
Perilerin gizemli dünyası: Mitlerden modern masallara uzanan büyülü yolculuk
Yazan: Catherine Curzon
İster fae, ister peri, isterse eski adıyla iyeler olarak tanıyın, bu varlıklar insanları hikâye anlatıcılığının başlangıcından itibaren büyülemiştir. Doğaüstü güçleri sebebiyle hem sevilmiş hem de onlardan korkulmuştur. Yüzyıllar boyunca dilden dile geçen halk anlatılarının çoğunda olduğu gibi, bu varlıkların tek bir köken hikâyesi yoktur. Fakat farklı dönem ve kültürlerde, nereden geldiklerini açıklamaya yönelik birçok açıklama öne sürülmüştür. Bazılarına göre bunlar ölülerin ruhlarıdır, bazılarına göre ise hilekâr büyücüler, kötücül cinler ya da kutsal varlıklardır. Kökenleri ne olursa olsun, periler içimizde güçlü bir hayranlık duygusu uyandırır.
Modern yazımda periler genellikle minik, masalsı, zarif ve güzel, yaramaz ve sevimli figürler olarak tasvir edilir; genellikle kanatları vardır ve meraklıdırlar. Tabii insanlar onlara saygı gösterdiği sürece… Halk hikâyelerine göre, periler yardımsever ve faydalı olabilir, ama aynı zamanda korkunç bir düşman da olabilirler. İnsanın perilerle ilişkisi çok eskilere dayanır; “peri” teriminin izi Ortaçağ’a kadar uzanır ve ataları Yunan mitolojisinde, Amerikan yerli hikâyelerinde ve diğer birçok kültür ve coğrafyada bulunabilir. Modern İngilizce’deki “fairy” kelimesi, eski İngilizce’deki “faerie”’den gelir ve “faes diyarından gelen kişi” demektir. Eski Fransız masallarında bir “faierie” ya da “faie” büyüyle uğraşan, söz, bitki, ot ve çevresindeki taşlarla büyü yapabilen bir kadındır.
Bazı bilim insanları perilerin asıl kökenini, eski Ahameniş İmparatorluğu’nun yazıtlarında anlatılan, kanatlı doğa ruhları Pers parī’sine bağlar. Bu kanatlı doğa ruhları, periler kadar güzeldir ve tıpkı onlar gibi insanları kaçırıp kendi krallıklarına götürebilme güçlerinden korkulur. Parī hikâyelerinin Avrupa’ya seyyahlar tarafından getirilmiş olması ve burada, Kelt ve Avrupa halk hikâyelerinde yer alan perilerin temellerini oluşturmuş olması mümkündür.
Kelt geleneğinde, periler Aos Sí olarak biliniyordu ve bu periler, peri yuvaları da denilen büyülü dairesel höyüklerde yaşarlardı. Bu höyüklerin içine peri kapılarından girilirdi. Kelt anlatımında periler, Hristiyanlıktan önce İrlanda’da yaşayan doğaüstü tanrısal bir ırk olan Tuatha Dé Danann’ın hayatta kalan üyeleriydi. İrlanda’da hakimiyet kurmak için diğer mitolojik yaratıklarla verdikleri savaşlarda zafer kazanmış olsalar da, İber Yarımadası’ndan gelip İrlanda’ya yerleşen ölümlü bir halk olan Milesler’e yenilip teslim olmuşlar ve başka bir dünyaya, doğaüstü bir aleme çekilmişlerdi.
