
İlişkilerdeki ince çizgi: Sınır koyabilmek
Hazırlayan: Elif Ergün Tunçer
Birçok insan kırmaktan, yanlış anlaşılmaktan ya da suçlu hissetmekten korktuğu için “hayır” demekte zorlanıyor. Bu yüzden istemediği halde sorumluluk alıyor, kendi alanından ödün veriyor ve duygusal yük taşımaya devam ediyor. Ancak sağlıklı ilişkilerin temelinde karşılıklı saygı kadar kişisel sınırlar da yer alıyor. Partner ilişkilerinden arkadaşlıklara, anne-çocuk ilişkisinden iş hayatına kadar her alanda sağlıklı sınırlar kurabilmek, kişinin kendine duyduğu saygının da önemli bir göstergesi. Çünkü net sınırlar hem kişiyi koruyor hem de ilişkilerin daha dengeli ilerlemesini sağlıyor. ‘Hayır deme sanatı’nı Uzman Psikolog Filiz Alpaslan ile konuştuk.

Kadın-Erkek ilişkilerinde sınır koyma
İkili ilişkilerde sınır koymak nasıl olur? İnsanlar neden kendi sınırlarını çizmekte zorlanır?
İkili ilişkilerde sınır koymak, karşındaki kişiyi cezalandırmak ya da uzaklaştırmak değil; kendi duygularını, ihtiyaçlarını ve sınırlarını netleştirebilmektir. Sınır koymak sadece bir davranış tekniği değildir. İnsanlara “hayır” dediğimizde kaybetme korkusu ve sevilmeme ihtimali ile de yüzleşiriz. “Beni terk eder, bencil olurum, sevilmem, kötü biri olurum” gibi düşünceler ile baş etmeye çalışırken kendi sınırlarımızı çizmekte zorlanırız. Temelde ikili ilişkilerde karşı tarafa vereceğimiz mesaj “Seni önemsiyorum ama kendimi de önemsiyorum” olmalıdır.
Sevgi ile fedakarlık arasındaki sınır nasıl korunur? Sevgiyi göstermekle kendinden ödün vermek arasındaki çizgi nasıl ayırt edilir?
Severken hala kendimiz olarak var olabiliyor muyuz yoksa sevilebilmek için kendimizden mi vazgeçiyoruz? Bence ilişkilerde kendimize sormamız gereken sorulardan bir tanesi de budur. Sevgi ile fedakarlık arasındaki sınır, kişinin ilişkide özne olarak kalıp kalamadığıyla ilgilidir. Yani ilişkide hem “biz” olabilmeli hem de “ben” olarak kalabilmeyiz. Sağlıklı bir ilişkide kişi karşısındaki insanı önemser, destek olur, bazen taviz verir ama bunu yaparken kendi ihtiyaçlarını, değerlerini ve sınırlarını tamamen kaybetmez. Sevgiyi göstermekte gönüllülük vardır. Kişi “Bunu gerçekten içimden geldiği için yapıyorum” der. Kendinden ödün vermede ise çoğu zaman korku, baskı ya da mecburiyet hissi bulunur. Davranışlar çoğu zaman sorun çıkmaması, terk edilmemek ya da suçluluk hissetmemek üzerine şekillenebilir.
Partnerin her isteğine “evet” demek, sürekli anlayış göstermek zamanla kişinin kendisini geri plana atmasına neden olur mu? Hep anlayışlı olan, destek veren taraf olmak zamanla kişiyi duygusal olarak tüketebilir mi?
