Haber kapak görseli
Genel
11 dk okunma süresi
All About History

Çernobil kontrol altına alınamasaydı tarihte ne değişirdi?

İçeriği Paylaş

Çernobil felaketi kontrol altına alınamasaydı ne olurdu? 1986’da yaşanan nükleer kazanın çok daha büyük bir boyuta ulaşması halinde milyonlarca insanın tahliye edilmesi, geniş tarım arazilerinin kullanılamaz hale gelmesi, gıda kıtlığı ve kitlesel göç yaşanması mümkün olabilirdi. Peki, Çernobil daha ölümcül olsaydı Sovyetler Birliği’nin geleceği, Avrupa’nın dengeleri ve nükleer enerjinin kaderi nasıl değişirdi? İşte tarihin akışını değiştirebilecek olası Çernobil senaryosu...

Yazan: David Williamson

1986 yılında meydana gelen Çernobil kazası, popüler kültürde kendine yer edinmiş, tarih boyunca benzerine nadiren rastlanan bir trajediydi. Nükleer felaket binlerce insanın dramatik bir şekilde ölümüne veya yaralanmasına yol açarken, geride asla silinmeyecek derin izler bıraktı. İlk müdahaleyi yapan ekipler akut radyasyon sendromu nedeniyle can verdi ve sayısız insan da ilerleyen dönemlerde kanser ve diğer sağlık sorunları yüzünden hayatını kaybetti. Yaşananlar karşısında insan, “bundan daha kötüsü olamazdı” diye düşünmeden edemiyor ama aslında olabilirdi… Çernobil nükleer santrali, o güne dek inşa edilmiş en büyük dört nükleer reaktöre ev sahipliği yapıyordu. Batı’daki benzerlerinin iki katından fazla yakıt yüküne sahip bu reaktörlerden biri olağanüstü boyutlarda radyoaktif madde salınımına yol açtı. Nükleer kaza geç de olsa kontrol altına alınamasaydı sonuç çok daha vahim olabilirdi.

Felaketin daha da büyük boyutlara ulaşmasına yol açacak hangi kritik hatalar yapılabilirdi?

Durumu daha da kötüleştirme potansiyeline sahip birkaç etken vardı. Çernobil’in 4. ünite reaktör binasının hemen altında devasa bir soğutma suyu tankı bulunuyordu. Santral çalışanları, eriyen reaktör çekirdeğinin bu tankın içine düşebileceğinden ve ilk patlamadan çok daha güçlü, muazzam bir buhar patlamasını tetikleyebileceğinden endişe ediyorlardı. Bir yandan tankı boşaltmak için uğraşırken, diğer yandan reaktördeki yangını söndürmek amacıyla askerî helikopterlerden umutsuzca kum, kurşun ve nötron emici bor torbaları attılar. Bunların çoğu hedefi ıskaladı ancak eğer daha fazlası isabet etseydi, reaktörün altındaki zaten hasar görmüş kapak daha da yerinden oynayabilir ve erimiş yakıt, soğutma suyu tankına dökülebilirdi. Böyle bir durumda yaşanacak patlama kimilerinin düşündüğü gibi Avrupa’nın yarısını buharlaştırmazdı belki ama zaten hırpalanmış olan reaktör binasında çok daha ölümcül bir hasara yol açardı. Betonarme yapı muhtemelen patlamanın büyük bir kısmını kontrol altında tutabilecek kadar güçlüydü. Ne var ki patlama, aynı binada yer alan 3 numaralı reaktörü tehlikeye atabilir ve reaktör binalarını birbirine bağlayan türbin holünde ek yangınlara neden olabilirdi. Eğer operatörler 3 numaralı reaktörün bozunma ısısını soğutma yetisini kaybetseydi, bu reaktör de eriyebilir ve daha fazla radyoaktif madde açığa çıkabilirdi. Bu durumda kazanın yıkıcı etkileri çok daha vahim boyutlara ulaşırdı.

Sovyetler Birliği’nin dünya görüşü, felaketle başa çıkma yöntemlerini ne şekilde etkilemiş olabilir?

Sovyet siyasi elitleri, Lenin ve Stalin dönemlerinden beri her zaman dış görünüşe ve kendilerini her alanda en iyi olarak göstermeye takıntılıydı. Hatalarını kabul etmeye yanaşmıyorlar, kapitalist rakipleriyle eşit görülmek istiyorlardı. Çernobil faciasında da bu durum değişmedi.

