Unutturdular ama hatırla: Çok güçlüsün!
Genel
21 dk okunma süresi
Mindfulness

Unutturdular ama hatırla: Çok güçlüsün!

Travmalarımızın ağırlığını ne belirliyor? Mindfulness pratikleri bize nasıl destek olabilir? “Esnek dayanıklılık” nedir? Somatik Deneyimleme Danışmanı (SEP, OIX) Funda Battle ile söyleşimiz bu sorularla yola çıktı ve tahmin etmediğimiz kadar derinlere daldı...

Sibel Süslü

Yaşadığımız travmalar ve yaralarımız söz konusu olunca hep ruhumuza, duygularımıza bakıyoruz nedense. Peki ya biyolojimiz? Sinir sistemimiz? Bedenimizde kayıtlı olan deneyimler, tepkilerimiz? Hangi pratikler iyileşmemize destek olabilir? Neyi neden yapamadığımızın, nasıl yapabileceğimizin cevabı nerede? İşte Somatik Deneyimleme® ve Organic Intelligence® bunlarla ilgileniyor. Konuyla ilgili yıllardır derin çalışmalar yapan, hazırladığı programlar ve birebir danışmanlıklarla travma gibi çok zor bir konuda insanlara şefkatle alan tutan; bilgisine, tecrübesine ve en önemlisi bunları aktarımındaki sadeliğine, samimiyetine hayran kaldığım sevgili Funda Battle ile Mindfulness için buluştuk ve derin bir söyleşinin içinde bulduk kendimizi. Benim için meslek hayatımın en sıra dışı söyleşilerinden biri oldu çünkü minik bir terapi seansı gibi de geçti. Görünüşte minik, ama hayatıma şimdiden çok büyük katkıları olan...

Okuyacağınız söyleşi sizin de günlük yaşamınızda rahatlıkla uygulayabileceğiniz birçok destekleyici pratik içeriyor. Dahası, “niye böyle oluyor?” dediğiniz birçok konunun cevabını bulmanız mümkün. O yüzden kaleminizi yanınızda bulundurun ve satırların altını çizmeye ya da defterinize not almaya hazır olun...

Ben sizde hayat dolu, klasik tabirle pozitif enerji dolu bir kadın görüyorum. Instagram sayfanızda keyiften, mutluluktan, hayatın hazlarından, doğadan bahsediyorsunuz sık sık. Diğer yandan travma konusuna odaklanan bir işiniz var, Somatik Deneyimleme® ve Organic Intelligence® uygulayıcısısınız ve eğitimlerinizi çok genç yaşlarda almışsınız. Yaşamınızın ilk dönemlerinde bir kırılma mı yaşadınız, sizi bu yola yönlendiren ne oldu?

Spesifik olarak başımdan şöyle bir olay geçti ve bunun yarasını iyileştirmeye yönelik arayış içerisindeydim diyemem. Ancak gençlik yıllarımda hep içimde bir boşluk hissiyle yaşadım ve bu beni çok rahatsız etti. Doldurulamayan, tanımlanamayan bir boşluk hissi vardı. Bu beraberinde dolu dolu yaşama arzusunu getirdi ve çok genç yaşlarda kendimi hayatın içine salmaya başladım. Özgürlük müthiş önemli benim için. Hepimizin yaşamının uydusu olan bazı değerler var, benim için de bu değer özgürlük.

İngiltere’ye gittim, üniversitede öğrenciyken Avrupa’nın çeşitli ülkelerine ve Amerika’ya... Bu yolculuklar sırasında da Steve Hoskinson ile tanıştım Amerika’da. Organic Intelligence® (OI) yaratıcısı ve aynı zamanda Somatik Deneyimleme®’nin (SD) en tecrübeli, bu alanda sayısız uzman yetiştirmiş, en kıdemli hocalarından biridir. Onunla yollarımız kesiştiğinde 22 yaşındaydım. Öğrencisi olmadan önce de çok şey öğrendim dostluğundan. Sonra bir gün ona sordum; benim Psikoloji lisansım yok, Siyaset Bilimi okudum ama bu eğitimi almayı çok istiyorum. Steve beni tanıyordu, çok da severdi. Sanırım bu arayışımın erken başlamış olması, onun da bu konuların uzmanı olması bizi birbirimize yakınlaştırdı. SD eğitimini İrlanda’da onun hocalığında aldım.

