
Acaba yeterli miyim? Her şeyi yetiştirmeye çalışırken tükenen kadınların hikâyesi
Hazırlayan: Elif Ergün Tunçer
Modern yaşam kadına aynı anda birçok kimlik yüklüyor: Üretken çalışan, ilgili anne, mükemmel ev hanımı, bakımlı partner, duygusal olarak dengeli birey. Her rol, yeni bir performans alanı yaratıyor. Sosyal medya kıyaslamayı hızlandırıyor, mükemmeliyetçilik tükenmişliği besliyor, memnun etme eğilimi ise sınırları belirsizleştiriyor. Başarı arttıkça rahatlama değil, daha fazla kanıtlama ihtiyacı doğabiliyor. Bu da haliyle fiziksel ve ruhsal yoğunluğu beraberinde getiriyor. Peki bu görünmeyen baskı ve yorgunluk nasıl oluşuyor? Yapabileceğimizin en iyisiyle yeterli olduğumuzu hatırlamak için neler yapmak gerekiyor? Psikolog Nilhan Eser konuyla ilgili merak ettiklerimizi yanıtladı.
“Herkes mutlu ve başarılı, bir tek ben gerideyim” düşüncesi günümüzde neden bu kadar yaygın?
Kadınlardaki yetersizlik duygusu yeni bir olgu değil, çok uzun zamandır var. Ancak bu, yeni yeni dillendirilmeye ve konuşulmaya başlandığı için son zamanların bir sorunu zannediyoruz. Ben bunu size biraz tarihsel perspektiften anlatmak istiyorum. Kadının toplumsal kimliğine baktığımızda, MÖ 8000-6000 yıllarında özellikle Anadolu’da Ana Tanrı ya da Kibele kültürünü görebiliyoruz. Dünyanın birçok yerinde de Kızılderililer’de ya da Orta Asya’da kadının yeri erkekle eşitti; hatta bazı toplumlarda kadın daha üst konumdaydı. Yani anaerkil bir toplum yapısı vardı. Tarım devriminden sonra kadının mal gibi alınıp satılmaya başladığı döneme girildi ki işte bu kadınlar için bir dönüm noktasıdır. Buna rağmen dünyanın çeşitli yerlerinde kadın toplumsal olarak değerini devam ettirdi. Örneğin eski Türk boylarında Hakan ve Hatun’un birlikte karar verip, birlikte savaştığı bilinir. Ancak daha sonraki ahlaki ve dini baskılar kadının yerini ikinci sınıf haline getirdi. Bu perspektiften baktığımızda kadının niye kendini yetersiz hissettiğini anlayabilmek daha kolaydır. Yani kadının kendini toplumsal olarak yetersiz bir varlık olarak düşünmeye başlaması 2000 yıllık bir hikayedir. Tabii daha sonra, özellikle 18. ve 19. yüzyıllarda kadının endüstriyel iş gücüne katılması ve 20. yüzyılın başındaki birtakım feminist hareketler, kadınların tekrar erkeklerle eşit konuma gelmesi için verdiği bir mücadeleye dönüşmüştür. Ancak toplumsal olarak ikinci sınıf insan şeklinde değerlendirilmek tabii ki kadınlara “yetersiz” olma hissini yaşatmaya başlamıştır.