Evet, olabilir. Özellikle bu durum süreklilik kazandığında kişi fark etmeden kendi ihtiyaçlarını, sınırlarını ve duygularını geri plana atar. Sürekli karşı tarafın ihtiyaçlarına odaklandığımızda kendi duygularımızı ve ihtiyaçlarımızı fark etmemeye başlayabiliriz. Psikolojik açıdan bakıldığında, partnerin her isteğine “evet” demek her zaman yalnızca iyi niyetin bir göstergesi değildir; bu tutum bazen bilinç dışı düzeyde onaylanma ihtiyacı, sevgi kaybetme kaygısı ve terk edilme korkusuyla ilişkili olabilir. Sağlıklı ilişkide anlayış karşılıklıdır. Sürekli tek tarafın anlayan, tolere eden, uyum sağlayan kişi olması ilişkiyi eşitsiz hale getirebilir. Partnerin her isteğine “evet” demek, sürekli anlayış göstermek kısa vadede ilişkiyi “sorunsuz” gibi gösterebilir ancak uzun vadede genellikle kişilerde duygusal yorgunluk, bastırılmış öfke, değersizlik hissi, anlaşılamama duygusu oluşturabilir.
Kaybetme korkusu insanların istemediği şeylere evet demesine neden olur mu?
İnsanların istemedikleri şeylere “evet” demesinin en yaygın nedenlerinden biri genelde kaybetme korkusudur. “Evet” gerçekten bir seçim mi, yoksa kaybetmeme uğruna yapılan bir teslimiyet mi? Bazen bu genellikle bilinçli bir “evet’’ değil, otomatik bir korunma tepkisi olabiliyor. Evet demekle ilişkiyi koruduğumuzu düşünürüz. Çünkü hayır dersek aslında ilişkide olduğumuz kişi kırılır, beni daha az sever, ilişkim zarar görür, beni bırakabilir diye düşünmeye başlarız. Sonuç olarak kaybetme korkusu, kişiyi istemediği şeylere “evet” demeye iterken aynı zamanda öznenin kendi arzusundan uzaklaşmasına da yol açabilir.
Dijital ortamlar (telefonu sürekli kontrol etmek, mesaj beklentisi, sosyal medya baskısı) ilişkileri nasıl etkiliyor?
Dijital ortamlar, ilişkileri hem yakınlaştıran hem de kaygıyı artıran bir alan haline getirdi. Her alanda olduğu gibi etki, kullanım biçimine göre değişiyor denilebilir. Yani dijitalleşmeyle iletişim hızı artarken, belirsizliği de büyüten bir yapı oluşmaya başladı. Telefonu sürekli kontrol etme ve mesaj bekleme davranışı çoğu zaman bağlanma sistemiyle ilişkilidir. Kişi partnerine ulaşamadığında zihin boşluğu hızla doldurmaya çalışır: “Neden yazmadı, ilgisi mi azaldı, bir şey mi oldu?” Bu yorumlar özellikle kaygıya yatkın kişilerde otomatikleşebilir ve küçük gecikmeler bile tehdit olarak algılanabilir. Kişi mesaj gelmediğinde ortaya çıkan belirsizliği tolere edemez ve kontrol ederek rahatlamak ister. Bu, kısa süreli bir rahatlama sağlasa da döngüyü güçlendirir. Ayrıca dijital iletişimde yüz yüze ipuçları (ses tonu, mimik, beden dili) olmadığı için yanlış yorumlama ihtimali daha yüksektir. Bu da küçük şeylerin bile büyümesine neden olabilir. Özetle, dijital ortamlar ilişkilerde yakınlığı ve iletişimi kolaylaştırırken, kaygı, belirsizlik ve yanlış anlamaların artmasına da zemin hazırlayabilir. Sağlıklı kullanım için önemli olan, mesajlaşmayı ilişkinin tek ölçütü haline getirmemek ve dijital sınırları karşılıklı olarak netleştirebilmektir.
Suçluluk hissetmeden “hayır” diyebilmek neden birçok kişi için zor?
Bunun birçok nedeni olabilir. Kişi “hayır” dediğinde, dışarıdaki kişiyi değil, içindeki “yargılayan sesi” harekete geçirir. Bu ses kişiye şunları söyleyebilir: Bencil oldun, iyi biri değilsin, sevgiyi kaybedilirsin. Bu nedenle “hayır” sadece bir davranış değil, aynı zamanda bir iç çatışmaya da sebep olur.
Sınır koymak ilişkiyi uzaklaştırır mı, yoksa güçlendirir mi? Sağlıklı bir ilişkide kişisel sınırlar neden önemlidir?