Yerel polis ve KGB ajanları bölgeyi hızla abluka altına alarak halkın giriş çıkışını ve söylentilerin yayılmasını engelledi. Batı kamuoyu olanları ancak rüzgârın havadaki radyoaktif parçacıkları kuzeybatıya sürüklemesi ve bu parçacıkların Belarus, Polonya, Litvanya, Letonya ve Estonya üzerinden geçerek İsveç’teki bir nükleer tesiste tespit edilmesiyle öğrenebildi.

Diğer taraftan, kaza çok daha vahim sonuçlara yol açmış olsa bile siyasilerin verdiği tepki değişmezdi. Geçmişteki benzer olaylarda olduğu gibi, inkâr etme ve önemsiz gösterme politikası devam ederdi. Ayrıca, dönemin Sovyetler Birliği Devlet Başkanı Gorbaçov halk nezdinde hâlâ büyük bir desteğe sahipti ve dolayısıyla, onun otoritesini zayıflatıp, farklı bir tepki vermesine yol açacak bir durum söz konusu değildi.

Bundan farklı bir senaryonun yaşanabilmesi için, rüzgârın yönünün ve dolayısıyla radyasyonun yayıldığı bölgenin değişmesi gerekirdi. Eğer rüzgâr doğuya, yani Sovyetler Birliği’nin içlerine doğru esseydi, yetkililer olan biteni çok daha uzun süre gizli tutabilirdi. Zira havadaki nükleer parçacıkların Sovyetler dışında bir ülke tarafından tespit edilmesi için neredeyse dünyanın yarısını dolaşması gerekecekti. Nitekim 1957’de Çelyabinsk’teki Mayak nükleer tesisinde meydana gelen patlamanın yarattığı radyasyon sızıntısı onlarca yıl gizli tutulabilmişti ve politbüro muhtemelen yine aynı yolu izlerdi. Ne de olsa kazadan yalnızca birkaç gün sonra, sadece 100 km ötedeki Kiev’de geleneksel Mayıs şenliklerini düzenleyip her şey yolundaymış gibi davranmakta bir sakınca görmemişlerdi.

Eğer felaketin boyutları daha büyük olsaydı, bunun bölge, çevre, nüfus, can kaybı ve uzun süreli hastalıklar gibi konular üzerinde nasıl bir etkisi olurdu?

Çernobil kazasıyla ilgili mevcut verilerin ne kadar tartışmalı olduğunu düşünürsek, daha kötü bir senaryoda insan sağlığı üzerindeki etkilerini tahmin etmek epey zor. Bilim dünyası, 1980’lerin sonunda Çernobil için yapılan tahminlerin gerçekte bir hayli yüksek olduğunu gördü. Nitekim ilk başta beklenenden çok daha az insanın radyasyon nedeniyle kansere yakalandığına inanılıyor.

Bununla birlikte, aslına bakılırsa felaketin sonuçlarının çok daha yıkıcı olabileceğini düşünmek için yeterli alanımız var. Zira kazada 4. ünitenin reaktör yakıtının yalnızca yüzde 3 ila 5’i çekirdekten dışarı sızmıştı. Peki, ya bu oran yüzde 10, 15 veya yüzde 50 olsaydı? Sovyet yetkililer, Çernobil’in yakın çevresindeki bölgeyi temizlemek için kapsamlı önlemler aldıysa da radyoaktif sızıntı bu seviyelere ulaşsaydı, çabalarının yetersiz kalması kaçınılmaz olurdu.

Böyle bir durumda, kuzey Ukrayna ve güney Belarus’un geniş bölgelerini askerler ve buldozerlerle radyasyondan arındırmak imkânsız olurdu. Bunun yerine, havadan müdahale etmek gerekirdi. Kazanın ardından Afganistan Savaşı’ndan apar topar getirilen yüzlerce pilot, radyasyondan en çok etkilenen bölgelere pıhtılaştırıcı kimyasallar atmakla görevlendirilmişti. Ancak hayal ettiğimiz bu kötü senaryoda, ihtiyaç duyulan pilot sayısı katlanarak artar ve bu durum Sovyet Hava Kuvvetleri’nin (VVS) Orta Doğu’daki faaliyetlerini olumsuz etkileyebilirdi. Ayrıca helikopter gövdeleri kısa sürede radyasyonla kaplanır, binlercesinin aylar içinde hurdaya ayrılması gerekebilirdi. Öte yandan, 1986’da olduğu gibi, kazanın yaşandığı reaktör binasının etrafını betonla kapatıp tecrit etmek de imkânsız olurdu. Zira bu durumda, beton kaplama işini yürütecek personel ve makineler aşırı radyasyon nedeniyle çalışamaz hale gelirdi. Mevcut teknolojilerle bu kadar yoğun radyasyon altında güvenli bir çalışma ortamı yaratmak mümkün olmadığından, atmosfere daha fazla radyasyon salınımını önleyecek yeni bir izolasyon yöntemi geliştirmek gerekirdi ve bu da muhtemelen yıllar sürerdi.

