Dijitalleşen dünyada “mindful” kalmak
Genel
9 dk okunma süresi
Mindfulness

Dijitalleşen dünyada “mindful” kalmak

Hayatla aramıza ekranların girdiği bir dünyada, anda kalmak nasıl mümkün? Kendi yarattığımız teknolojiye yetişemeyen evrimimizle, bunca uyaranın arasında nasıl odaklanabiliriz? Çözüm yine bizde… Günde beş dakika bile olsa meditasyona oturmayı yaşam tarzı hâline getirebilmemizde…

Sibel Süslü

Sizin mindfulness yolculuğunuzla birlikte Mindful Mind’ın hikâyesi nasıl başladı?

Eski bir bankacıyım ben. 2017’de kurumsal hayattan ayrıldım. Hem Türkiye’de hem yurt dışında çeşitli global bankalarda çalıştım. Aslında üniversiteden mezun olduğum dönemde kariyer hırslı, 15-20 yılı öngörebilen büyük hedefleri olan, köşeli biriydim diyebilirim. Sonra yurt dışında çalışmaya başladığım dönemde yolum yoga ile kesişti. Yogayla birlikte meditasyona da başladım.

Yoga eğitmenlik eğitimi de almış olmama rağmen meditasyon daha ağır bastı benim için. Farklı ekolleri denemeye başladım, inzivalara katıldım, o arada kurumsal hayatım devam ediyordu. Ama 40’lı yaşlardan sonra ben kendimi buralarda görmüyorum, nasıl bir kariyer değişikliği yapmalıyım demeye başlamıştım. 2016 yılında net kararımı verip ertesi yıl kurumsal hayattan ayrıldım.

Mindful Mind’ı, benim gibi kurumsal hayatta ‘acı çeken’ beyaz yakalıların hayatlarına mindfulness ve meditasyonu kolay şekilde sokabilmek için kurdum. Kurumsal şirketler de artık yeni nesil şirket olma yolunda. Çünkü çok büyük bir dijital transformasyon var ve herkes değişimi konuşuyor.

Herkesin çok dijitale odaklandığı bir dönemde ben şunu çok net fark ediyorum: İnsan göz ardı ediliyor. Değişimin içinde insanın tam olarak nerede olduğu ve insanda nelere yatırım yapmamız gerektiği konusunda kafa karışıklığı var. Mindfulness’ın burada çok büyük bir etmen olacağını öngörüyordum. Bunun dünyada çok iyi örnekleri var. Onlar biraz da ilham oldu. Ama bunu Türkiye’deki kültüre uyarlamak için 8-9 aylık çalışma sürecimiz oldu. Çünkü çok fazla önyargı olabiliyor. Meditasyon denince kafada bir sürü farklı şey şekillenebiliyor.

Çok iş dünyasına ait bir şeymiş gibi gelmiyor değil mi?

İş dünyasında insan kaynakları tarafında fikir olarak çok güzel geliyor; bazı insanlar bireysel olarak bu konulara çok yatkın oluyorlar, kendi hayatlarında uyguluyorlar ama kurumsal tarafa adapte etme konusunda önyargıları ve soru işaretleri olabiliyor. Cesaretleri olmayabiliyor yeni bir şey denemek için. ‘İnsanlar bunu yapar mı? Dener mi? Vakit ayırır mı?’ diye… Hiç kimsenin vakti yok. Bütün bunlar üzerine çalışıp, olabilecek en uygun formatı Türk şirketlerinde uygulamak üzere yola çıktık. Süreç içerisinde çok şey denedik.

Türk şirketleri kurumsal olarak mindfulness’ı nasıl algılıyor?

Mindfulness kelimesi öncelikle çok yabancı geliyor herkese. Bizim en önemli misyonumuz, ‘mindfulness’ı kurumsal şirketlere adapte ederken bilimsel tabandaki gücünü kullanıp, önemli bir seküler pratik olduğunu ve herkesin hayatına uygun olduğunu aktarabilmekti. Çıkış noktamız bu oldu. Olabildiğince kolay, kimseyi zorlamadan, herkesin hayatına adapte edebileceği yöntemleri uygulamaya çalışıyoruz. Kimi şirketler daha eğitim odaklı, çünkü kültürleri öyle. Ama mindfulness çok öyle bir şey değil, bir deneyim. Zaten mobil uygulamamızın çıkma hikâyesi de öyle oldu.