Sınır koymak genellikle ilişkiyi uzaklaştırmaz; doğru kurulduğunda ilişkiyi daha sağlıklı ve daha sürdürülebilir hale getirir. Sınır koymak, “karşı tarafı dışlamak” değil; kişinin kendi ihtiyaçlarını, duygularını ve kapasitesini netleştirmesidir. Kişinin neye “evet” neye “hayır” diyebileceğine artık karar vermesidir. Bu netlik ilişkide belirsizliği azaltır. Belirsizlik azaldıkça yanlış anlamalar ve birikmiş kırgınlıklar da genellikle azalır.
Sağlıklı sınırlar şunları içerir
- Rahatsız olduğun şeyi ifade edebilmek.
- Her şeye “evet” dememek.
- Kendi zamanını ve enerjini korumak.
- Saygı görmediğinde bunu dile getirmek.
- Suçluluk hissetsen bile gerektiğinde “hayır” diyebilmek.

Arkadaş ilişkilerinde sınır koyma
Çok sevdiğiniz bir arkadaşa sizin de sınırlarınız olduğu ve bu sınırları aşmaması gerektiği nasıl anlatılır?
Bunu anlatmanın en sağlıklı yolu, hem ilişkimizi koruyan hem de net olan bir iletişim kurmaktır. İlişkiyi zedelemeden sınırı netleştirerek konuyu gerginlik anı dışında, karşılıklı sakinliğin olduğu bir zamanda ve savunmaya geçmeyen açık bir dille konuşmak önemlidir. “Sen hep böyle yapıyorsun” demek yerine “Ben bu durumda zorlanıyorum” gibi ben dili ifadelerini kullanmak, yani kendi duygu ve ihtiyacını merkeze alan ifadelerle konuşmak önemlidir. En önemli noktalardan biri de sevgi ile sınırı birbirinden ayırabilmektir. Karşı tarafa “Bu koyduğum sınır, sana olan sevgimin azaldığı anlamına gelmez” mesajını açık ve net bir şekilde iletip ilişkinin daha dengeli ve güvenli bir zeminde devam edebilmesine olanak sağlar.
Yakın arkadaşlık ile duygusal bağımlılık arasındaki fark nedir?
Yakın arkadaşlık, psikolojik işlevselliğimizi destekleyen önemli bir ilişkisel bağdır. Sağlıklı bir arkadaşlık ilişkisi, bireyin hem duygusal olarak desteklenmesini hem de kendi bireyselliğini koruyabilmesini mümkün kılan dengeli bir yapı sunar. Bu tür ilişkilerde kişi, hem güvende hisseder hem de kendi sınırlarını ve kimliğini sürdürebilir. Kişi kendi kararlarını alabilir, yalnız kaldığında çökmüş hissetmez, arkadaşına ihtiyaç duysa da onsuz da işlevini sürdürebilir, Yani ilişkiyi “hayatının merkezi” değil “bir parçası” olarak görür. Duygusal bağımlılıkta ise kişinin iyi olabilmesi tamamen karşı tarafa bağlıdır. Yani kişi kendi duygusal regülasyonunu büyük ölçüde ötekine bırakır. Bu kişiler genellikle yalnız kaldıklarında yoğun kaygı ve boşluk hissi yaşayabilir. Sürekli onaylanma ihtiyacı hisseder, karşı tarafın davranışlarını ise çoğu zaman olduğundan fazla anlam yükleyerek yorumlayabilir. Bu durumda ilişki artık sadece destek veren bir bağ olmaktan çıkar; kişinin kendini iyi hissedebilmek ve duygularını kontrol edebilmek için ihtiyaç duyduğu bir şeye dönüşür.
Sürekli ulaşılabilir olma baskısı sosyal ilişkileri olumsuz etkiler mi?