Diğer taraftan, travmadan bağımsız olmadığımızı düşünüyorum. Belki de benim yaşadığım o boşluğun sebebi, travmam her ne idiyse çok ağır olmasıydı. Ama “benim sistemim” için ağır. Örneğin bisikletten düşmüş olabilirim ve benim sistemim için bu çok ağır bir travma olabilir. Yaşadığımız olayın baş edilemez oluşu, o olayın bizim zihinsel algımızda ciddi ve büyük olup olmamasına bağlı değil. Benim sistemim ona ne cevap veriyor; sinir sistemimin, biyolojimin o zorlukla baş etme konusunda kapasitesi ne kadar güçlü, olay sırasında ve sonrasında içinde bulunduğum koşullar ne kadar destekleyici, bunlar çok önemli. Bir şey yaşamışım, yaşadığım şeyin verdiği darbe büyük olmuş ki –bu benim yorumum- hiç hatırlamıyorum. Hafızada hiçbir şey yok. Sıfır. Bu en zor olanı... Kronolojik hafızada şu zamanda şöyle bir şey oldu diye bir bilgi yok. Beyin, sistemi korumak adına, yaşamda kalmayı mümkün kılmak adına bilginin bilinç düzeyine çıkmasını engelliyor. Muhtemelen öyle oldu. O boşluk hissi boş yere değildi, varoluşsal bir şey olmanın ötesinde bir histen bahsediyorum çünkü. İçimde bir sancı vardı. Sürekli “bu ne ya?” dediğim, hatırlamadığım, ama bedenimde cayır cayır hissettiğim bir şey. Bu bence zaten en ağır travmalardan bir tanesi. Neyle çalışacağını bilmiyorsun.

“Bende ne oluyor, onu görmem gerekiyor. Farkındalık bu aslında. Şu anda olan şeyin ne olduğunu, o olurken görebilme becerisi.”

Mutlaka bilinç dışında kalan, hatırlayamadığımız travmalar mı daha ağırdır? Çünkü hepimizin net bir şekilde hatırladığımız travmalarımız da var…

Hatırlayamadığımız daha ağır. Travma bir tehlike, yaşamı tehdit eden bir şey var ve ben bununla baş edemiyorum demek. Müthiş bir korku duygusu baskın, müthiş bir ızdırap var ve yaşamı sürdürebilmek adına beynimin ve sinir sistemimin birtakım önlemleri var. Biyolojik olarak kodlanmış önlemler bunlar. Bir tanesi de hatırlamamak. Eğer gerçekten çok ağırsa ve acı verici bir şeyse, hatırlamıyor kişi yaşadığı şeyi. Ama bilişsel olarak hatırlamıyor. Bir ölçüde koruyor bu kişiyi ama beden hatırlıyor. Yani bilişsel olarak hatırlamamak tam bir koruma sağlamıyor.

Beden travmayı hatırlayıp ona tepki mi veriyor?

Evet, tıpkı Bessel van der Kolk’un Beden Kayıt Tutar kitabında anlattığı gibi. Beynin kortikal bölümleri farkında olmasa da, beden bunu ifade ediyor. Nasıl ifade ediyor? Kendimle ilgili örnek verirsem, ben çok uzun yıllar çok tepkili bir insandım. SD eğitimini alana kadar duygusal taşmalarım çoktu. Ve bunlar kabul edilebilir şeyler olmadığı için gündelik hayatta o enerjiyi, o öfkeyi bastırıyordum; ardından bir kopmaya düşüyordum. Çünkü sen baskıladıkça direnç artıyor fizik kurallarına göre ve senin daha fazla baskılaman gerekiyor. Sistem yanıyor. Peter Levine bunu gaza ve frene aynı anda basmaya benzetiyor. Ben bu iki uç arasında çok uzun yıllar gidip geldim. Ne zaman ki SD ile karşılaştım, benim için kapalı bir odadan temiz havaya çıkmak gibi bir his oldu. Müthiş bir ekol. Çok faydalı, çok iyileştirici bir öğreti.

Organic Intelligence® ile arasında nasıl bir bağlantı var peki, biri diğerinin ileri aşaması gibi mi? Yoksa aynı şeyler mi?

Aynı şeyler aslında. İkisi de travma çözümleme eğitimi. İkisi de somatik psikolojiye dayanıyor. Fakat ufak tefek farkları var. Ben eğitimimi OI yaratıcısı Steve’den aldım. Müthiş bir eğitmen, müthiş bir terapist, müthiş bir bilgi aktarıcısı. Çok etkilendim. Benim eğitim aldığım dönemde kendi ekolünü kurmak üzere Somatik Deneyimleme Enstitüsü’nden ayrılmak üzereydi. Ben de tabii ki hocamı takip ettim. OI ile SD’nin çalıştıkları alanlar aynı, kullandıkları metodoloji çok benziyor, yüzde 90 benziyor bence. Fakat OI, SD’nin yeniden kompleks sistemler teorisi merceğinden haritalandırılmış, zenginleştirilmiş, etkinliği güçlendirilmiş bir yorumu. Kompleks sistemler teorisini insan psikolojisini anlamak ve onu ekolojik bütün içerisinde yorumlayabilmek adına çok iyi kullanan önemli bir teori.

Sizin çok kullandığınız “esnek dayanıklılık” benim kulağıma çok güzel gelen bir ifade… Esnek dayanıklılık nedir, öğrenilebilen bir şey midir? Esnek olup olmadığımızı belirleyen şey nedir?

