
Mikroplastikleri vücuttan atmak mümkün mü ve gerekli mi?
Aktör Orlando Bloom, birkaç ay önce kanındaki mikroplastikleri ayrıştırıp filtrelemek için 13.000 dolardan fazla para harcamasıyla haberlere konu oldu. Bloom’un tercih ettiği bu radikal operasyon, aslında rahatsız edici bir gerçeği gözler önüne seriyor: Bu minicik plastik parçacıklarından kaçış yok.
Bazı araştırmalara göre Everest’in zirvesinden beynimizin içine kadar her yerdeler. Medyada da sık sık gündeme geliyorlar ve elbette vücudumuzda dolaşan mikroskobik plastik parçaları kamuoyunda ve bilim dünyasında ciddi bir endişe yaratıyor. Mikroplastikler çoğu zaman hastalıklarla ilişkilendiriliyor; ancak mikroplastiklerin etkileri üzerindeki araştırmalar henüz oldukça erken aşamalarda ve bilimsel bir uzlaşıya varılmış değil. O hâlde bu parçacıkların vücudumuza yaptıkları konusunda kaygılanmalı mıyız? Dahası kanımızı “temizletmek” için şimdiden sıraya girmeye gerek var mı?
Kirlenmiş numuneler
“Mikroplastik” terimi, boyutu 5 mm’den küçük her türlü plastik parçacığı ve lifi ifade ediyor. Genellikle o kadar küçük oluyorlar ki onları görebilmek için mikroskop gerekiyor. Bilim insanları 0,001 mm’den daha küçük parçacıklara “nanoplastik” diyor. Bunları gelişmiş mikroskoplarla bile görmek zor olsa da bulgulara bakılırsa çevreye salınıyor olma ihtimalleri yüksek. Benim de dâhil olduğum araştırma grubu, soluduğumuz havadaki plastiklerin ve diğer parçacıkların miktarını ölçüyor. Londra havasında akciğerlerimizin derinlerine inebilecek kadar küçük mikroplastiklerin bulunduğunu gördük. ÜSTTE Vücudumuzda biriken mikroplastik miktarıyla ilgili kaygılar giderek artıyor.
Vücutta mikroplastiklerin bulunup bulunmadığını test etmek için doku ya da kan numuneleri işlenip süzülüyor ve içlerindeki olası plastikler yoğunlaştırılıyor. Ardından sıra analize geliyor. Ya kimyasal bir teknikle numunedeki plastik miktarı ölçülüyor ya da mikroskop temelli bir fiziksel-kimyasal yöntemle plastik parçacıklarının sayısı, büyüklüğü ve şekli inceleniyor.
Her yöntemin kendine has avantajları var ama ikisi de aynı dezavantajı taşıyor: Modern laboratuvarlarda hâlihazırda mikroplastik kirliliği yüksek. Plastik ekipmanlar, plastik sarf malzemeleri ve tabii insanlar… Bu yüzden mikroplastikleri test etme sürecinin kendisi bile kirlenmeye yol açabiliyor. Çoğu zaman, aslında vücudun ememeyeceğini düşündüğümüz kadar büyük mikroplastik parçalarını numunelerde bulabiliyoruz.
Bazı çalışmalara göre insanlar her gün bir çay kaşığına yakın miktarda plastik yutuyor olabilir. Genel olarak 0,001 mm’den küçük parçacıklar akciğerlerden geçip hava-kılcal damar bariyerini aşarak kana karışabiliyor. Bu bariyer, akciğerlerdeki hava keselerinin (alveoller) içindeki havayı kılcal damarların içindeki kandan ayıran ince bir doku tabakası. Bağırsaklarda ise mikroplastikler vücudun atık giderme yapısı olan lenfatik sisteme geçebiliyor. Oradan en küçük parçacıklar kan dolaşımına girerken, daha büyük parçacıklar bağırsak zarına hapsoluyor. Dolayısıyla laboratuvar kaynaklı kirlenme, vücutta karşımıza çıkan en büyük plastik parçalarının açıklaması olabilir.
Bir başka sorunsa numunelerdeki biyolojik bileşenlerin plastiklere benzer sinyaller üretmesi. Özellikle yağlar, polietilen (PE) ve polivinil klorür (PVC) sinyallerini bozabiliyor ve numune iyi işlenmemişse olduğundan fazla plastik varmış gibi görünmesine yol açıyor. Bütün bunlar göz önüne alındığında, vücudumuzda büyük miktarlarda mikroplastik bulunduğu iddiası büyük ihtimalle abartılı. Araştırmaların tespit ettiği miktarlar araştırmaya, doku tipine ve kullanılan yönteme göre değişiyor ama aralarındaki farklar çok fazla: Bazıları birkaç nanogram, bazılarıysa birkaç miligram buluyor. Yakın zamanda yapılan titiz bir çalışmaya göre insan kanının her mililitresinde 0,15 mikrogram (0,00000015 gram) plastik bulunuyor. Bu demek oluyor ki bütün vücudumuzdaki mikroplastiklerin toplamı bir saç telinden bile daha hafif.