Evet, sürekli ulaşılabilir olma baskısı ilişkileri olumsuz etkileyebilir. Bu durum özellikle sınırların zayıflaması ve kaygının artması da sebep olabilir. İnsanlar sürekli çevrimiçi ve erişilebilir olduğunda sınırları bulanıklaşır. “Müsait olma” bir seçenek değil zorunluluk gibi algılanabilir, kişisel zaman ve dinlenme alanı daralır; zihinsel yorgunluk, tükenmişlik, iletişimden kaçınma isteği yaratabilir. Sürekli erişilebilirlik beklentisi, küçük gecikmeleri bile anlamlı hale getirir: “Geç cevap verdi=İlgisi azaldı”, “Çevrim içi ama yazmıyor=Beni önemsemiyor”. İlişkilerin sağlıklı kalması için hem bağ kurma hem de “ulaşılamama hakkı” önemlidir. Psikolojik olarak sağlıklı olan; sürekli erişilebilir olmak değil, erişilebilirlik ile kişisel alan arasında denge kurabilmektir.
Bir arkadaşlığın insanı yormaya başladığı nasıl anlaşılır?
Arkadaşlığımızın “yormaya” başladığını anlamanın en önemli göstergesi şudur: İlişki artık duygusal olarak yük olmaya başlar ve bazı sinyaller almaya başlarız. Arkadaşımızla görüştükten sonra rahatlamak yerine yorgunluk oluşuyorsa, keyif yerine gerginlik, “İyi ki görüştük” yerine “Bitse de gitsem” düşüncesi varsa, hep anlayan hep tolere eden hep toparlayan taraftaysak, “Bunu söylersem yanlış anlaşılırım’’ diyip kendimizi ifade edemiyorsak, bu arkadaşlık bizi beslemez ve yıpratmaya başlar.
“Arkadaşımızla görüştükten sonra rahatlama yerine yorgunluk oluşuyorsa, keyif yerine gerginlik varsa, hep anlayan, tolere eden, toparlayan taraftaysak, kendimizi ifade edemiyorsak, bu arkadaşlık bizi yıpratmaya başlar.”

Anne-çocuk ilişkilerinde sınır koyma
Çocuklara sınır koymak neden önemli? Sevgi dolu ama net sınırlar nasıl oluşturulabilir?
Çocuklara sınır koymak, sağlıklı gelişimin temel bileşenlerinden biridir. Çünkü çocuklar yalnızca sevgiye değil; aynı zamanda güven veren, tutarlı ve öngörülebilir sınırlara da ihtiyaç duyarlar. Gelişimsel açıdan bakıldığında tamamen sınırsız bir ortam dışarıdan özgürlük gibi görünse de çocuk için çoğu zaman kafa karıştırıcıdır. Çünkü çocuk henüz kendi davranışlarını düzenleme ve dürtülerini kontrol etme becerisini tam olarak geliştirmemiştir. Bu nedenle yetişkinin rehberliği kritik bir rol oynar. Öte yandan aşırı sert, cezalandırıcı ya da korkuya dayalı sınırlar da sağlıklı değildir. Bu tür yaklaşımlar çocukta yoğun kaygı, özgüven problemleri, aşırı itaat ya da zaman zaman yoğun öfke tepkileri geliştirilmesine zemin hazırlayabilir. Bu nedenle önemli olan, sevgi içeren aynı zamanda net sınırların olduğu ilişki bir ortaya kayabilmektir.
Peki bu nasıl sağlanır?
Çocuğun duygusunu kabul edip davranışı sınırlandırmak bu sürecin temelidir. Ayrıca tutarlılık oldukça önemlidir; bir gün izin verilen bir davranışa ertesi gün sert tepki verilmesi çocuğun kafasını karıştırabilir ve güven duygusunu zedeleyebilir. Psikolojik açıdan sağlıklı sınırlar çocuğa şu mesajı verir: “Duyguların kabul edilebilir, ancak her davranış uygun değildir.” Çocuk, sevgiyle birlikte gelen sınırlar sayesinde; hayal kırıklığını tolere etmeyi, arzularını düzenlemeyi, kendini güvende hissetmeyi, sosyal kuralları anlamayı ve başkalarının varlığını kabul etmeyi öğrenir.