Öğrendiğimizden ziyade bizim hatırlayabildiğimiz ve geliştirebildiğimiz, doğuştan sahip olduğumuz bir becerimiz. Böyle bir kapasitemiz var. Adapte olma becerimiz bu aslında. Varoluşumuzu devam ettirmek ilk amaç; bunu iyilik, mutluluk, sağlık içinde devam ettirmek ikinci amaç. Bunları mümkün kılabilmek adına dışarıdaki koşullara uyum sağlamaya çalışan bir sistemimiz var. Bu, esnek dayanıklılık becerisi. Şöyle de düşünülebilir: İlk doğduğumuzda konuşma becerimiz var, dil öğrenme becerimiz var ama ne konuşabiliyoruz ne de herhangi bir dil biliyoruz. Genetik olarak, biyolojik olarak bizde kodlu, bu donanıma sahibiz; ama içinde bulunduğumuz koşullara, deneyimlere bağlı olarak gelişiyor. Aynen esnek dayanıklılık da böyle. İçinde bulunduğum koşullar esnek dayanıklılık kapasitemi ve becerimi kullanmama, pratik etmeme izin veren, destekleyen koşullarsa, deneyim içerisinde sistemim öğreniyor ve zorluklarla (bilinmezlik, değişim, geçicilik) baş etme kapasitem gelişiyor. Sistemim öğrenmeye bayılıyor! Aksi hâlde –ki birçoğumuzun içine düştüğü durum bu- gelişemiyor. Ehvenişer konuşmayı öğreniyoruz ama ikinci dil, üçüncü dil hak getire…

“Derdimizi anlatacak kadar” gelişiyor yani…

Hah, aynen! Hayatta kalacağımız kadar… Oysa insanoğlunun müthiş becerileri var. Evrimsel psikolojiye dayanıyor SD, evrimsel psikoloji de yaşamın akışı içerisinde nasıl kalabileceğimizi anlamamıza yardımcı oluyor. Tek hücreli hayvandan insana gelen hikâyeyi anlatıyor bize. Dolayısıyla sahip olduğumuz becerilerimizi (yaratma, hayal etme, baş etme, öngörme, planlama) kullanabilirsek eğer; başarılı, sağlıklı, mutlu bir varlık olmamamız için bir sebep yok. Ama işte burada travma işin içine giriyor.

Erken çocukluk döneminde eğer sistemim bu becerilerini etkin şekilde kullanabilecek biçimde gelişmediyse, bir tehdit algısı içerisinde, “saldır-kaç-boyun eğ-don” mekanizmalarına takılı kalmaya koşullanmış ise, ancak ve ancak hayatta kalmayı mümkün kılan bir yaşam sürdürebiliyor. Oysa aslında bizim potansiyelimiz müthiş. Ne kadar güçlü olduğunu sana unutturdular ama lütfen hatırla, çok güçlüsün. Baş edebilirsin. O acıdan kaçınmana gerek yok. Esnek dayanıklılığın tanımını verecek olursam da, zorluklar içerisinde, onlara çözüm üreterek, çöküş yaşamadan içinden geçebilme kapasitemiz.

Birçok insan o çöküş aşamasını yaşıyor ve oradan zamanla belki toparlanıp hayatına devam ediyor ama asıl mesele çözülmediği için tekrar çöküyor bir süre sonra, değil mi?

Dediğin şey doğru, çöküş yaşadığımızda işte o travma oluyor ve bütün sistemimizi ama özellikle sinir sistemimizi etkiliyor, orada hasar bırakıyor diyebiliriz. Esnek dayanıklılık da otonom sinir sistemini, sürüngen beyni ilgilendiren bir beceri. Dolayısıyla öyle bir şey var ama işin güzel yanı şu: Nöroplastisite benim en sevdiğim alanlardan birisi. O da diyor ki; beynin de sinir sistemin de plastik gibi, yani esnek ve sürekli bir şekilde ölene kadar gelişime açık. Bir kere çöktük ya da koşullarımız şöyleydi diye, bilmem kaç yaşımıza geldikten sonra değişemeyiz, iyileşemeyiz, güçlenemeyiz diye bir şey yok. Benim esnek dayanıklılık eğitimime yaşları 60-65 olan kadınlar gelmişti, bundan güzel bir şey olabilir mi?

Karar almakta zorlanmak da bununla mı ilgili? Birçoğumuz ayrılık, boşanma, iş değiştirme, şehir değiştirme gibi kararların arifesinde uzun bir süre adım atamıyor ve acı çekiyor veya zaman kaybediyor… Hayatın içinde niye akamıyoruz?