“Yeterli miyim?” sorusu kadınların iç dünyasında neden bu kadar önemli bir yer tutuyor?
Kadının dünyasındaki yetersizlik hissi, işte bu bahsettiğim tarihsel perspektiften dolayı adeta tüm hücrelerine işlemeye başlamıştır. Ancak kadınların yetersizlik hissini destekleyen bir de dış etkenler vardır. Bunlardan en önemlisi tabii ki ailedir. Düşünün ki toplumsal olarak size zaten ikinci sınıf bir cins olarak ya da vatandaş olarak bakılıyor, aileniz de sizi yüceltmediği zaman ya da değersiz kıldığı zaman yetersizlik hissi günlük bir sorun haline geliyor.
Kadınlarda yetersizlik hissi en çok hangi yaş dönemlerinde ve hangi nedenlerle ortaya çıkıyor?
Yetersizlik duygusu ilk çocukluk yıllarımızda ailemizle olan ilişkimize dayanmaktadır. Sadece kadınlar için değil, herkes için geçerlidir. 0-6 yaş, özgüvenin gelişmesinde çok önemli bir yer tutar. Özellikle anneleri tarafından desteklenmeyen, onaylanmayan, yaptıkları beğenilmeyen çocuklar, ileriki yaşlarda yetersizlik hissini yaşamaya başlar. Bu nedenle çocukların yaptığı birtakım ufak beceri ya da başarıları övmek, onaylamak çok önemlidir. Örneğin “Ay ne kadar güzel, kendi başına yemek yiyebiliyorsun”, “Oyuncaklarını çok güzel toplamışsın”, “Ne güzel resim çizdin” gibi onaylayıcı sözler çok önemlidir. Çocukların koşması, top oynaması, bir yerden bir yere atlayabilmesi o yaşlar için büyük beceriler olduğu için bunların desteklenmesi, onaylanması ve çocuk gözünde yüceltilmesi özgüvenin gelişmesindeki en önemli yaklaşımlardır. Bu noktada ailenin kız ve erkek çocuklara eşitlikçi davranması da yine özgüveni destekleyen noktalardan biridir. Özellikle toplumumuzda hala erkeğe verilen değerin daha fazla olması, kız çocuklarının kendilerini yetersiz hissetmesindeki en büyük faktörlerden bir tanesidir. Bazı ailelerin erkek çocuk sahibi olana kadar beş-altı kız çocuk yapmasını buna bir örnek olarak gösterebiliriz. Kız çocuk sahibi olana kadar bu kadar erkek çocuk sahibi olan aileler çok nadirdir. Düşünsenize, bir evin dördüncü kız çocuğusunuz ve anneniz size “Seni erkek olursun diye doğurdum ama olmadı” diyor. Bu ne kadar iç sızlatan bir cümledir. Yani cinsiyetiniz aileniz tarafından beğenilmemiş ve hatta erkek çocuk yapılmak üzere siz bir kenara atılmış durumdasınız. İşte bu şartlar kadınların yetersizlik hissini daha da derinleştirmektedir.
Toplumsal beklentiler ve cinsiyet rolleri kadınların kendilerini yetersiz hissetmelerinde ne kadar etkili? İyi anne/ iyi eş/ güçlü kadın beklentileri psikolojik yük yaratıyor mu?
Cinsiyet ayrımcılığına maruz kalarak yetiştirilen kız çocukları, erkeğe hizmet etme üzerine kodlanmışlardır. Yani bir kız çocuğu öncelikle iyi bir ev kadını olmaya programlanmıştır. Evi temizlemek, yemek yapmak, çocuk bakmak kızların temel görevleri içindedir. Erkek çocuklar ise evin paşası, kralı, prensi oldukları için; değil iş yapmak, annelerine iş buyururlar. İşte bu adaletsiz ortamda yetişen kız çocukları kendilerini evin hizmetçisi, kölesi, ikinci sınıf vatandaşı olarak görmeye başlar. Bundan sıyrılabilen kız çocukları da var tabii. Özellikle son 30-40 yıldır aileler kız çocuklarının eğitim görmelerini desteklemeye başlamıştır. Böylece kız çocuklarına da okuma, üniversiteye gitme, iş sahibi olma izni verilmiştir. Dikkat ederseniz burada ‘izin’ kelimesini kullandım. Erkek çocukları için bu bir hak iken, kız çocukları için bu ailenin izniyle yapılabilecek bir durumdur. Şanslı bir kız çocuğu iseniz aileniz size eğitim görme izni vermiştir. Ancak evlendiğiniz zaman uzun saatler boyunca çalışsanız da tüm ev işlerini yapmakla yükümlüsünüzdür. İş yaşamında ne kadar başarılı olursanız olun, evinize gelen anneniz, teyzeniz ya da komşunuz temizliğinize, yaptığınız kurabiyelerin lezzetine ya da çocuğunuzun üstündeki kıyafetlerin kim tarafından örüldüğüne bakmaktadır. Kadınlar ne yazık ki eğitim görme ve çalışma izni kopartmışlardır ama ev işleri hala onların üzerine yıkılan angaryalardır. Yapılan bir araştırma, çalışan çiftlerde şöyle bir eşitsizlik durumunu ortaya koymaktadır. İşten eve döndüğünde erkeklerin yüzde 15-20’si ev ile ilgili işleri yaparken, kadınların yüzde 70-80’i bu işleri yapmaktadır. Kadın ayrıca çocukların doğum gününe gelecek arkadaşlarının annelerini aramak, tuvalet kağıdının bittiğini görüp alışveriş listesine yazmak, kayınvalidesinin doğum günü için hediye almakla yükümlüdür. Kısacası toplumsal roller, kadın çalışsa da onun üstünden kalkmamıştır. Kadın ve erkeğin birlikte çalıştığı ailelerde son zamanlarda tabii ki bir geçiş dönemi yaşamaktayız. Erkekler daha fazla ev işi yapmaya başladı ama bu hala eşit değil.
Sizce sosyal medya kullanımı kadınlarda mükemmeliyetçilik baskısını artırıyor mu?
Tabii ki sosyal medya bu yetersizlik hissini pompalayan bir unsurdur. Kadının aynı anda iyi bir çalışan, iyi bir anne, bakımlı bir eş ve maharetli bir ev kadını rollerini başarılı bir şekilde yansıttığı fotoğraf ve videolarının paylaşılması, kadınlarda “Ben bunların hepsini yapamıyorum. Acaba yetersiz miyim?” hissini yaratmaktadır. Özellikle mükemmeliyetçi anne ve babalarla büyümüş kız çocukları bir de medya kanallarından her şey mükemmelmiş gibi gösteren diğer kadınları gördükçe kendilerini daha da yetersiz hissetmektedir. Ne yazık ki ne kadar yaş alırsa alsın, sosyal medyanın gösterdiği ‘yalanlara’ inanan birçok kadın bulunmaktadır.
Sağlıklı mükemmeliyetçilik ile zararlı mükemmeliyetçilik arasındaki farklar nelerdir?
Öncelikle şunu netleştirmek isterim, sağlıklı mükemmeliyetçilik diye bir şey yoktur. Mükemmeliyetçilik, ünlü psikolog Albert Ellis’e göre insanları mutsuz eden temel 20 düşüncenin ilkidir. Mükemmel aslında hiçbir şekilde olmayan, olamayacak bir kavramdır. Dünyada, galaksimizde ya da evrende hatasız hiçbir şey yoktur. Dolayısıyla biz ne yaparsak yapalım, mutlaka bir yerlerde hata yaparız. İş yerinde çok başarılı olan bir kişi arkadaş ilişkilerinde başarılı değildir, aile ilişkilerinde çok başarılı olan kişi işte iyi olmayabilir gibi birçok örneği görebiliriz. Dolayısıyla sağlıklı mükemmeliyetçilik diye bir kavramdan uzak durup, yapabileceğimizin en iyisine odaklanmamız gerekir. İngilizler’in bir atasözü vardır; “Mükemmel iyinin katilidir” diye. Ben bu sözü çok severim. Mükemmel yapacağım diye uğraşanlar sonuçta iyiyi bile yapamayacak hale gelir. Çünkü zaten mükemmel yoktur.
Yetersizlik hissi yaşayan kadınlarda en sık görülen psikolojik belirtiler nelerdir? Bu konuda ne zaman profesyonel destek almak gerekir?
Yetersizlik hissi yaşayan kadınlarda en sık görülen psikolojik sorunların başında depresyon gelir. Bunun yanı sıra kaygı bozuklukları, panik atak ve OKB (obsesif kompulsif bozukluk) dediğimiz düzen ve titizlik hastalığı en sık görülen psikolojik sıkıntılar. Ayrıca stres bozukluğu da günümüzde yaygınlaşmaya başlamıştır.
Kendimizi başkalarıyla kıyaslama alışkanlığından nasıl vazgeçebiliriz?
Kadınlara tavsiyem yapamadıkları değil, yaptıkları/ başardıkları konular üzerine odaklanmaları. Hatta kendilerine minik bir defter alıp başardıkları konuları, günü gününe yazabilirler. Buna başarı defteri ya da mutluluk defteri denilebilir. Her gece yatmadan önce, minik de olsa o gün onları mutlu eden bir olayı ya da bir başarıyı bu deftere yazabilirler. Ayrıca hem insanların anlattıklarının hem de sosyal medyada gördüklerinin çoğunun yalan ya da abartılı olduğunu akıllarından çıkarmamalılar.
“Yeterli miyim?” sorusunu bırakıp kendimize hangi soruyu sormalıyız? Bu konuda kendimizi nasıl motive edebiliriz? “Ben olduğum haliyle yeterliyim” noktasına nasıl ulaşabiliriz?
“Acaba yeterli miyim?” sorusu yerine kendi olumlu ve olumsuz yanlarımızı yazarak olumlu yanlarımızı onurlandırabilir, olumsuzlarla ilgili değiştirebileceklerimiz noktalar varsa bunun üzerine çalışabiliriz. Bir de değiştiremeyeceğimiz özelliklerimiz vardır. Bunlar olumsuz olabilir ama kendimizi olduğu gibi kabul etmek buradaki temel noktadır. Yaşam bir yarış değil, bir seyir halidir. Kimseyle yarışmamız gerekmiyor. Sadece kendimizin en iyi halini hayal ederek bu yolculuğu yapmak ve “Ben nereden nereye gittim, neler başardım, neler kazandım” diye düşünmek çok daha sağlıklıdır.