Mobil uygulamanızın nasıl bir hikâyesi var?

Kurumsal programların bir modülü olarak, kişilerin daha kolay uygulayabilmesi için yola çıktı. Ama sonra yolu evrildi. Şimdi o tarafta bizi çok heyecanlandıran bir döneme girdik, uygulamanın ilk ismi olan AN değişti, “Innerjoy” oldu. AN bizim çok sevdiğimiz, anlamlı bulduğumuz bir isimdi ama iki harfli bir kelime olması dolayısıyla global tarafta ciddi kısıtları vardı. Yabancı versiyonu da ‘moment’ olarak çevrilince böyle çok fazla uygulamanın olduğunu gördük. Şimdi İngilizce bir isimle global bir oyuncu olma yolculuğuna başladı.

Pandemi sürecinde çalışma hayatı evden devam ederken bir yandan teknolojiyi hiç olmadığı kadar yoğun kullandık, bir yandan da mindfulness gibi çalışmalara yoğun ilgi oldu. Siz bunu neye bağlıyorsunuz?

Tabii herkes inanılmaz stres ve endişe yaşadı. Biz de şirketlerin özellikle bu dönemde çok ihtiyaç duyduğu içerikleri webinarlar şeklinde online olarak çalışanlara ulaştırmaya çalıştık. İçinde olduğumuz dönem hâlâ o kadar belirsiz ki, ‘mindfulness’ın yaratacağı olumlu etki çok önemli. İşine odaklanamamak, sürekli elin telefona gitmesi doğal; insan olma deneyiminin bir parçası. Bizi hayatta tutabilmek için doğal seleksiyonda gelişmiş olan bir süreci yaşıyoruz. Teknolojik gelişim çok hızlı ama evrim o kadar hızlı değil. Bugünkü modern insan on binlerce yıl önce yaşamış atalarımızla aynı biyolojiyi taşıyor ama uyaran çok fazla. Bu kadar çok uyarana maruz kalınca da sistem bir noktada alarm vermeye başlıyor. Pandeminin başında yaşadığımız şeyler de buna örnekti.

Bedensel hisler çok önemli, çok yabancıyız bedene, gün içinde hiç fark etmiyoruz. Bedensel hisler bize çok fazla şey anlatabilirken (ellerin terlemesi, kalbin hızı vs) bunları göz ardı ediyoruz. Meditasyon bunları fark edebilmeyi, bize verdiği mesajı alabilmeyi sağlıyor. Düzenli pratik ettikçe, nörobiyolojik olarak beynimizde ve sinir sistemimizde yarattığı pozitif gelişimle birlikte hayat kalitemizi arttırıyor. Daha fazla tutabilme kapasitesi oluşuyor, esnek dayanıklılık dediğimiz şey... Her birimizi bir kap gibi düşündüğümüzde, her kabın bir kapasitesi var. Dolduğu zaman taşmaya başlıyor. Ama kap genişledikçe daha fazla almaya başlıyor. Meditasyonun yaptığı en önemli şeylerden biri kabın kapasitesini genişletebilmesi… Özellikle bu dönemde hem bireysel hem kurumsal tarafta ‘mindfulness’a yoğun ilgi olmasının sebeplerinden biri de bu oldu, çünkü insanlar bunu fark etmeye başladılar.

Kısa sürede etkisi görülüyor mu mindfulness pratiklerinin?