Sistemimiz esnek, plastik yapıda demiştim ya; dolayısıyla değişime ve gelişime müsait. Ne olmuş olursa olsun… Sinir sistemimiz diğer insanlarla, dış dünyayla ve kendimizle olan etkileşimlerimize bağlı olarak kendi kendini düzenleyebilme (öz regülasyon) becerisini arttırarak güçlendiriyor. Öz düzenleme, bedende üretilen enerjinin nasıl kullanılacağına karar vermek demek. Sistem bunu yaptığında yeni ihtimaller ortaya çıkmaya başlıyor. İhtimaller içinde buluyorum kendimi... Bunu yapamadığımda, yani öz düzenleme yeteneğimi kullanamadığımda, o zaman sistemim eskiden gelen kalıpları yaşatıyor bana. Bir zorluğa verdiğim tepki, şu iki şey arasında gidip geliyor: Öfkeyle ortaya çıkan “düzeltmem gerekiyor, değiştirmem gerekiyor, çaba içinde olmam lazım, benim şu an bir şey yapmam gerekiyor, ben niye bir şey yapmıyorum!” uyarılması… Ya da “benden hiçbir nane olmaz, bu da değişmez zaten, ne yapsam fayda yok, bunun sonu yok” hissi… Bu ikisi arasında gidip geliyoruz.

Hem OI hem de SD’nin sırtını dayadığı bir teori var: Polyvagal Teori. Teorinin yaratıcısı Stephen Porges diyor ki, sinir sisteminin öz düzenleme yapabilmesi şart. Bu en temelde olan fizyolojik sürecin gerçekleşmesi gerekiyor bizim hayatın içerisinde akabilmemiz için. Bunu mümkün kılan en sağlam, en etkili, en erişilebilir yollardan bir tanesi şefkat. Ama spiritüel anlamda değil. Bunu söyleyen Porges bir bilim insanı, hayatı laboratuvarda geçmiş. Klinik psikolog ve aynı zamanda üniversitede psikiyatri bölümünde profesör… Sinir sistemimiz öngörülebilir olana yöneliyor. Travma demek, bizim dünyayı öngörülemez olarak görüp bununla paniklememiz demek. Ve sinir sistemi sırf öngörülebilir olduğu için eskiden yaşadıklarına benzer travmatik deneyimlere yöneliyor. Çünkü biliyor, yaşamış. Safhalar hakkında bir bilgisi var. Acı çekmek pahasına oraya yöneliyor.

Yani bizim bilinçli tercihimizin ötesinde, biyolojimizin seçim yaptığı bir süreç var. Dolayısıyla biyolojimizi ikna etmemiz gerekiyor. Biyolojimizle öyle bir iletişime girmemiz gerekiyor ki, “tamam burası bilinmez, ne olacağını öngöremiyorum ama burada azıcık durabilirim” diyebilelim… Bunu yapmamızı sağlayacak en güzel kaynaklardan birisi, gönlümüzü okşayacak birkaç insanın yanında olmak. Bu mümkün değilse doğada olmak. Ayağın toprağa bassa, sırtın ağaca değse, gözün ufku görse de işe yarar. Ama önce sistemin o telaşını, korkusunu anlamak lazım ki kendimize yüklenmeyelim.

“Sihrini Yaşa” isimli, oldukça ilgi gören bir programınız var. Mindfulness pratiklerini de içeriyor. Programda ‘mindfulness’ı nasıl kullanıyorsunuz?

Bir insan her ne yapmak istiyorsa, atması gereken ilk adım mindfulness. Farkında olmadan, olanı görmeden, onunla ne yapacağımıza karar vermek çok saçma geliyor bana. Sinir sistemimiz dayatmayı ve talepkârlığı sevmez. Sen şöylesin, şunu yap. Sen böylesin, senden bunu bekliyorum gibi, içinde yargı olan, baskı olan ifadeler sinir sisteminin yaşamda kalma tepkilerini aktive eder. Bunu söyleyen biz de olabiliriz kendimize, anne-babamızın sesleri bizim bir parçamız olarak çıkıyor çünkü. Nasıl girdiyse onların sesi içimize, ödül mü verdiler bize, ceza mı verdiler, odaya mı kilitlediler, ne yaptılarsa artık; onların sesleri yetişkin olduğumuzda kendimizle nasıl konuştuğumuzu belirliyor. Özellikle de yardıma ihtiyacımız olduğunda. Sinir sistemi dayatmacı ifadeye ya saldırma tepkisi verir, ya ondan kaçar ya da ona boyun eğer ve hissizleşir (donar). Bunlar yaşamda kalma stratejileri… Burada yaratıcılık, huzur, mutluluk yok. Panik, öfke, korku var. Sihrini Yaşa eğitimimde meditasyonu kullanıyorum ki, sinir sistemiyle çalışmak istiyorsak eğer davetkâr, açık, şefkati ve kabulü pratik etmeye yönelik bir dil geliştirebilelim. Programda oluşturduğum tüm bölümler farkındalıkla başlıyor; şefkat, kendine güven, cesaret temaları altında sinir sisteminin dilini anlamaya ve bunu da davetkâr, açık bir tonda yapmayı öğrenmeye ve pratik etmeye odaklanan bir eğitim.

Neden farkındalıkla başlıyor her şey?