Kendini yetersiz görenlerin sıkça söyledikleri sözler
- Bir işi iyi yapsam bile önce eksik tarafını görürüm.
- Hata yaptığımda uzun süre kafama takarım.
- Takdir edilmediğimde içten içe değersiz hissederim.
- Dinlenirken bile “Daha yapacak çok şey var” diye huzursuz olurum.
- Başkaları benden memnunsa rahatlarım.
- Yardım istemekte zorlanırım.
- Güçlü görünmeye önem veririm.
- Kendimi başkalarıyla sık sık kıyaslarım.
- Başarılarımın tadını çıkarmakta zorlanırım.
Yetersizlik hissinden kurtulmak için söyleyebileceğimiz sözler
- Bugün şunu çok güzel yaptım.
- Bugün şu durum beni çok mutlu etti.
- Nereden nereye ilerledim.
- Kendimle ve başarılarımla övünüyorum.
- Kimseyle yarışmam gerekmiyor.
- Yaşam her gün yeni şeyler öğrendiğim bir yolculuk.
- Zorlukları aşabilecek gücüm var.
- Kendimi çok seviyorum.
Benzer Haberler

Aynadaki görüntüye gerçekten hazır mısınız? Kilo verme sürecinde psikolojik uyum neden önemli?

Ağırlık kaldırmaya yeni başlayanlar için altın kurallar

Bahar keyfi: İstanbul’da doğayla iç içe en güzel mekanlar









