
İnsanı insan yapan, acı ve sevgi
Aslı Örnek
Sürekli koşuşturmacalı hayatlarımızda her birimiz değişik duygu durumlarından geçiyoruz. Seviniyoruz, üzülüyoruz; kimi zaman heyecanlanıyor, kimi zaman karamsarlığa kapılıyoruz. Acıyı bazen içinden çıkılmaz bir duygu gibi görürken, hep mutlu olmayı düşlüyoruz. Duygusal anlamda zorluklarla boğuşanlara ise ister istemez ayrı bir takdir ve hayranlıkla bakıyoruz. Böyle isimlerden biri de Sepin İnceer. Çocuk, ergen ve yetişkinlere mindfulness eğitimleri veren İnceer, 2018 yılında eşi Okan İnceer’i Kaçkar Dağları’ndaki ‘istasyon patlaması’nda kaybetmişti. Sepin İnceer’in acısını sahiplenişi, hayata karşı duruşu, ölen eşinin ardından herkesin cesaret edemeyeceği şekilde davranışı ise takdir toplamıştı. Sepin İnceer’le acılar ve mindfulness ile ilgili konuştuk. Röportajdan ölüme ve acılara dair kabulleniş, hayata ve doğaya karşı da sevgi çıktı.

Eğitmeni olduğunuz ‘mindfulness’ı nasıl tanımlarsınız?
Açıkçası son zamanlarda bende bu sözcüğe karşı alerji oluştu. Eğitimlerin içeriğini açıklarken hâlâ kullanıyorum; keza henüz yerine ne koyacağımı bilemiyorum. Yerine bir şey koymak da değil mesele. Anlattığım şeyler ‘mindfulness’ı kapsadığı kadar, ana akım mindfulness müfredatında olmayan konuları da -mesela ölüm ve yası da- içeriyor; bu yüzden yaptığım işe bir ad vermek, bir kalıba sokmak istemiyorum.
Mindfulness’la sizin tanışmanız nasıl oldu?
En temele ve en basite indiğinizde kimsenin herhangi bir şeyle tanışmasından bahsetmek mümkün değil bence. Yaklaşık 20 senelik disiplinli bir meditasyon rutinim var; bu öğretiyle de 20 sene önce yoga ve meditasyon yapmaya başlayınca tanıştım. Aslında benim gerçekle ilk karşılaşmam 15 yaşındayken babamın kansere yakalanmasıyla oldu. Ben 17 yaşındayken de öldü. Babamla çok özel ve çok yakın bir ilişkim vardı, hayatımın merkezindeki insandı. Kanser metastaz yaptı ve beynine sıçradı. Bir de ben hastalığının en ağırlaştığı zaman üniversite sınavına hazırlanıyordum. Ablam Amerika’da okuyordu. Annem bana bakacak hâlde değildi. Üniversite sınavı da o zaman ölüm kalım meselesiydi. Boğaziçi Üniversitesi’ni dereceyle kazandığımda, babam artık konuşamıyordu ama mutluluktan ağlamıştı. Okuldan eve geldiğimde babamın yürüyemediği günler olurdu. Annemle babamın odası tuvaletin hemen yanındaydı, tuvalete giderken eğer babam yatağında yatıyorsa ‘Acaba yaşıyor mu?’ diye nefesini kontrol ederdim. Kanser veya başka ağır hasta yakını olanlar bilir bu dediğimi; aklın çıkar öldü mü diye…
Sonrasında neler yaşadınız?
Eski kültürlerde, ergenlikte inisiyasyon diye bir şey vardır, çocukluktan ‘insan olmaya’ geçiş için birtakım ritüeller... Modern toplumlarda artık esamesi okunmayan ritüeller. Sanırım 15-17 yaşlarındayken, babamın gözlerimin önünde yavaş yavaş ölüyor olması bende inisiyasyon gibi çalıştı. O acı ve yaşananları görmek beni biraz ‘insan’ yaptı sanırım. Bu sürede annem babama bebek gibi baktı. Annem çok narin ve zarif bir kadındır. Benim gibi asi değildir. Kocasını çok seven bir kadının onun için ne yapabileceğini (fiziksel olarak bir adamı kaldırıp oturtmak olsun, onu korumak, onunla ilgili kararlarda hayır diyebilmek olsun) ilk defa annemde gördüm. Tabii ki o zaman bu gördüğümün ne olduğunu asla bilmiyordum. Meğer ben o iki sene boyunca en saf hâliyle ölümü ve en saf hâliyle sevgiyi kendi annem ve babamdan görmüşüm. Daha ötesi var mı?
İşte bunlar sanırım beni daha da insan yaptı. ‘İnsan yaptı’ tabirini ‘İnsan olarak doğmuyoruz, insan yapılıyoruz’ sözüne atıfla kullanıyorum. Ben eğer insan olmuşsam, o senelerde olmuşum. Babamı gündüzleri yattığı salon ve geceleri yattığı yatak odası arasında sandalyeyle taşırdık annemle. Bu taşımalar yüzünden ellerim nasır tutmuştu. Bir gün üniversitede bunları bilmeyen bir arkadaşım bana “Ne o sen tarlada mı çalışıyorsun?” diye takılmıştı. “Yok ben her gün babamı taşıyorum” diyememiştim. Böyle değişik günlerdi.