Çocukların her isteğini karşılamak ne gibi sorunlar yaratabilir? Fazla özgürlük ile sağlıklı sınır arasında nasıl denge kurabiliriz?
Çocukların her isteğinin karşılanması, kısa vadede çocuğa mutluluk sağlıyor gibi görünse de uzun vadede duygusal gelişim, dürtü kontrolü ve gerçeklikle ilişki kurma becerisi açısından bazı güçlükler yaratabilir. Her isteğin anında karşılandığı bir ortamda yetişen çocuk, “istemek” ile “hak etmek” arasındaki farkı öğrenmekte zorlanabilir, dürtü kontrolü geliştirmekte güçlük yaşayabilir. Engellenmeye karşı düşük tolerans gösterebilir ve “hayır” yanıtıyla karşılaştığında yoğun öfke tepkileri verebilir. Benzer şekilde, aşırı özgür ve sınırsız bir ortamda büyüyen çocuk her zaman kendini “özgür” hissetmeyebilir. Aksine, neyin doğru neyin yanlış olduğunu ayırt etmekte zorlanabilir ve bu durum zamanla güvensizlik hissine yol açabilir.
Çocukların sınırları zorlaması gelişim sürecinin normal bir parçası mı?
Evet, psikolojik açıdan çocukların sınırları zorlaması gelişim sürecinin oldukça normal ve beklenen bir parçasıdır. Çünkü çocuk, dünyayı ve ilişkileri büyük ölçüde sınırlar üzerinden öğrenir. Çocuk sınırları zorladığında aslında şu sorulara cevap arar: “Ne kadar özgürüm?”, “Kurallar gerçekten geçerli mi?”, “Yetişkin beni tutabiliyor mu?” ve “Duygularım karşısında dünya nasıl tepki veriyor?” Bu nedenle çocuk çoğu zaman sadece “inat etmek” için değil, çevresini, güvenliğini ve ilişkisel sınırlarını anlamak için bu davranışı sergiler. Özellikle iki-dört yaş dönemi, okul öncesi dönem ve ergenlik gibi gelişim evrelerinde bu tür davranışlar daha yoğun görülebilir. Çünkü bu dönemlerde çocuk bireyselleşmeye, bağımsızlık duygusunu geliştirmeye ve kendi iradesini keşfetmeye başlar. Asıl önemli olan nokta, çocuğun sınırları zorlaması değil; yetişkinin bu duruma nasıl karşılık verdiğidir.
Çocuğumuz sınır ihlali yaptığında nasıl bir yol izlemeliyiz?
Çocuk sınır ihlali yaptığında temel amacımız davranışı bastırmak değil; davranışı düzenlemeyi öğretmek ve aynı zamanda ilişkiyi koruyabilme olmalıdır. Bu süreçte ilk adım, sınırın anlık ve net bir şekilde konulmasıdır. Bu aşamada uzun açıklamalar yerine kısa, anlaşılır ve sakin bir müdahale yeterlidir; “Bu davranışa izin veremem.” gibi… Ardından çocuğun duygusal durumu fark edilir. Çünkü çoğu sınır ihlali, ifade edilemeyen bir duygunun davranışa dönüşmüş halidir. Bu nedenle çocuğun duygusunu yansıtmak önemlidir; “Şu an çok öfkelendiğini görüyorum” gibi. Ancak burada kritik nokta şudur: duyguyu kabul etmek, davranışı onaylamak anlamına gelmez. Bu iki yaklaşım birlikte ve dengeli bir şekilde yürütülmelidir; “Öfkelenmen anlaşılır ama vurmak kabul edilemez.” gibi. Bir sonraki adımda çocuğa alternatif davranışlar sunmak gerekir. Çünkü yalnızca sınır koymak, çocuğa ne yapabileceğini öğretmez. “Böyle hissettiğinde bana söyleyebilirsin” ya da “Öfkeni farklı bir şekilde ifade edebiliriz” gibi yönlendirmeler bu açıdan önemlidir. Son olarak tutarlılık oldukça kritiktir. Aynı davranışa farklı zamanlarda farklı tepkiler verilmesi, çocuğun sınırı öğrenmesini zorlaştırır ve kaygı düzeyini artırabilir. Kısacası sağlıklı yaklaşım; çocuğun duygusunu kabul etmek, sınırı net tutmak ve alternatif davranışlar öğretebilmektir. Bu üçlü yapı hem güvenli bağlanmayı hem de sağlıklı özdenetim gelişimini destekler.