Pozitif bir sonuç görebilmek için 8 haftanın optimum süre olduğunu birçok çalışma gösteriyor. MBSR (Mindfulness Temelli Stres Azaltma Programı) eğitiminin 8 hafta olmasının sebebi de bu. Alışkanlık kazanmak için düzenli pratik yapılması gereken belli bir süre var. Onun dışında, nöral ağların kullanıldıkça geliştiği gözlemlenmiş. Bir kere bile meditasyona oturduğunda, sadece beş dakika bile yapsan bir şeyler değişir. Çünkü fizyolojin değişiyor. Kalp atış hızın değişiyor. Sinir sisteminin kendini regüle edebilme hâli gelişiyor. O yüzden bir kere bile oturmanın faydası var ama süreklilik kazanması, olabiliyorsa her gün, olamıyorsa haftada birkaç kez yapılması, sonuçlarını görebilmek için çok önemli. Herkes günde yarım saat, bir saat oturacak diye bir şey yok. Nereden başlayabiliyorsanız oradan başlayın. Çünkü birçok insan için oturamamak, oturduğu zaman sabit kalamamak çok büyük bir handikap. Onun dışında sürekli yapma hâlinde olmaktan, hayatın koşuşturmacasından, sürekli bir yere yetişme çabasından oturamayan da çok insan var.

Halbuki esas onların meditasyon yapması gerekiyor değil mi?

Çok doğru. 5 dakika ile başlayabilirler. 10 dakika oturabiliyorlarsa bile 5 dakika otursunlar başlangıçta. Çünkü oturdukça kalkma dürtüsü geliyor. ‘Bugün yeter mi acaba?’ düşüncesi geliyor. O dürtü gelmeden yerinden kalkabilirsin. Ama dürtüyü fark edip, ‘evet şu an görüyorum ve oturmaya devam ediyorum’ da diyebilirsin. O yüzden yeni başlayanlara önce 5 dakika otur, kapasiten yavaş yavaş gelişsin diye önerilir. Sonra 10 dakika, sonra 15 dakikaya çıkar.

Hayatımıza “dijital wellbeing” diye yeni bir kavram girdi. Ne anlama geliyor tam olarak?

Ben bu konuya epey kafa yoran biriyim. Dijitalleşen çağda nasıl mindful kalabiliriz, bunu araştırıyorum. Benim aile ortamımda bile 65 yaş üstü annem dâhil olmak üzere herkes bir anda telefona sarılıyor. Sonra çekilen bir fotoğraf Whatsapp’ta herkese dağılıyor, derken herkes sosyal medyaya koymaya başlıyor, atmosfer dağılıyor... Bu her ortamda yaşanıyor, jenerasyon fark etmeksizin. Hayatla aramıza ekranların girdiği bir dönemdeyiz. Ve bu yüzden neredeyse yüz yüze temas kurmayı unuttuğumuz bir dönem. Şu an içinde olduğumuz dönem için söylemiyorum; teknolojiye bir nimet olarak sarıldığımız bir dönemdeyiz, o ayrı. Ama onun haricinde günlük hayatta telefonuyla meşgul olup ‘ben seni dinliyorum’ diyen biri varsa karşımda, onunla konuşmak benim içimden gelmiyor. Çünkü biliyorum, mümkün değil dinleyebilmesi. İnsan beyni o kadar kapasiteye sahip değil. Evet mucizevi bir organ ama aynı anda iki işi, her ikisine de dikkat vererek yapabilen bir organ değil. Andaki deneyim neyse, onda mevcut olabilmek zaten mindful olmak. Karşındaki insanı dinliyorsan aktif bir dinleme hâlinde olmak.

Teknolojiye nasıl bu kadar bağımlı olabiliyoruz?

İnsanları gözlemledikçe görüyorum; sokakta yürürken neredeyse düşecekler ellerindeki telefon yüzünden. Asansörde çok görüyorum mesela, o kadar dalmış ki telefona, kapıya çarpıyor asansörden çıkarken. Bunun bir sebebi var; teknolojinin şu an alışkanlıktan çok bağımlılık yapacak özellikte tasarlanmış olması. Teknoloji şirketlerinin bunu bile bile yapıyor olması. Buna karşı duran, insan odaklı teknolojilerin geliştirilmesi için kamuoyunu bilgilendirmeyi kendine misyon edinmiş hareketler var. Sosyal medya devleri bu baskıya yanıt vermek zorunda hissediyor kendilerini. Ekran süresi getirildi örneğin telefonlara. Gördük ki günümüzün dört, beş saatini ekranda geçiriyoruz. Ne kadar büyük bir vakit… Sonra da diyoruz ki vaktim yok. Ben eğitimlerde hep şunu anlatıyorum: Çok önemli iki kaynağımız var; biri zaman, biri dikkat. İşte o ekran süresi meselesinde ikisini de çok verimsiz kullanıyoruz.