Babamın iki sene süren ölümü, annemin o ölüm gerçekleşirken babama sevgisi ve etrafında çok acayip şeyler –bugün adına delilik dediğim şeyler- gördüm o iki sene. Ablam da Amerika’da okuduğundan her şeyi görmek bana kalıyordu. Bir gün babam artık konuşamaz ve hareket edemez olmuştu, yanına uzandım. Ona, ne olursa olsun, her halükarda, yine dünyaya gelsem onun kızı olmak isterdim diye uzun uzun anlattım. Babam konuşamıyordu ama ben bunları anlatırken gözyaşları hiç dinmedi. Yani beni anlıyordu. Zaten bence hep anlıyorlar bizi. Ne bileyim işte, acı ve sevgi seni insan yapıyor. Sanırım o iki sene ve babamın ölümünün arkasındaki yas dönemi, o dönemde arkadaşlarımdan gördüğüm sonsuz sevgi, benim için inisiyasyondu. Zaten yoga ve meditasyon da hayatıma babamın ölümünden sonra girdi. Bunları galiba yakınlarım dışında ilk duyan sensin bu arada.
Mindfulness hayatınıza ne kattı? Eski Sepin ile şimdiki Sepin arasında ne fark var?
Bir eski-yeni farkından bahsetmek mümkün değil. Yaşadığımız Antroposen dönemi (yani gezegene en büyük etkiyi insan ırkının yaptığı dönem) bence beni ve herkesi, ondan, bundan, o ekol ve bu öğretiden daha ağır etkiliyor. Bir ‘eski’ ve ‘yeni’den bahsedeceksek, belki bunları konuşmak lazım. Konu ben değilim. Konu benden önce gelenler, atalar, benden sonra gelecekler. Bizden önce gelenleri nasıl hatırlıyoruz, bizden sonra geleceklere ne diyoruz, konu bu.

Yeni başlayanlara öneriniz neler?
Her şeyi bırakıp, dağa, suya, taşa, toprağa bakmak dışında hiçbir şey önermem. Bakmaktan herkes ne anlıyorsa... Her şey canlı; nehirler, ağaçlar, dağlar, hepsi canlı. Hepsi bizden daha çok var. Bizden daha büyük. Bizden daha büyük şeylere bakmak, öylece durup bakmak lazım. Kendimizi çok önemsiyoruz, bu da bana çok saçma geliyor. Bir de bana “Hangi kitabı okuyayım?” diye çok soruyorlar; adında mindfulness geçen hiçbir kitap okumadım ben (gülüyor).
Yetişkin, genç ve çocuklara mindfulness eğitimini veriyorsunuz. Mindfulness’ı çocuklara nasıl anlatıyorsunuz? Onlar büyüklerden daha mı açıklar böyle fikirlere?
Ben artık tam ne anlatıyorum bilmiyorum (gülüyor). Öğrencilerin ihtiyacına ve onlardan gelenlere göre içimden gelen, öğrettiğim şeyler var diyelim. Bir nevi onların tecrübe etmelerine ya da hatırlamalarına aracı oluyorum. Çocuklar daha çok bağlantı hâlinde. Bağlantı çok büyük bir şey. Nasıl tesis edilirse edilsin. Suyla, dağla, insanla bağlantı... Hepsiyle ilişkini bilmek, o ilişkideki yerini bilmek... Yer bilmek çok mühim. Örneğin Kaz Dağları’ndaki olaya itirazda, o müthiş protestoda “Kaz Dağları hepimizin” deniyordu. Kaz Dağları bizim değil, olamaz. Orada denen şeyi tabii ki anlıyorum ve tepkisini bir şekilde ortaya koyan herkese çok saygı duyuyorum. Ama nasıl dediğimiz, ne demeye niyet ettiğimizden önce geliyor. Kaz Dağları’nın biz sadece hizmetkârı olabiliriz. Bizim olan bir şey yok.
Çocuklarla ilişkiye de bunu taşıyabiliriz. Çocuklar bizim mi, değil mi? Bu dünyaya ebeveynlik yapmaya geldiğimizi sanıyoruz. Bu çok saçma. Bundaki saçmalığı gördüğümüz anda çocuklar da biz de rahatlıyoruz. Bu özellikle eğitimlerde çok üzerinde durduğum bir konu. Bağlantı konusunda hiç unutamadığım bir şey anlatmak istiyorum. Eğitimde bir meditasyon sonrasında 10 yaşında bir çocuk şöyle dedi: “Bu meditasyonda uzaktan dünyaya baktığımda, insanları bir kafes içinde gördüm ama kafesin farkında değillerdi.” Gurdjieff der ki; “Hapishanedesin. Oradan kaçmak için hapishanede olduğunun farkında olman lazım. Özgür olduğunu düşünüyorsan, kaçamazsın.” Yani çok başka lafa gerek yok. Bağlantıdan kastım tam da bu.