Bilincimiz olmasını istediği şeyi görmeye kilitlenmişse, olan şeyi sürekli yargılıyorsa, onunla barış içerisinde değilse, hangi teoriyi veya aracı getirirsen getir işe yaramaz. O yüzden önce olanı görmemiz, o gerçekliği anlamamız gerekiyor. Kendimizi mi kandırıyoruz? Bir uyku, trans hâli içinde miyiz? Çok mu benciliz veya kibirliyiz? Çok mu boyun eğiyoruz? Bende ne oluyor, onu görmem gerekiyor. Farkındalık bu aslında... Şu anda olan şeyin ne olduğunu, o olurken görebilme becerisi. Çok önemsediğim bir şey var, programda hep altını çiziyorum. Farkındalık, meditasyon yaparken sahip olduğumuz bir şey olmanın ötesine geçsin lütfen. Nasıl sürekli hâle getirebiliriz bunu? Bu becerinin sürekliliği bizim asıl işimize yarayacak olan şey çünkü. Her an o farkındalığı hayatımda nasıl aktif tutabilirim? Çöküş yaşarken, heyecanlanırken, kavga ederken, dinlenirken, en mutlu hâlimde… Çünkü insan denen şey, hâlden hâle girip çıkıyor, mütemadiyen. Mesela benim dışarıdan nasıl algılandığıma dair pek bir fikrim yok ama eğer şöyle algılanıyorsam; ben her zaman mutluyum, her zaman güçlüyüm, her zaman şöyleyim… yok öyle bir şey. Bir gün çaresizlik yaşıyorum, öbür gün uyanıyorum diyorum ki hayat güzel… Bir gün öfkeleniyorum ve bu belki yarım saat için böyle... Farkındalığımı geliştirmem gerekiyor ki, sistemimle, kendimle samimi bir ilişki kurma şansım olsun. Bunlar benim farkındalık tanımlarım. Kitaplarda başka şeyler yazıyor olabilir.

Öfkeden bahsettiniz ya az önce, bazen hoşlanmadığımız bir duyguyu fark ediyoruz. Diyelim ki bencillik... İnsanın doğal eğilimi hoşuna gitmeyenden kaçmak değil mi? Buna rağmen orda kalabilmek nasıl mümkün olabilir?

Evet tabii böyle bir eğilim var. Çünkü kabul görmüyor. Toplumsal varlıklarız, içinde yaşadığımız topluma ait olmak biyolojimiz için yaşamsal öneme sahip. Dolayısıyla toplumun onaylamadığı şeylerden kaçmak, yokmuş gibi davranmak, baskılamak çok anlaşılabilir şeyler. Ama bunlarla çalışabiliriz. Motivasyonun ne olduğu çok önemli. Benim motivasyonum neyin üzerine kurulu? Başarılı, zengin, güçlü olmak mı? Hırsla mı motive oluyorum ben? Yoksa bağ kurmak, sevgiyi paylaşmak, birlikte olmak, cömertliği yaşamak, sevecenliği beslemekten mi motive oluyorum? Ve bunları nasıl dengeleyebilirim? Çünkü bir yandan kaynak arama, bulma dürtüme de ihtiyacım var. Yani sadece şefkatle olmaz, ben geçimimi sağlamak da zorundayım. Motivasyonumu görmek ve onu neyin pahasına yaşadığımı anlamak çok önemli. Bağ kurma deneyimimden çok mu vazgeçiyorum hırsımla? Hırsı, yani egoyu görmek, onu biraz terbiye etmek gerekiyor, çünkü hayatımda diğerinin varlığına ihtiyacım var. Güvende hissetmem için bu şart. Şefkati, birlikteliği, iyi niyeti, diğerinin iyiliğini görmem ve gözetmem gerekiyor.

Sufizm’de şöyle bir cümle vardır: “Egoyu öldürmeyeceksin ama onu kapının önünde tokmağa bağlı tutacaksın.” Toplumsal olarak onaylanan şeyler, egoyla ilişkili şeyler. Ama biyolojik olarak bize ters düştüğü için içimizde bir çatışma var. Hırslı olmak kötü bir şey diyoruz, ama toplum diyor ki iyi bir şey… Beynimizin planlama, hayal etme, öngörme, akıl yürütme gibi çok ciddi becerileri var ve bu güçlü becerileri ile yarattığı şu karmaşık sistem, bizim varoluşumuza ters düşmeye başladı. İçinde bulunduğumuz koşullar bizi zorluyor. Sistemimiz bilmiyor bunlarla nasıl baş edeceğini… Hep bir karmaşa, çelişki içinde kalıyoruz. O yüzden organizmamızı öğrenmek o kadar önemli ki… Bir anda sis bulutları dağılıyor. Benim derdim bu aslında, bunu anlatmak insanlara. Instagram’daki postlar, eğitimler, vs. hepsinin derdi bu.

Bedene fazla odaklanmak ve bu nedenle belirti göstermek mümkün mü? “Kendini çok dinliyorsun” diye bir söz vardır ya, kendini fazla dinlersen hastalık üretirsin, aslında bir şeyin yok denir. Panik atak mesela… Ortada fiziksel bir hastalık yokken beden belirti gösteriyor. Burada beden aslında ne diyor?