Ama bu çalışmanın yalnızca polistirene odaklandığını hatırlatmak gerek; çünkü test edilmesi kolay olan tek plastik türü bu.
Beklenmedik yerler
Bu seviyelere bakılırsa, aslında vücudumuzda ne kadar plastik olduğundan çok bu plastiklerin nerede toplandığı önemli. Ama vücudumuzun farklı kısımlarında ne kadar mikroplastik biriktiğini ölçmek zor. Nature Medicine dergisinde bu yıl yayımlanan bir araştırmaya göre plastiklerin en çok biriktiği yerlerden biri beyin olabilir. Araştırma, beyinde ortalama 4,5 plastik şişe kapağı kadar plastik biriktiğini öne sürüyor. Bu nispeten yüksek bir seviye. Üstelik tespit edilen plastiklerin çoğu polietilen, yani yağ dokusunun olduğu yerlerde ölçülmesi zor türlerden biri. Her yıl yüz milyonlarca ton plastik üretiliyor.

Bunun 120 milyon tonu polietilen ve bu da tüm plastiğin dörtte birine denk geliyor. Dolayısıyla vücutta en çok bu türün görülmesi mantıklı. Ama beyin yağlı bir doku olduğu için yanlış pozitif sonuç ihtimali burada göz ardı edilemez. Dahası Nature Medicine’daki çalışma, karaciğerde beyinden daha az plastik bulunduğunu öne sürüyor. Oysa karaciğer kanı temizleyen ana organ. Eğer vücudun bir yerinde çok plastik olmasını bekleyeceksek orası karaciğer olmalıydı. Ayrıca insan dokularındaki mikroplastiklerle ilgili araştırmaların çoğunda bütün doku numuneleri incelenmiş. Bu sebeple bu plastiklerin hücrelerin içine mi yerleştiği yoksa sadece “yoldan mı geçtiği” konusunda elimizde çok az bilgi var.
Kaygı artıyor
Ölçsek de ölçemesek de mikroplastikler konusunda toplumda büyük bir kaygı var. 31 ülkeden 30 bin kişinin katıldığı bir ankete göre katılımcıların üçte ikisi vücutlarındaki mikroplastiklerden endişe duyuyor.
Mikroplastiklere daha az maruz kalmak istiyorsanız yapabileceğiniz birkaç şey var: Ev tekstillerinde ve kıyafetlerinizde lif bazlı doğal kumaşları tercih edebilir; plastik ambalajlardan kaçınabilir (özellikle ısıya maruz kalan yerlerde); trafikte araç lastiklerinden kaynaklanan parçacıklara daha az maruz kalmak için sakin sokakları tercih edebilirsiniz.
Ama her şeye rağmen 2040 yılında mikroplastik salınımının 1,5 ila 2,5 kat artacağı öngörülüyor. Bu yüzden vücudu mikroplastiklerden arındırmayı vadeden teknolojilerin ortaya çıkması kaçınılmaz. Kanı ayrıştırıp zararlı maddeleri temizledikten sonra tekrar hastaya verme işlemine terapötik aferez deniyor. Mikroplastikleri temizlemek için terapötik aferez artık ticari olarak uygulanmaya başlandı.
Her ne kadar bu yöntemle ilgili yayımlanmış bir çalışma olmasa da işlemi uygulayan Alman araştırmacılar, hastaların plazmalarında “mikroplastik benzeri” parçacıklar bulduklarını bildirdi. Ama laboratuvar kontrolleri ve parçacıkların boyutları hakkında bilgi olmadığı için bu bulguları yorumlamak zor. Üstelik mikroplastiklerin kanda nasıl davrandığını da bilmiyoruz.

Plazmanın içinde vücutta serbestçe dolaşıyorlar mı alyuvarlara mı tutunuyorlar yoksa kan dolaşımındaki bağışıklık hücreleri tarafından yutuluyorlar mı? Vücudumuzda hangi mikroplastik çeşitlerinin bulunduğuna; nasıl hareket ettiklerine ve vücutta nasıl etkileşime girdiklerine dair kesin kanıtlar olmadan bu tür “kan temizleme” hizmetlerinin sağlığa faydalarıyla ilgili fikir yürütmek neredeyse imkânsız. Ben mikroplastiklerin vücudumuzdaki etkilerini daha iyi anlayana kadar yani nerede biriktiklerini ve ne yaptıklarını net bir şekilde söyleyebilene kadar bu kan temizleme işini Hollywood ünlülerine bırakmayı düşünüyorum.
Yazar: Dr. Stephanie Wright