Kurguladığımız senaryoda yaşanabilecek olumlu bir gelişme, çok daha fazla sivilin vakit kaybetmeden tahliye edilmesi olurdu. Böylesine yüksek radyasyon seviyelerinde, sınırlı sayıdaki dozimetrelerle çok geniş bir alandaki radyasyon yayılımını haritalayacak nitelikli personel kapasitesi kuşkusuz yetersiz kalacaktı. Bu belirsiz ve tehlikeli ortamda, Sovyet yetkililerin 135 bin kişiden kat kat fazla insanı derhal tahliye etmesi gerekecekti.

Radyasyonun yayıldığı güzergâha yakın şehir merkezlerinin boşaltılması da gündeme gelebilirdi. Ancak günümüzde bu seçeneğin çoğu zaman çözümden çok sorun yarattığı düşünülüyor. Açıkçası, insanlar radyasyonu gerçekte olduğundan daha tehlikeli algılayabiliyor ve bazı durumlarda yerlerinde kalmaları daha iyi bir çözüm olabiliyor. Yine de Sovyet yetkililer ve radyasyonun rotasındaki diğer hükümetler şehirleri tahliye etme kararı alsaydı ve rüzgâr kuzeybatı yerine güneye, Kiev’e doğru esseydi, tahliye edilenlerin sayısı milyonları bulabilirdi. Bu durumda Sovyetler Birliği, hazırlıksız yakalanacağı devasa bir mülteci kriziyle karşı karşıya kalırdı. Gidecek yeri olmayan insanlar uzun süre kamplarda yaşamak zorunda kalır, bu da 2011’de Fukuşima örneğinde olduğu gibi ruh sağlıklarının hızla bozulmasına neden olurdu.

Kurguladığımız bu senaryoda tahminen ne kadarlık bir alan radyasyondan etkilenirdi ve bunun küresel çaptaki sosyal ve ekonomik sonuçları neler olurdu?

Nükleer kazanın etkilediği alanın büyüklüğünü belirleyen en önemli faktör hava koşullarıydı. Kaza yağışlı bir dönemde yaşanmış olsaydı, radyoaktif parçacıklar çok fazla yayılmadan yağmurla birlikte yere inecekti. Fakat ne yazık ki kuru ilkbahar havasında gerçekleşti ve rüzgârların etkisiyle radyasyon geniş bir alana yayıldı. Eğer radyoaktif sızıntı daha yoğun olsaydı, açık gökyüzü ve güçlü rüzgârlar nedeniyle kaza, Avrupa’nın neredeyse tamamını kirletme potansiyeline sahip olurdu. Bu da milyonlarca kilometrekarelik tarım arazisinin kullanılamaz hale gelmesi demekti. Eğer rüzgârlar ilk günden itibaren güney ve doğu yönünde esseydi, radyoaktif parçacıklar özellikle Ukrayna ve Gürcistan’ı çok daha ciddi şekilde kirletebilirdi. Bu bölgeler, Sovyetler Birliği’nin en önemli mısır ve buğday kaynaklarıydı. Ukrayna’nın verimli toprakları, tarihi boyunca gıda sıkıntılarıyla boğuşan ve nüfusunun beslenme alışkanlığı büyük ölçüde ekmeğe dayalı olan Sovyetler için hayati öneme sahipti.

1986’nın Nisan ayından sonra insanlara en fazla zarar veren şey, otlayan hayvanlardan sağılan süttü. Felaket daha büyük boyutlarda olsaydı, etkilenen bölgelerde süt ve et tüketimi yasaklanabilirdi. Buna bir de tahıl ve sebze üretiminin azalması eklenince, ciddi bir kıtlığın yaşanması kaçınılmaz olurdu. Bu kıtlık zamanla hafiflerdi tabii ki ama en az birkaç yıl süreceğini söyleyebiliriz. Böyle bir senaryoda, muhtemelen Gorbaçov gururunu bir kenara bırakıp Batı’dan yardım istemek zorunda kalırdı.