Beden aslında bir sorun var diyor. Kaygını göz ardı et, kaygın yokmuş gibi davran diyen yaklaşımlar, baskılamaya yarayan pratikler kaygının daha da artmasını destekler. Bedeni çok dinlemek diye bir şey yok. Bir örnek vereceğim: Aslanın karnı aç, zebra ise hayatının peşinde. Olabildiği kadar hızla kaçıyor, aslan peşinden gidiyor. Bakıyor olacak gibi değil, koşacak gücü de kalmadı, bırakıyor zebrayı ve kendi yoluna gidiyor. Zebra oh diyor, kurtuldum. Zebra memeli bir hayvan, bizim gibi. Beynimiz, sinir sistemlerimiz aynı. Bizim farklı olarak zihnimiz var. Zebra rahatlıyor kurtulunca, enerjisini boşaltıyor ve hayatına dönüyor. Otlanıyor, dolanıyor vs. Aslanla karşılaşmadan önceki zebraya dönüyor. Zebra yerine insanı koy şimdi… İnsan diyelim ki kurtuluyor bir şekilde. Kurtuldum diyor çok şükür. Sonra diyor ki, ya beni yakalasaydı? Canlı canlı yiyecekti! Bu nasıl bir şey? Kafasında canlandırıyor bunu. Bak benim anlatırken bile tüylerim diken diken oluyor. Sonra gece yatarken bunu düşünüyor. Sabah kalktığında bunu düşünüyor. Ya yeniden önüme çıkarsa? Ya çocuğumun önüne çıkarsa… Önce olabilecekleri hayal ediyor, sonra planlamaya başlıyor, tekrar karşılaşmamak için ne yapabilirim? Beynimizin özellikleri, bizi panik atağa kadar götüren kaygının yoğunlaşmasına da sebep olan şeyler aslında…

Aslandan kurtulan insan, sürekli bunu düşünür hâle geliyor. Zihnin planlama, canlandırma, öngörme yetenekleri, o insanın kaygı sebebi oluyor. Yaşamda kalma mücadelesi nabzın artması, nefesin hızlanması, bedende oksijenin kısıtlı kullanılması demek. Kan dolaşımında kortizolün, adrenalinin fır fır dönmesi demek. Beden diyor ki, “Yeter! Dur artık, ben buna dayanamıyorum. Git doktora mı gideceksin, spiritüel arayışa mı gireceksin, bir şey yap...”

Düzenli meditasyon, mindfulness pratikleri ile herkes kendine destek olabilir mi? Hangi noktada dışarıdan mutlaka profesyonel destek alınmalı?

Ben yine sinir sistemi açısından konuşacağım. Sistemin öz düzenleme yapabilmesine yardımcı araçlar bunlar. Fakat bende karşılıklı etkileşimli düzenleme deneyimi yeteri kadar yoksa, sistemim bunu tatmadıysa, gelişimsel olarak sonraki aşama olan öz düzenleme yapmayı da öğrenemiyor. Karşılıklı düzenleme şu demek: İki sinir sistemi yan yana, karşı karşıya, benim sinir sistemim senin sinir sisteminin güvende hissetmesi için ona işaretler gönderiyor. Düzeni bozulmuş, enerjisi çok yükselmiş ya da düşmüş olan sistemin, karşıdan gelen güvendesin işaretlerini toplayıp rahatlamaya, enerjiyi dengeli bir şekilde düzenlemeye başlıyor. Bunu ilk öğrendiğimiz yer bebeklik dönemi. Deneyime dayalı öğrenme sürecimiz var, ilişkilerle.

Bebeklik ve erken çocukluk döneminde birlikte olduğum insanlarla ben karşılıklı regülasyon deneyimini yaşamadıysam, büyüdüğümde gelsin meditasyon, yoga, mantralar… Hepsi sadece geçici etki yapıyor. Sistemimin önce karşılıklı regülasyonu öğrenmesi gerekiyor ki öz regülasyon yapmayı öğrenebilsin. Basamak atlayarak olmuyor bu iş. Dolayısıyla kişilerin karşılıklı regülasyonu hayatına sokmasını özellikle öneriyorum, öz regülasyon becerisini destekleyen pratiklerle birlikte. Bu bir terapist olursa en sağlıklı ve sağlam adım olur. Terapist her şeyden önce danışanıyla ilişkisinde güvene dayalı ilişki kurmayı bilen bir uzmandır. Bundan sonra analiz girer, bedensel prosesler girer işin içine, ama önce güven.