Bazılarına göre ölmüş insanların ruhları da aynı alemde yaşıyordu. Ancak, periler ölümlü dünyayla olan ilişkilerini tamamen kesemediler ve sık sık peri höyüklerinden çıkıp geldiler. Birçok halk geleneğinde, bir bölgede peri varlığını gösteren izlere; örneğin peri halkaları, alıç ağaçları veya peri höyüklerine büyük saygı gösterilmesi gerektiği inancı vardır. Toprakları tehdit edilirse periler, tüm güçleriyle karşılık verir ve evlerine zarar veren ya da izinsiz giren herhangi bir nesneyi ya da kişiyi yok ederlerdi. İnsan evleri, peri topraklarına zarar vermeyecek şekilde inşa edilirdi. Binalar, peri höyüklerine uyum sağlayacak şekilde tasarlanır, bazı evlerin ön ve arka kapıları mükemmel şekilde hizalanır, perilerin yolculuklarına rahatsız olmadan devam edebilmeleri sağlanırdı. Periler ev sakinleriyle dost olsa da, işleri kolaylaştırıp şans getirse de, bu durumun böyle süreceği garanti değildir. 19. yüzyıla kadar insanlar Kelt geleneklerini devam ettirdiler ve evlerinin arka kapısına perileri mutlu etmek için ekmek ve krema gibi sunular bıraktılar. En çok korkulanlar ise changeling’lerdi; yani perilerin, kaçırdıkları insan bebeklerinin yerine bıraktığı insan benzeri varlıklardı. Çocuk, başka dünyaya götürülürken, hastalıklı changeling, ölümlü dünyada onun yerini alır ve zamanla zayıflayıp ölürdü. İrlanda ve İskandinav halk hikâyelerinde nadir olarak bir yetişkin de kaçırılabilirdi. Genellikle yeni evlenmiş kadınlar ya da yeni anneler, periler tarafından alınır ve süt annesi olarak kullanılırdı. Çalınan eşin yerine bir kütük bırakılır, bu kütük, kaçırılan kişiye benzemesi için büyülenirdi, ancak kısa sürede kurur ve ölürdü. Changeling korkusu, kültürler arasında yaygındır ve Cornwall, İskoç, İrlanda, Cermen, İskandinav halk hikâyelerinde bulunabilir. Her biri, bu fenomenden korunmak için kendine özgü yöntemler önerir.
Bazı insanlar, aslında Kral I. Charles’ın bile bir changeling olduğuna inanıyordu. Changeling korkusu o kadar ciddiye alınıyordu ki, 1895’te Michael Cleary ve kuzenlerinin, Cleary’nin eşi Bridget’ı öldürdükleri gerekçesiyle açılan cinayet davasında resmen savunma olarak kullanıldı. Sanıklar, Bridget’ın bir changeling olduğuna inandıklarını ve kötücül periyi kovmak için onu canlı canlı yaktıklarını iddia ettiler. İfadenin doğru olup olmadığı ya da yalnızca suçlu hükmünden kurtulmak için mi uydurulduğu asla netleşmedi. Michael Cleary, adam öldürmekten suçlu bulundu ve 15 yıl hapis cezasına çarptırıldı.
Pagan inançlarında periler, ölülerin ruhları ya da tanrısal varlıklar olarak kabul edilir, mezar höyüklerinde görünmeleri sebebiyle, öteki dünyada onlarla birlikte yaşayan ataların ruhları ile bağlantılı oldukları düşünülürdü. Bu inançlar, Hristiyanlığın yayılmasıyla bastırıldı. Hristiyanlık, periler için bir açıklama aradı ve sonunda onları ya Lüsifer’ın isyanına katılan ya da tarafsız kalan düşmüş melekler olarak kabul etti. Cennetten kovulmuşlardı, ancak cehenneme atılacak kadar kötü değillerdi; bunun yerine, iki alem arasında sıkışıp kalmışlar ve Peri Ülkesi olarak bilinen bir yere yerleşmişlerdi. Bir İskoç halk hikâyesine göre periler bu yaşadıkları ülke için şeytana her yedi yılda bir kira ödemek zorundaydı ve şeytan bu ödemeyi onların en güzel kızlarını alarak yapıyordu. Ancak kurnaz periler, ücreti bir changeling ile ödeyerek bu durumdan hileyle kurtulmayı başarmışlardı.
16. yüzyılda yazdığı Daemonologie adlı eserinde Kral I. James, perilerin, cadılara ve diğer kara büyücülere hizmet eden şeytani varlıklar olduğunu ilan etti. Ön-Hristiyanlık döneminde, pagan tanrıları olarak kabul gören doğa ruhları (tıpkı diğer birçok pagan varlık gibi) şeytani varlıklara dönüştürüldü. Hristiyan inancı ve peri halk hikâyeleri birbirine sıkı sıkıya bağlandı ve perilere inanç azalsa da, batıl inançları olan insanlar hâlâ hem kendilerinin hem de perilerin uyum içinde yaşayabilmesi için geleneksel tedbirleri almaya devam ettiler. Perilerin artık tamamen mitolojik karakterler olarak kabul edildiği bir dönemde bile, hâlâ onları gerçek ve elle tutulur birer varlık olarak kabul edenler vardı. Örneğin, 18. yüzyıl şairi William Blake, bir peri cenazesi gördüğünü iddia etti. Blake’e göre, bir grup küçük yaratık, ölmüş akrabalarını bir gül yaprağı üzerinde taşıyarak mezarına götürüyordu. Onun anlatımına göre, cenazeyi şarkılar söyleyerek gömdüler, ardından bir anda kayboldular.