Sağlıklı sınırlarla büyüyen çocuklar mı, sınırları olmayan çocuklar mı ileride daha rahat ilişkiler kurar?
Şunu söyleyebilirim ki; ilerleyen yaşamda daha sağlıklı ilişkiler kurabilen grup, genellikle sağlıklı sınırlarla büyüyen çocuklardır. Çünkü sınırlar, çocuğa aslında iki temel deneyimi birlikte kazandırır: hem “ben” olabilmeyi hem de “biz” içinde kalabilmeyi. Yani çocuk hem kendi ihtiyaçlarını fark etmeyi öğrenir hem de karşısındaki kişinin de bir sınırı ve ayrı bir birey olduğunu kabul eder. Sınırların olduğu bir ortamda büyüyen çocuk, “Her istediğim hemen olmalı” beklentisi yerine beklemeyi, hayal kırıklığını tolere etmeyi ve duygularını düzenlemeyi öğrenir. Bu da ilerleyen yaşamda ilişkilerde daha dengeli ve daha gerçekçi bir yapı kurmasını kolaylaştırır. Buna karşılık sınırların yeterince net olmadığı ortamlarda çocuk, neyin doğru neyin yanlış olduğunu ayırt etmekte zorlanabilir. Dürtüleri düzenlemek, “hayır” duymak ya da “hayır” diyebilmek daha güç hale gelebilir. Bu durumda yetişkinlikte ilişkilerde ya aşırı talepkar ya da zorlanma karşısında geri çekilen bir ilişki örüntüsüne yol açabilir. Burada önemli olan nokta şudur: sınır; sertlik ya da baskı anlamına gelmez. Aksine sınır derken tutarlı ve sevgi içeren bir rehberlikten söz ederiz. Çocuk, kendini güvende hissederken aynı zamanda sınırları da öğrenir. Bu açıdan değerlendirirsek şunu söyleyebilirim: Sağlıklı sınırlar, çocuğun hem kendisiyle hem de başkalarıyla daha gerçekçi, dengeli ve güvenli ilişkiler kurabilmesinin temelini oluşturur.
Çocuğun bireysel alanına saygı duymak neden özgüven gelişimi için önemlidir?
Çocuğun bireysel alanına saygı duymak, özgüven gelişiminin temel yapı taşlarından biridir. Çünkü çocuk “ben kimim?” sorusunu yalnızca sözlü olarak değil, yaşantı içinde deneyimleyerek öğrenir. Kendi alanına saygı duyulduğunda çocuk şu deneyimi edinir: “Bana ait bir alan var ve bu alan değerli.” Bu, psikolojik açıdan oldukça önemli bir mesajdır. Çocuğun odası, oyun alanı, düşünceleri ve zaman zaman yalnız kalma ihtiyacı onun bireyselliğinin bir parçasıdır. Bu alanlar sürekli ihlal edildiğinde çocuk, zamanla kendi sınırlarını tanımakta ve korumakta zorlanabilir. Özgüven açısından bakıldığında ise kritik nokta şudur: Çocuk; desteklendiği, fikirlerine değer verildiği ve uygun alan tanındığı bir ortamda, kendi kararlarını alıp sonuçlarını deneyimleme fırsatı bulur. Bu deneyimler “yapabilirim” duygusunu güçlendirir. Buna karşılık, çocuğun alanına sürekli müdahale edilmesi zamanla dış onaya daha bağımlı bir yapı geliştirmesine neden olabilir. Böyle durumlarda çocuk, ‘Ben bunu yapabilir miyim?’ sorusundan çok, ‘Doğru yaptım mı?’ kaygısına odaklanabilir. Bir diğer önemli nokta ise şudur: Kendi alanına saygı duyulan çocuk, başkalarının alanına da saygı göstermeyi öğrenir. Bu da ilerleyen yaşamda sağlıklı ilişkiler kurabilmesinin temelini oluşturur. Özetle, çocuğun bireysel alanına saygı duymak hem kendisini değerli hissetmesini sağlar hem de “yapabilirim” duygusunu destekleyerek özgüven gelişimini güçlendirir.