Ne zaman destek almalıyız’ın bir işareti bence yok. Maddi gücünüz varsa başlayın ve çalışın derim; çünkü güvene dayalı karşılıklı regülasyonu mümkün kılan ve kendisine sağlıklı bir zeminden bakmasına imkân tanıyan böyle bir ilişki kişiyi inanılmaz geliştirir, destekler, açar, büyütür. Kişi kaygıdan kurtulamıyorsa, eyleme geçmekte zorlanıyorsa, korku duygusu çok hâkimse, duygusal taşmaları çok yaşıyorsa ve ne yapacağını bilmiyorsa kesinlikle bir uzmandan yardım almalı. Meditasyondan alacağı etki maalesef kısıtlı olacağı için, bir yakın temas yardım alması gerekir. Öbür türlü kendine çok yüklenmeye başlıyor, hiçbir şey değişmiyor, bu sefer kendini suçluyor. Bir kısır döngünün içine giriyor.

Bütün bunlar iyileşmenin ne kadar zor olduğunu düşündürüyor bana… İyileşme evet bir süreç belki ama tam bir iyileşmeden söz edebilir miyiz? Geçmişte çok ağır travmalar yaşamış insanlar var. Bunlar olmuşken hayat nasıl devam eder? Ben iyileştim ve artık hayattan çok tat alıyorum diye bir şey var mı?

Var ama mutlak değil. Yaşam serüveni, insanın hâller arasındaki geçişidir. Dolayısıyla o bir an’dan büyülenme ve hayatı sevme hâlini uzatabilirsen, onu deneyime dönüştürebilirsen ne âlâ… Böyle bir şey mümkün. Ama bu mutlak bir hâl olamaz. Çünkü dediğin gibi hayat acılarla dolu ve ben kendimin dışına çıkma ve diğerinin iyiliğini gözetme sorumluluğunu da üstleniyorum. Aynı zamanda koşullar, dünyanın geldiği noktaya bakarsan sürekli bir mücadele, baş etme çabası ile sorunlar içerisinde yüzüyoruz. Ama iyileşme dediğin şey bence bütün bu zorluklara rağmen, gündelik akışta ortaya çıkan o büyülenme anlarını yakalamak, bunları deneyime hazmedebilmek demek. İyileşmek hep mutlu olmak, artık hiç etkilenmemek, çok güçlü olmak, harika bir ilişkiye sahip olmak gibi birtakım idealist kalıplara sığdırılabilecek bir şey değil. Sinir sistemimiz aslında gündelik akış içerisinde büyülendiği anlara yönelmek istiyor ama bizim dikkatimiz mücadele ettiğimiz sorunda olduğu için o anı yakalayamıyoruz. Dolayısıyla o bir “deneyim” olmaktan mahrum kalıyor. Dikkat çok önemli bir araç. Dikkati eğitirsek eğer müthiş yol almış oluruz.

Bu anlamda iyileşmek için ne yapabiliriz peki?

Sorunu çözmeyle uğraşmayı bırakın. Ben bunu niye yapamıyorum, niye olmuyor, niye burada tıkandım, bunu nasıl aşarım demek yerine; beni ne etkiliyor, ne cezbediyor, ne büyülüyor, bunlara bakın. Gündelik akış içerisindeki mikro anları yakalamaya kendinizi yöneltmeniz gerek. Müthiş etkili bir şey. Küçük ve tekrar edilebilir pratikler alın hayatınıza. Çünkü tekrarla öğreniyor sistem.

Neler olabilir onlar?

Ağacın, toprağın, çimenin, çiçeğin, kuşun bizim sinir sistemimiz için yatıştırıcı etkisi var. Şehirde yaşıyorsan bul bir park, haftada üç kere git oraya. Öncelik yap bunu. Dolaş orada yarım saat, bir saat. Düzenli yap ama. Bu bir pratik olsun senin için. O büyülenme deneyimini mümkün kılabilecek bir pratik. En büyük önerim bu. Ve biraz önce söylediğim karşılıklı düzenleme deneyimini yaşamanı mümkün kılacak ne varsa… Bu köpek veya kedi de olabilir, yanında insan yoksa. Bir memeli hayvanla da karşılıklı regülasyon yapabilirsin. Bu arada insanın da illa “dost” olması gerekmiyor; bakkal olur, manav olur, komşun olur, fark etmez. Karşılıklı etkileşimi hayatına alabilmek için aç kendini ihtimallere. Ve öz düzenlemeyi destekleyen pratikler (meditasyon, mindfulness) bu ikisiyle birlikte çok önemli. Kendimize karşı suçlamaları, acımasızlığımızı, utanç duygumuzu, sevilemez olduğumuza inanmamızı değiştirmek için gerçekten kendimize şefkat göstermeyi öğrenmek zorundayız. Meditasyon öz şefkat için en yumuşak, en davetkâr, en açık araçlardan biri.

Öz bakım nerede devreye giriyor? Bu anlattıklarınız da bir tür öz bakım pratiği diyebilir miyiz? Sizin için öz bakım ne anlama geliyor?