19. yüzyılda, periler artık şeytani varlıklar olarak değil, eski, unutulmuş bir dünyanın yaratıkları olarak görülmeye başlandı. Bu dönüşümde, Kelt Uyanışı’nın etkisi büyüktü. Teosofistler, yani spiritualizmden doğan ezoterik bir dinin takipçileri, perilerin, güneşte yaşayan ve ancak üçüncü gözleri açık olanlar tarafından görülebilen, meleksi varlıklar olduğuna inanıyorlardı. Sir Arthur Conan Doyle, perilere inanan bir kişi olarak, onları kelebek gibi, parlak ışık ve renk patlamalarıyla havada uçuşan, buğulu yaratıklar olarak tanımladı. Ona göre, periler olmasaydı, tohumlar filizlenmez, hiçbir şey büyümez ve dünyada hayat olmazdı. Viktorya dönemi ve sonrasında, çoğu insan için periler sadece halk hikâyeleri ve romantik mitlerin yaratıklarıydı. Onlar, Rossetti’nin Goblin Market eserinde olduğu gibi insana zarar vermeyi hedefleyen cazibeli varlıklardı ya da daha sonraları, Peter Pan’in küçük yancısı Tinkerbell gibi masum ve eğlenceli figürlerdi. Rönesans ve romantik sanatta güzel varlıklar olarak tasvir edilen periler, ayrıca güçlü ve esrarengiz figürlerdi. İnsanı kendi yok oluşuna sürükleyecek cazip tekliflerle gelen tehditler olarak görülüyorlardı.
Halk hikâyelerinden fiziksel aleme, paganların gösterdiği saygıdan Hristiyanların şeytanlaştırmasına kadar periler, insanlarla uzun, tarihsel bir ilişki sürdürdü. Bazen şömineyi temizleyen ya da hasta birini iyileştiren dost, bazen de bir bebeği kaçırıp yerine ölüme terk edilmiş bir changeling bırakan hilekârlar olarak görüldüler. Zamanla çok farklı kimliklere büründüler. Bugün, folklorik hikayeler ve doğayla bağlantısı son derece az olan dünyada bile perilere duyulan ilgi azalmış değil. İnsanlar çevreleriyle daha derin bağlar kurma yollarını aradıkça, peri halkının devam eden hikâyesine, pek çok yeni bölüm eklenebilir.
COTTINGLEY PERİLERİ
1917 yılında, kuzenler Elsie Wright ve Frances Griffiths, İngiltere Bradford yakınlarındaki Cottingley köyünde, bir bahçede oynayan perileri gösterdiği iddia edilen fotoğraflar çektiler. Elsie’nin annesi Polly, bu fotoğrafların gerçek olduğuna inanıyordu ve bunu kanıtlamaya kararlıydı. Polly sayesinde fotoğraflar sergilendi ve uzmanlar tarafından incelendi. Analizler, hile yapılmadığını doğruladı. Daha sonra Kodak dahil birçok profesyonel markadan uzman, fotoğrafların manipüle edilmediğini kabul etti, yine de perilerin gerçekten var olduklarını onaylamadılar.
1920’de, kızlar aynı bahçede daha fazla peri fotoğrafı çekti ve bu, Sir Arthur Conan Doyle’u ikna etmeye yetti. Conan Doyle, kızların iddialarını savundu ve bazı destekçiler bulmasına rağmen, birçok kişi iddiaları alaya aldı. Cottingley Perileri kısa bir süreliğine ünlü bir olay haline geldi, ancak ilgi zamanla azaldı ve kızlar da ortadan kayboldu. 60 yıl sonra, Elsie ve Frances, çekmiş oldukları fotoğrafların biri dışında tamamını, bir çocuk kitabından kestikleri kartondan peri figürleriyle yaptıklarını itiraf ettiler. Buna rağmen, perilerin gerçekten var olduklarını savunmaya devam ettiler.
Sherlock Holmes’un yaratıcısı, kızların gerçekten de peri fotoğrafları çektiklerine inandı. Oysa fotoğraflar, Princess Mary’s Gift Book adlı çocuk kitabından kesilen resimlerle yapılmıştı.