Sınır koymada suçluluk hisseden ebeveyn bu duyguyla nasıl baş edebilir?
Sınır koyarken suçluluk hissetmek, ebeveynlerde oldukça yaygın karşılaştığımız bir durumdur. Ebeveynler çoğu zaman çocuğu üzme ihtimaline duygusal olarak dayanmakta zorlanırlar. Öncelikle şu ayrımı netleştirmek önemli: Çocuğun üzülmesi her zaman bir zarar gördüğü anlamına gelmez. Bazen sınır koymak, çocuğun hayal kırıklığı yaşamasına neden olur ancak bu deneyim gelişimin doğal ve gerekli bir parçasıdır. Bu noktada ebeveynin suçluluk duygusunun neye işaret ettiğini fark etmesi önemlidir. Çoğu zaman bu duygu, “iyi ebeveyn çocuğunu hiç üzmeyendir.” şeklindeki inançtan beslenir. Oysa daha gerçekçi ve sağlıklı tanım şudur: “İyi ebeveyn, çocuğun duygusunu görebilen ama gerekli sınırları da koruyabilendir.” Bir diğer önemli nokta, suçluluğun çoğu zaman otomatik bir duygu olmasıdır. Yani sınır koyduğunuz anda suçluluk hissedebilirsiniz; ancak bu, sınırın yanlış olduğu anlamına gelmez. Burada kritik olan, bu duygunun davranışı yönetmesine izin vermemektir. Sınır koymanın amacı çocuğu cezalandırmak değil, ona rehberlik etmektir. Çocuk açısından sınırlar çoğu zaman güven duygusunu artırır çünkü dünyada bir düzen ve öngörülebilirlik olduğunu hissetmesini sağlar. Ebeveynin kendine sorması gereken önemli bir soru da şudur: “Kısa vadeli rahatlık mı, yoksa uzun vadeli gelişim mi?” Çünkü sınır koymamak çoğu zaman o an için daha huzurlu görünse de, uzun vadede çocuğun özdenetim gelişimini zorlaştırabilir. Bu süreçte ebeveynin kendine şefkatli olması da oldukça önemlidir. Kimse her zaman mükemmel sınır koyamaz. Zaten hedef de mükemmellik değildir.
Bu noktada Donald Winnicott’un “yeterince iyi anne” (good enough mother) kavramı oldukça açıklayıcıdır. Winnicott’a göre çocuğun sağlıklı gelişimi için ebeveynin kusursuz olması gerekmez; “yeterince iyi” olması yeterlidir. Yani çocuğun tüm ihtiyaçlarını anında karşılayan değil, zaman zaman sınır koyan, zaman zaman hayal kırıklığına izin veren ebeveyn, çocuğun psikolojik gelişimini destekler. Winnicott’un yaklaşımıyla ifade edecek olursak: iyi ebeveynlik, çocuğu hiç üzmemek değil; onu güvenli bir ilişkide tutarak hayatın küçük hayal kırıklıklarını deneyimlemesine izin vermektir. Temel olarak, önemli olan mükemmel olmak değil; tutarlı, yeterince iyi ve sürdürülebilir bir ebeveynlik duruşu geliştirebilmektir.
“Ebeveynin kendine sorması gereken önemli bir soru şudur: “Kısa vadeli rahatlık mı, yoksa uzun vadeli gelişim mi?” Çünkü sınır koymamak çoğu zaman o an için daha huzurlu görünse de, uzun vadede çocuğun özdenetim gelişimini zorlaştırabilir.”