Sonuç olarak, böylesine büyük bir felaket, kontrol edilmesi imkânsız boyutlarda bir mülteci akınına yol açardı. İnsanların kitleler halinde Avrupa’ya göç etmesi Sovyetler Birliği’ni daha erken bir tarihte parçalanmaya sürükleyebilirdi. Dolayısıyla, Çernobil kazası daha büyük çapta olsaydı, Sovyetler Birliği için tarihin akışı dramatik bir şekilde değişebilirdi.

Peki, dünyanın diğer büyük güçleri bu felaketi kontrol altına almak için başka adımlar atabilir miydi?

Muhtemelen, zaten yaptıklarından farklı bir şey yapamazlardı. Soğuk Savaş o dönemde yumuşamaya başlamış olsa da 1986’da hâlâ gergin bir ortam vardı. Kazadan etkilenen ülkeler radyasyonu temizleme çabalarını artırabilirlerdi ancak diplomatik baskının ötesinde, Sovyetler Birliği’ni başka bir adım atmaya zorlamak pek mümkün değildi. Aksi takdirde askerî gerilimi tırmandırma riskini göze almış olurlardı.

Kurguladığımız bu senaryo gerçekleşmiş olsaydı nükleer enerjinin geleceği nasıl olurdu?

Aslına bakılırsa, nükleer enerjiye yönelik 1950’lerdeki iyimserlik ve sempati yerini çoktan korkuya bırakmıştı. 1979’da ABD’nin Pensilvanya eyaletinde yaşanan Three Mile Island kazası halkı paniğe sürükleyince, ABD’de yeni reaktör siparişleri yavaşladı ve Çernobil’den sonra neredeyse tamamen durdu. Ancak o dönemde temiz ve çevre dostu yenilenebilir enerjiye geçiş için hâlâ uzun bir yol vardı.

Daha büyük bir nükleer felaket, halk muhalefetini körükleyip nükleer enerjinin tamamen terk edilmesine yol açabilir miydi? Belki evet… Ancak Sovyetler Birliği ve Batı arasında siyasi, kültürel ve bilimsel açıdan öylesine büyük farklar vardı ki Sovyetler’de böyle bir sonucun ortaya çıkması pek olası değildi. Nitekim bu farklar, Doğu Bloku’nda nükleer enerjinin terk edilmesine karşı çıkan argümanlarda sıkça dile getiriliyordu.

Sonuç olarak, daha fazla Avrupa ülkesi nükleer enerjiden vazgeçip kömüre dönüş yapabilirdi. ABD ise nükleer enerjiyi tamamen terk etmese de petrol ve kömüre dayalı enerji düzenini daha uzun yıllar sürdürebilirdi.

Neler oldu?

  • Şubat 1986 - Aşırı iyimserlik

Ukrayna’nın başkenti Kiev’in yaklaşık 96 kilometre kuzeyinde, Belarus sınırı yakınlarında inşa edilmiş olan Çernobil nükleer santrali, Batı’daki benzerlerinden çok daha büyük bir kapasiteye sahipti. 3 ve 4 numaralı reaktörlerin 1983 yılında tamamlanıp devreye girmesiyle santral tam kapasiteyle çalışmaya başladı. Sovyet yetkililer bu devasa tesisle öylesine gurur duyuyor ve güveniyorlardı ki Şubat 1986’da Ukrayna Enerji Bakanı Vitali Sklyarov, Çernobil’de bir nükleer erimenin gerçekleşme olasılığının “on bin yılda bir” olduğunu ifade etmişti.

  • 25-26 Nisan 1986 - Başarısız test

25 Nisan’da, elektriğin tamamen kesilmesi durumunda devreye giren acil soğutma sisteminin test edilmesi için hazırlıklar yapıldı. 26 Nisan saat 01.23’te başlayan test sırasında, bir dakikadan kısa sürede 4 numaralı reaktörde buhar basıncı o kadar hızlı yükseldi ki ortaya çıkan patlama yaklaşık 1.000 tonluk kapağı yerinden söküp nükleer yakıt çubuklarını yukarı fırlattı ve büyük miktarda radyasyonun havaya salınmasına neden oldu. Patlamayla birlikte kopan parçalar 3 numaralı reaktörün çatısına düştü ve birkaç yerde yangın çıktı. Olaya ilk müdahaleyi yapan itfaiyecilerin radyasyon konusunda herhangi bir deneyimi yoktu ve koruyucu kıyafetlere de sahip değildiler. 3 numaralı reaktör sabah saat 5.00’te kapatılırken, 1 ve 2 numaralı reaktörler yaklaşık 24 saat sonra devre dışı bırakıldı.

