
Kısmeti beklemek mi, hazır olmak mı? Ruhsal yolculuğun gerçek anlamı
Yazı: Dr. Erkan Sarıyıldız
Bazen kendimi senelerce bu kadar deşeleyip, içimdeki daha iyiyi, yaşamın hak ettiğim halini bulmak için verdiğim çabaları gözden geçirirken buluyorum. Bu, geçmişle hesaplaşmak değil; daha çok, insanın kendi içindeki yankıları dinlediği o sessiz odanın kapısını aralaması gibi. O oturuşlarda fark ediyorum ki üç şey, ruhumun kıyısına değil, tam da merkezine yerleşmiş: Teslimiyet, tutunmamak ve beklentisizlik.
Bunları bir çırpıda söyleyebildiğime bakıp bu halleri giyinmenin kolay olduğunu sanmayın. Her biri, yılların ince sızılarından, kabuk değiştirmelerden, fazlalıkları bırakmaktan sonra ortaya çıkmış hediyeler. Tam tersi halde olmamız gerekiyormuş gibi kulağımıza sürekli fısıldananlara karşı cesur bir duruş aslında bu dediklerim. Çünkü bize hep şöyle öğretildi: Mücadele et, diren, savaş, tutun, asla bırakma. Oysa insan bıraktıkça hafifliyor; hafifledikçe yolu genişliyor. Ve işte tam o noktada kısmet dediğimiz şey kendini gösteriyor.
Zorlayınca değil, bıraktığında…
Teslimiyet, yenilmek değildir; insanın kendine karşı sürdürdüğü gizli savaşın bitmesidir. Bir gün gelir, zorlamanın kapıları açmadığını fark edersin. Kapı hep oradadır ama senin gören gözün değişir. İnsan içsel direnci bıraktığında sinir sisteminin derin bir nefes aldığını hisseder. Bilim buna regülasyon der. Sufi öğretisi ise çok daha sade bir şekilde durumu açıklar: “Sen sakinleştiğinde, yol sakinleşir.”
Kısmet de tam bu sakinliğin yanına oturur. Tutunmamak, hayata kayıtsızlık değil; yaşamın akmasına izin vermektir. İnsan geçmişe, beklentilere, yaşamın getirdiği konforlara, birilerine, korkulara tutundukça zihninde boş yer kalmaz. Zihin kalabalıklaştıkça ufuk daralır. Bilim buna bilişsel yük der; kalp ise şöyle anlatır: “Eskiyi bırakırsan yeninin sesini duyarsın.”
Kısmet çoğu zaman, ruhun hafiflediği döneme denk gelir. Çünkü hafifleyen insan, önündeki yolları daha net görmeye başlar. Beklentisizlik, yoksunluk değil; özgürlüğün kapısıdır. Bir sonuca sıkı sıkıya bağlanmadığında hayatın kendi ritmi sana daha açık hale gelir. Tek bir ihtimal yerine birçok ihtimali görmeye başlarsın. Psikolojide buna esneklik alanı denir. Ruhun lisanında ise: “Serbest bıraktığın şey, seni daha doğru yere götürür.”
“Gönlün neye hazırsa, hayat onu gönderir”
Kısmet, çoğu zaman insanın “illa böyle olacak” dediği yerden kaçıp, “böyle de olabilir” dediği yere sığınır. Kısmet, kapıyı çalan bir misafir değildir. Daha çok, senin için orada duran bir ışığı nihayet fark etmek gibidir. Kadim öğretiler bunu şöyle fısıldar: “Gönlün neye hazırsa, hayat onu gönderir.” Modern bilimin bu söze verdiği karşılık çok sessiz bir onay gibidir: İnsanın zihni neye odaklanırsa, onu daha çok görür. Beynin seçim mekanizması (RAS) tam da bunu yapar. Ama mesele mekanizmada değil, ruhta çünkü ruh hazır değilse, kapının anahtarı cebinde olsa bile kapıyı açamazsın. Gecikirsin… Sinirlenirsin… Sonra o gecikmenin seni başka bir buluşmanın olgun zamanına taşıdığını fark edersin. Kısmet bazen gecikmişliğin içinden çıkar. Haritayı bulamazsın… Yolun uzar…Ve o uzayan yol seni olması gereken insanın karşısına çıkarır. Kısmet bazen kayboluşun içinden doğar.
Kısmet büyük kapılarda değil, küçük anların içinde gezinir Teslimiyet, tutunmamak ve beklentisizlik… Bu üç hal, insanı öyle bir yere getirir ki artık ileride yol yoktur. Orası, yolun bittiği değil, insanın yol oluşunun başladığı yerdir. Kısmet de işte burada belirir: Aradığın için değil, olduğun için… Zorladığın için değil, uyumlandığın için… İçerideki ağırlıkları bıraktığın için… Ve bir gün, çok sessiz bir anda şunu fark edersin: Kısmet, dışarıdan gelmez. Sen hazır olunca yollar sana doğru eğilir.
Bize hep şöyle öğretildi: Mücadele et, diren, savaş, tutun, asla bırakma. Oysa insan bıraktıkça hafifliyor; hafifledikçe yolu genişliyor. Ve işte tam o noktada kısmet dediğimiz şey kendini gösteriyor.