Peki somut olarak neler yapılabilir? Ekran süresini azaltmaya çalışsak da başaramıyoruz çoğu zaman…

Elinizin ne zaman istem dışı o telefona gittiğine bakın. O kadar bağımlılık yapıcı bir şey ki o; sizi sürekli orada tutmak, orada geçirdiğiniz süreyi arttırmak için tasarlanmış. Bunu fark etmek için, eliniz telefona gittiğinde ‘niye almıştım elime telefonu?’ sorusunu sormak önemli. Şuna bakacaktım, baktım, işim bitti ve telefonu geri koydum... Birçok çalışan için e-posta tam bir bağımlılık, hiç bitmiyor. Sürekli bakıp hemen cevap vermeye çalışıyorsunuz. Bunların farkında olmak için ‘mindfulness’ı kullanabiliriz. Araya bu kadar çok ekran girdiğinde, gerçek insan temasını kaybettiğimiz noktada kaybedeceğimizi düşünüyorum.

Sistem bir yandan bağımlılık yaratıp bir yandan da çözüm arıyor sanki… Bu biraz günah çıkarma gibi değil mi?

Doğru söylüyorsunuz. Biz bu teknolojileri üreten ülke olmadığımızdan bazı şeyleri talep edemiyoruz ama özellikle Amerika’da oluşan kamuoyu bu konuda çok büyük bir ivme yarattı. Birçok şirket gerçekten önemli sözler verdi. Instagram pilot olarak bazı bölgelerde beğeni sayısını göstermemeye başladı. Bu aslında bir paradoks gibi kendi içinde ama bu şirketlerin ‘mindfulness’ı süreçlerine dâhil etmeleri çok önemli. Çünkü bunları dizayn eden de insan. Ve o insanlar da ne kadar farkında olurlarsa, verdikleri zararın geri döndürülebilmesi için o kadar katkı sağlayacaklar. Teknolojiyi nasıl kullanacağımız önemli, yoksa günlük hayatımızın bir parçası, vazgeçmek söz konusu değil. Çok ekstrem örnekler var tabii, cep telefonu ya da akıllı telefon kullanmayı reddedenler var, o da bir ekol.

“Dünyada görmek istediğiniz değişimin kendisi olun” sözünü sosyal medya profilinize yazmışsınız. Sizin dünyada görmek istediğiniz değişim nedir ve siz bunun için ne yapıyorsunuz?

Çok güzel bir soru, çok teşekkürler. Ben Gandi’nin o sözünü Hindistan’da müzeye dönüştürülmüş kendi evinde görmüştüm ve beni çok etkilemişti. Aslında değişim okyanus olmak zorunda değil. Değişim bazen damlayla başlıyor. Çevreyle ilgili konularda mesela, eskiden ‘benim yaratacağım etki ne olabilir?’ sorusuyla çok karşılaşıyorduk. Hâlbuki plastik poşetler bir anda bir kanunla ortadan yok olabildi. O yüzden değişimin ne kadar küçük ya da büyük etki yaratacağıyla ilgili geleceğe projeksiyon yapmak yerine, ‘değişime önce ben başlarsam ne olur?’u hayal edebilmek benim herkes için dileğim. Mindfulness gibi bir konuyu herkesin hayatına dâhil edebilmek için böyle bir yola çıkmış olmamın da en büyük sebebi bu. Kendi değişiminizi başlattığınızda ne olduğu nasıl olduğu önemli değil. Ama adım attığınızda gerisi gelmeye başlıyor.

Burcu Yapar Üç kimdir?

Marmara Üniversitesi Bankacılık ve Finans mezunu. Kurumsal hayattan aldığı tecrübelerle, kişisel pratiği ve hayat tarzı olan ‘mindfulness’ın Türkiye’de kurumsal kültürün bir parçası olması vizyonu ile 2017 yılında Mindful Mind’ı kurdu. Kurumsal firmalarda ‘Mindfulness Temelli Kurumsal Dönüşüm’ danışmanlığı yapıyor.

© 2025 bmag - Tüm hakları saklıdır.

Iyzico ile ÖdeIyzico Logo