Bireylerin yaşlarına göre mindfulness uygulamaları arasında değişen ne?
Çocuklarla çalışırken, yetişkinlerle yaptığım çalışmalara göre her konu daha somut. Yaş aralığına göre somut–soyut dengesi değişiyor. Sonuçta malzememiz aynı; hayat, gördüklerimiz, yaşadığımız dönemdeki bozukluk, kafa karışıklıklarımız aynı. Çocuklar çok şeyin farkında, bizdeki karışıklık dâhil. Kendi hayatına bakamadığı için, yaşaması gereken yası (illa bir ölümden bahsetmiyorum, bu dönemde yaşayıp yas tutmamak anormal bence) yaşayamadığı için, ‘çocuk aşağı çocuk yukarı’ yaşayanlar, bu dünyaya ebeveynlik yapmaya geldiği yanılsamasına kapılanlar da aslında bunu çocuklarından saklayamıyor. Bizdeki karışıklıktan kastım bu. Yakın zamana kadar çocuklarla çalışırken daha çok hikâye anlatıyordum. Bir süredir bunu da sorgulamaya başladım. Yetişkinlerin günahı ne? Hikâye dinlemeyi eski kabile zamanlarımızdan, ateş başında toplandığımız zamanlardan biliyoruz, hatta bu çalışmalar o zamanı hatırlamamız ve onu tecrübe etmek istememizin bir tezahürü. Artık yetişkin eğitimlerinde daha çok hikâye anlatıyorum. Son olarak da çocuklarla çalışma zamanı daha kısa. Yetişkinlerle neredeyse üç saat süren eğitim, çocuk ve ergenlerle yaş aralığına göre 50 dakika ile 1,5 saat arasında değişiyor.
“Sonsuz destek aldım”
Eşinizin vefatından sonra tüm üzüntünüze rağmen süreci oldukça serinkanlı ilerlettiniz. Duygusal anlamda yaşadıklarınızdan ‘mindfulness’la nasıl başa çıktığınızı anlatır mısınız? Yaşadığınız hayata, sistemin nasıl bir faydası oldu?
Dışarıdan öyle mi gözüküyor? Serinkanlı (gülüyor). Okan’ın ölümüyle alakalı bana yardımcı olan; onunla yaşadığım aşktan, o aşkın kardeşi ‘yas’ından ve ikisini doğuran ilahi güç, ölümden başka bir şey yoktu. Arketipsel bakacaksak yani. Aşkında da, aşkından çok farklı olmayan yasında da, her gün hâlâ gözlerinin içine baktığım, yanı başımda gezdirdiğim ölümde de büyük bir hayat vardı. Bu üçünden -aşk, yas ve ölüm- hayat fışkırıyordu. Yaptıklarım buradan geldi. Yardımcı kelimesi hafif hatta. Beni tutan ve bırakan diyeyim. Bir tutuluyordum, bir bırakılıyordum keza. Çok yukarılara çıktım, sonra en diplere indim. Bir zaman sonra gerçeğin bu olduğunu anladım. O zaman bütün gök gürültüsü dindi. Neredeyse Okan’la yaşadığım şeydeki sessiz, nötr, mutlak kapsayıcılığın olduğu yer gibiydi bu gürültünün dinmesi. Okan’la yaşarkenki sessizliğimiz gibi…
Ailemden, annem, ablam, kuzenim ve arkadaşlarımdan sonsuz destek vardı. İşim için birlikte çalıştığım hocalarımdan, bir şekilde hayatıma temas etmiş düşünürlerden ve onların kitaplarından da... Önce aşk-yas ve bu ikilinin öncesi, sonrası, içi-dışı olan ölüm; sonra yaptıklarımı yapmam için gelen bu destek. Başka herhangi bir şeyi bana yardımcı oldu diye dillendiremem, yakışmaz. Uzun zamandır hayata kafa ve kalp yormam, okuduğum okulların ve eskiden yaptığım işlerin, kâğıt üzerinde benim gibi bir öz geçmişe (düşününce bu öz geçmiş de ne saçma bir şey) sahip olan birinin şartlanmışlıklarını bırakıp, başka yollara sapmam tabii ki işe yaramıştır. Ama kurumsal hayatı bıraktım vs, bunları çok abartmak istemem.
“Hikâye dinlemeyi eski kabile zamanlarımızdan, ateş başında toplandığımız zamanlardan biliyoruz, hatta bu çalışmalar o zamanı hatırlamamız ve onu tecrübe etmek istememizin bir tezahürü.”
Sepin İnceer kimdir?
Üsküdar Amerikan Lisesi ve Boğaziçi Üniversitesi İşletme mezunu. Hâlen kadın girişimciliğini destekleyen iki oluşumda yatırımcı. Sinir sistemi, fizyoloji bilimi ve bilgelik, ölüm, yas ve doğaya, yani insan olmaya dair öğrendiklerini, bildiklerini ve hatırladıklarını grup eğitimleri ya da bireysel seanslarla paylaşıyor.