Bence öz bakım insanın kendisiyle samimi bir ilişki kurabilmesi demek. Sabah uyandığında birkaç dakika durmak ve nasıl hissettiğinle bağ kurmak demek. Bugün bedenimin enerjisi nasıl? Kaslarım, iskeletim, omuzlarım, kollarım, bacaklarım, yüzüm, karnım, kalbim nasıl hissediyor? Zihnim nasıl; özgür mü, kaygılı mı, korkulu mu, öfkeli mi, arzulu mu? Kalbim nasıl, kapalı mı açık mı? Bir özlemi mi var, bir ihtiyacı mı var? Bunları sormak ve birkaç dakika içinde geri bildirimleri alıp, günü nasıl planlayacağına bunlara dayanarak karar vermek bence öz bakım. İnsanlar diyor ki ben hiç istikrarlı değilim. Egzersize başlıyorum, bırakıyorum. Meditasyona başlıyorum, bırakıyorum. Sürekli kendini suçlama, kendine kızma hâlleri… Ama sistemimiz, organizmamız o kadar canlı, değişken ve koşullara uyum sağlayan bir şey ki; benim ertesi gün ne yapmaya ihtiyaç duyduğum dün ne yaşadığıma bağlı… Dün ne olduğunu göz ardı ederek ben bugün egzersizimi yapacağım diye kendime dayatamam. Bu, öz bakımın tam tersi olur.

Bu bir anlamda öz şefkat, değil mi?

Kesinlikle. Kendine karşı sevecen, yumuşak ve nazik bir tavır içerisinde olmak. Derimizin altındaki fasya tabakası mesela. En hafif dokunuşu hissediyor, esniyor ve anında cevap veriyor. Bedenime masaj yaparken bastırarak, iterek çekerek mi yapmam gerek? Hayır, hafif dokunuşlar yeterli. Dokunduğum yerde oluşan cevabı duyabiliyorsam eğer… O kadar hassas ve sürekli öğrenen, açık bir sistemim var ki, bu hemen derimizin altında fasyayla başlıyor. Bir şeyi zorla kendimize dayatmak, kendimize şiddet uygulamaktır. Küçücük dokunuşlar yeter. İster egzersiz, ister meditatif çalışmalar, ister yemek olsun… Zorlayıcı olan daha iyidir diye bir şey yok.

Hırs, maalesef toplumsal olarak doğru kabul edilen şeylerden biri. Bireyin işe yaradığı ölçüde değerli olduğuna dair bir kabul var toplumda, hırs odaklı bir yaşam tarzını destekliyor. Bu da hem kendine hem diğerlerine şiddet uygulamayı getiriyor. Onu alkışlayan bir toplumsal kurgu içerisindeyiz maalesef. Sistemime ben onun alabileceğinden fazla baskı uygularsam tepki veriyor. Sistem öyle her şeye dayanan bir şey değil… Kendimizi zorladığımız egzersizlerin sonrasında yaşadığımız ağrıyı en sonunda hissediyoruz. Başlamadan tepki veriyor aslında sistem. Onu anlamamız gerekiyor.

“Şefkat, bir diğerinin iyilik hâlini önemsemektir.”

Pandemi sürecini bireysel ve kolektif düzlemde nasıl değerlendiriyorsunuz? Ne anlattı bize?

Bence yaşadığımız en büyük zorluk şu oldu; hayatımızda bilinmezlik hiç bu kadar gerçekliğimizin bir parçası olmamıştı. Öteleyemiyoruz, göz ardı edemiyoruz. Bilinmezlikle sürekli bu kadar yüz yüze olmak, sinir sistemi için müthiş tetikleyici bir unsur. Dolayısıyla hepimizin stres düzeyinde artış olduğuna eminim. Zaten stresli olanlarımızın ise travmatize olmaya doğru eğilim gösterdiğini düşünüyorum. Ama hepimiz için değil. Esnek dayanıklılık kapasitemize bağlı olarak kimimiz için sadece stresi ağırlaştırmış bir dönem olabilir.

O bilinmezlik içerisinde biyolojimizi, sistemimizi güvende hissettirecek yegâne şey aidiyet. Bunu bize verecek olan şeyse kurduğumuz bağlar. İş birliğini, bir arada olmayı önceliklendirmeyi yeniden öğreniyoruz. Şefkat bir diğerinin iyilik hâlini önemsemektir. Bunun ne kadar önemli olduğuna aydığımız bir dönem bence. Bu bilinmezlikte tek başına yürüyemeyeceğimizi görmüş olduğumuzu umuyorum. Diğeri derken, canlı olan her şeyi kastediyorum. Daha büyük ölçekte, içinde olduğumuz gezegeni de işin içine katmak istiyorum. Kediden köpeğe, ağaçtan çiçeğe, denizden güneşe, her şeye yönelik olarak bir bütünün parçası olduğumuzu ve bireysel iyiliğimizin bu bütünle birlikte olmayı öğrendiğimiz zaman mümkün olabileceğini hatırlattı ve yeniden öğrenmek zorunda bıraktı diye düşünüyorum.

© 2025 bmag - Tüm hakları saklıdır.

Iyzico ile ÖdeIyzico Logo