  • 27 Nisan - 26 Mayıs 1986 - Artık çok geç

27 Nisan’da acil müdahale ekipleri bölgeye ulaştı ve santralin çevresindeki 10 kilometrelik alanda tahliyeler başlatıldı. 28 Nisan’da Sovyetler Birliği bir kaza meydana geldiğini kabul etse de açıklamada fazla ayrıntıya yer verilmemişti. Bu sırada, Çernobil’den yayılan radyoaktif maddeler İsveç’teki bir nükleer santralde tespit edilince, tüm dünya aslında büyük bir felaketin yaşandığını anladı. İnanması güç olsa da santralden sızan yüksek miktardaki radyasyona rağmen Kiev’deki 1 Mayıs törenleri iptal edilmedi ve kutlamalar sokaklarda devam etti. 14 Mayıs’ta Sovyet lider Mihail Gorbaçov, televizyonda halka seslenerek kazayla ilgili bir açıklama yaptı ve temizlik operasyonunda görev almak üzere binlerce yedek askeri seferber etti. Birçoğu, radyasyona bağlı hastalıklar sebebiyle hayatını kaybedecekti.

Neler olabilirdi?

  • 1986-1991 gıda kıtlığı

Eğer çok daha büyük bir sızıntı yaşansaydı ve hava koşulları da farklı olsaydı, bu senaryoda nüfus yoğunluğu yüksek bölgelerin etkilenmesi ihtimali oldukça yüksekti. Özellikle de Ukrayna’nın verimli toprakları çorak bir araziye dönüşebilirdi. Ekinler yok olur, hayvanlar ve onların ürünleri radyasyondan etkilenirdi. Gıda tedarikinin büyük bir kısmını Ukrayna’dan karşılayan Sovyet halkı ise hayatta kalma mücadelesi verirken çaresizliğe sürüklenirdi. Ülke ekonomisini sarsacak böylesine büyük bir darbe akıllara şu soruyu getirirdi: Soğuk Savaş’ın demir perdeleri aralanır ve Sovyetler Birliği uluslararası yardıma ihtiyaç duyduğunu kabul eder miydi?

  • 1986-1987 göç dalgası

Bu büyük felaket sonrasındaki müdahalenin kapsamı ve hızı, yalnızca reaktörün yarattığı tehlike değil, halkın tahliyesi açısından da önemli bir ders niteliğinde olurdu. Eğer çok daha fazla insan tahliye edilseydi, binlerce hayatı radyasyon hastalığının ölümcül pençesinden kurtarmak mümkün olabilirdi. Ancak böylesine geniş çaplı bir tahliye kuşkusuz başka sorunları beraberinde getirirdi. Onca insan nereye gidecek, ne kadar uzağa yerleştirilecekti? Hayatta kalma mücadelesi verenler için siyasi sınırların bir anlamı yoktur ancak milyonlarca radyasyon mağduru Rusya ve Avrupa’nın farklı bölgelerine göç etmek zorunda kalsaydı, onların refahını sağlamak için radikal siyasi kararlar almak kaçınılmaz olurdu.

  • 1986 ve sonrası fosil yakıtların hegemonyası

Temiz ve verimli bir enerji kaynağı olarak görülen nükleer enerji, uzun süre dünyanın dört bir yanında ülkeler tarafından desteklendi. Ancak böylesine yıkıcı bir felaketin ardından herkes nükleer enerjinin sessiz tehlikesinin farkına vardı ve bu enerjiye duyulan güven hızla yok oldu. 1980’lerde küresel ısınma ve yenilenebilir enerji sıkça dillendirilen konular değildi. O dönemde petrol ve kömür endüstrisinin güçlü sesi, bu konudaki tartışmaları bastırıyordu. Nükleer enerji ise politikacılar için tam anlamıyla bir kumar, binlerce insanın ölümüne yol açabilecek bir riskti. Sonuç olarak, yaşanacak daha büyük bir felaketin ardından kenara itilen nükleer enerji yerine fosil yakıtların kullanımı iyice artar, tüm dünyada daha fazla kömür ve petrol çıkarılırdı. Gezegeni korumaksa sonraki nesillere bırakılırdı.

Ana görsel: © Getty Images © Alamy

© 2025 bmag - Tüm hakları saklıdır.

Iyzico ile ÖdeIyzico Logo