzeyindeki yer” olarak tasvir edilen Thule’nin, kadim Aryan ırkının ana yurdu olduğuna ve büyük bir tufan sonrasında buradan dünyanın dört bir yanına dağıldıklarına inanıyorlardı. List ve Liebenfels’e göre bu Aryan “üstün ırkının” en safkan üyeleri Almanya ve Himalayalar’a yerleşmişti.

Artık “Alman” demek “Aryan” demekti ve yeterince “Aryan kanı” taşımayanlar, sözgelimi Yahudiler ve Slavlar, Alman halkı için varoluşsal bir tehdit olarak görülüyordu. Völkisch fanatiklerine göre bu “aşağı ırklar” sadece varlıklarıyla bile Almanların kadim kültürleri ve kutsal toprakları arasındaki birliği zehirliyordu. Wagner’in kahramanlık mitolojisi, Almanya’nın pagan unsurlarla kurgulanmış hayali geçmişi ve Völkisch Hareketi’nin zehirli ırkçılığı, Almanya’daki sağcı düşüncenin şekillenmesinde ciddi bir rol oynamıştı. Bunların yanı sıra, numeroloji ve astroloji gibi bilim dışı öğretilerden, homeopati gibi uygulamalara kadar uzanan diğer okült pratikler de etkili olmuştu. En önemlisiyse, 1933 yılında iktidarı ele almasının ardından Hitler’in yanında yer alan pek çok isim söz konusu okült fikirlerden büyük ölçüde etkilenmişti.

Führer vekili Rudolf Hess ve işgal altındaki Polonya’nın kötü şöhretli genel valisi Hans Frank, Thule Cemiyeti’nin üyeleriydi. Bu cemiyet, köklerini aşırı milliyetçi Völkisch Hareketi’nin uzantıları olan Germanenorden (Alman Tarikatı) ve Reichshammerbund’dan (Reich Çekiç Birliği) alıyordu. Thule Cemiyeti’nin hedefi, milliyetçi ve antisemitik fikirleri geniş kitlelere yaymaktı. Ancak 1918’de Almanya’nın Birinci Dünya Savaşı’nda yenilmesinin ardından, Weimar Cumhuriyeti’nin ilk döneminde düzenlenen seçimlerde sağcı milliyetçiler bekledikleri halk desteğini göremedi. Bu durum karşısında Thule Cemiyeti, sağcı gazeteci Karl Harrer’a yeni bir görev verdi: Cemiyetin nefret dolu ideolojisini, okült öğelerden arındırarak işçi sınıfına daha “anlaşılır” ve çekici bir şekilde sunacaktı. Bu strateji, sıradan Alman işçilerini cezbetmeyi ve milliyetçi hareketi güçlendirmeyi amaçlıyordu. 1919 yılında Harrer ve onunla aynı görüşleri paylaşan Dietrich Eckart, bu çabanın bir sonucu olarak Alman İşçi Partisi’ni (Deutsche Arbeiterpartei) kurdular.

1920’de, Dietrich Eckart’ın himayesindeki karizmatik yeni lider Adolf Hitler’in önderliğinde Alman İşçi Partisi (DAP), adını Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi (NSDAP) olarak değiştirdi. Bu dönüşümle birlikte parti, Thule Cemiyeti’yle olan bağlarını kopardı ve Karl Harrer’ı saf dışı bıraktı. Ancak bunu yaparken, Thule Cemiyeti’nin üyelerini, destekçilerini ve hatta resmî yayın organı olan Völkischer Beobachter (Halkın Gözlemcisi) gazetesini bile kendi taraflarına çekmeyi başardılar. Bir dönem aynı ideolojiyi paylaştıkları bu okült topluluğun kaynaklarını ve nüfuzunu tamamen kendi amaçlarına hizmet edecek şekilde devralmışlardı.

Gıda ve Tarım Bakanı Richard Walther Darré, Auschwitz kamp komutanı Rudolf Höss, Hitler Gençliği lideri Baldur von Schirach ve Reich SS Lideri Heinrich Himmler’in yolları, 1923’te kurulan aşırı milliyetçi Artaman Birliği’nde kesişti. Artamanlar, şehir hayatından ve Hristiyanlıktan koparak kırsal çiftliklerde yaşamayı ve gündönümü festivallerine dönmeyi savunuyordu. Onlar için Doğu Avrupa, “geri kazanılması” gereken “Alman toprağı” demekti ve Almanya’nın doğu sınırında, etnik açıdan karışık bölgelerdeki Slav varlığına şiddetle karşı çıkıyorlardı. Tıpkı Thule Cemiyeti gibi, Artaman Birliği de kısa sürede NSDAP tarafından yutuldu. 1927 yılına gelindiğinde, birliğin üyelerinin yaklaşık yüzde 80’i Hitler’in saflarına katılmıştı.

Weimar Almanyası’nın fırtınalı siyasi ortamında Thule Cemiyeti ve Artaman Birliği gibi gruplar, orta sınıftan gelen hevesli ırkçıların bir araya geldiği sosyal kulüplerden öteye gitmiyordu. Buna karşılık, Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi (NSDAP), Alman işçi sınıfının endişelerini dile getiren kitlesel bir hareketti. Parti; iş, istikrar, ekonomik refah, iç ve dış düşmanlara karşı zafer ve kendi kurallarıyla yeniden inşa edilecek bir dünya vadediyordu. Söylemlerinde iyilik ve kötülük, kader ve halk (völk) gibi kavramlar sıkça yer alsa da bu söylemler tamamen siyasi gerçeklerin üzerine inşa edilmişti. Yahudilerden söz ederken onları “vampir” olarak niteliyor, Hitler’i ise bir “kurtarıcı” gibi yüceltiyorlardı. Ancak bu mistik terminolojinin ardında partinin asıl siyasi hedefleri yatıyordu.

Öte yandan, bizzat Hitler’in Alman aşırı sağının okült çevreleriyle pek bir teması yoktu. Nitekim 1933’ten itibaren de bu tür ezoterik tarikatlar ve gruplar kapatılmaya başlandı. Hitler, bu çevrelerin önde gelen isimlerini, kendi deyimiyle “başıboş Völkisch âlimlerini” susturdu. Hitler için doğaüstü unsurlar sadece birer araçtı; o günlerde pek çok sıradan Almanın derinden hissettiği daha iyi, daha güçlü ve daha özgüvenli bir hayat özlemine hitap etmenin ve bu özlemi istismar edebilmenin bir yoluydu. Wagner’in tasvirlerini benimsedi; kendisini onun eserlerindeki kahraman Siegfried gibi gördü ve zaman zaman “büyücü” ya da “peygamber” tiplemeleriyle de kendini özdeşleştirdi. Ancak tüm bunlar, siyaset sahnesinde giydiği kostümlerden ibaretti. Onun asıl amacı, her nasıl olursa olsun kitleleri etkileyip ikna etmekti.

1942’de, İsviçreli psikiyatrist Carl Jung, Hitler’in kendini takdimindeki doğaüstü aurayı en iyi şekilde özetlemişti: “O, Alman ruhunun duyulmayan fısıltılarını, Almanların şuurlu kulakları tarafından duyuluncaya kadar yükselten bir hoparlördür (...) Hitler’in gücü politikadan değil, sihirden gelir.”

© 2025 bmag - Tüm hakları saklıdır.

Iyzico ile ÖdeIyzico Logo