
Dünya değişiyor: Belirsizlik, yapay zekâ ve yeni özgürleşme çağı
Yazı: Berivan Aslan Sungur
Acayip zamanlardan geçiyoruz. Kolektifte de, bireysel hayatlarımızda da dalgalar büyük. O kadar çok şey aynı anda oluyor ki, sanki birini sindiremeden bir diğeri önümüze düşüyor. Haftanın sonuna geldiğimizde bazen, haftanın başı bir ay öncesi gibi hissettiriyor... Bilmem tanıdık geliyor mu?
Eskiden krizler sanki daha bir sırayla olurdu. Savaş olur, bir süre devam eder sonra biterdi; ardından bir süre belki bir ekonomik kriz patlardı, zorlanırdık, bir süre sonra toparlanırdık... Tek tek düşerdi kucağımıza ağır toplar. Dünyanın bazı coğrafyaları daha kaotik, bazı bölgelerse nispeten daha stabildi. Şimdi stabil bölge bulmak zorlaşır oldu. Pandemiyle birlikte sanki “hızlandırılmış bir kursa” başladık insanlık olarak. Kursun içeriği oldukça “yoğun”.
Enflasyon, göçler, dört bir yanda isyanlar, savaşlar, politik gerilimler, yerinden oynayan sevsek de sevmesek de bildiğimiz için bize güvenli gelen ve çatırdamaya başlayan dünya dengeleri, hepsine paralel olarak ilerleyen yapay zekânın hızlı gelişimi ile 5-10 seneye neye benzeyeceğini hayal dahi etmekte zorlandığımız dünya düzeni... Çocukları olan birçok kişi 10 yıl sonra üniversite olacak mı ya da bugünkü meslekler olacak mı bilmiyor. Bizler bugünkü mesleklerimizi koruyabilecek miyiz, yarın nasıl bir düzen bizi bekliyor, bilmiyoruz.

Kendine ait bir yaşam
Sosyolog Zygmunt Bauman, bu son yıllardaki artan bilinmezlik ortamından önce 1950’lerden itibaren başlayan bir bilinmezlik sürecinden bahsediyor. 1850–1950 arasındaki toplumla bugünün toplumunu kıyaslıyor ve diyor ki: Eskiden de hayat zordu ancak daha netti. Şimdi eskiye kıyasla daha çok seçeneğimiz var ancak her şey belirsiz. 1950 öncesi insanların çoğu doğduğu yerde yaşar, ailesine yakın bir meslek yapar ve benzer bir hayat düzeni kurardı; seçenek azdı ama yönümüz netti. 1950’lerden sonra şehirleşme, eğitim ve küreselleşmeyle birlikte insanlar ilk kez hayatlarını kendileri tasarlamaya başladı ve özgürlük arttıkça belirsizlik de arttı. Ve 1960’lardan itibaren Batı’da Doğu felsefelerinin, yoga ve meditasyonun yayılması, 2000’lerden itibaren mindfulness akımlarının popülerleşmesi aslında belki bir anlamda da, bu değişimin bir sonucu olarak ortaya çıktı. İnsanlar artık “verilen bir hayatı yaşamak” yerine daha kendilerine göre “doğru” hayatı bulmak istiyor ve bunu bulmak için çeşitli araçlara ihtiyaç duyuyor.
Pandemi sonrası oluşan ve o gün bugün süregelen ve gittikçe dozu artan bilinmezlik ortamı ve dünyanın dört bir yanından önümüze düşen felaket haberleri de cabası. Son 10-15 yılda dünyada aynı anda iki şey arttı; anksiyete ve depresyon oranları ve bunun yanı sıra terapi, meditasyon, yoga, travma çalışmaları, anlam arayışı... Bu çelişki değil, aslında, bir anlamda aynı sürecin iki görünen yüzü. Modern insanın kimliği temelde üç şey üzerine kuruluydu diye düşünebiliriz: Mesleği, geleceğin öngörülebilirliği ve sosyal rolü. Şimdi ise, üçü de sallanıyor. Meslekler değişiyor. Ekonomi belirsiz. Toplumlar hızla dönüşüyor. Ve beyinlerimiz tüm bu değişimi ve belirsizliği bir tehdit olarak algılıyor. Doğal olarak kaygımız artıyor. Paralel olarak anlam arayışımız ve peşine takıldığımız içe dönüş trendleri de. Yani maneviyat patlaması bir tür “aydınlanma modası”ndan çok belki de psikolojik denge ihtiyacımızdan kaynaklanıyor.
Biliyoruz ki sinir sistemlerimiz için en güvenli olan aslında “bilindik” olan. Mesela içinde büyüdüğümüz ev aslında duygusal olarak bize güvenlik hissini sağlayamamış olsa da, sistemimiz o ortamda yıllar boyu yaşamış olduğundan onu “biliyor” ve bugün dahi onu güvenli bulabiliyor. Mutlu olmak istese de, o büyüdüğü ortamdaki güvenli olmayan duygusal ilişkilere benzer ilişkilere çekiliyor. Gerçekten güvenli olana değil. Belki de yerinden oynayan tüm dünya düzeni hepimiz için daha hayırlı, daha “güvenli” bir yuva olacak ancak bildiğimiz güvenli geliyor. Bir şeyler değiştikçe, bilinmezlik arttıkça kaygımız da artıyor.
Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre dünyada kaygı ve depresyon seviyeleri bugüne kadarki seviyelerin en üst düzeylerinde. İyi oluşa dair hiç bilmediğimiz kadar çok şey biliyoruz; sinir bilim, psikoloji, sağlık alanında bir dolu yeni araştırma kendimizi destekleyebilmemiz için bir dolu veri koyuyor önümüze. Ancak bilgilerin önümüze düşüş hızı ile bizlerin iyi oluşu arasında pozitif bir korelasyon yok. Aksine.

Değişimin ayak sesleri
Bugün ne Amerika’da yaşayan hayatından memnun, son zamanlardaki olaylar malum... Ne de eskilerde sosyopolitik ve ekonomik olarak stabil bildiğimiz birçok Avrupa ülkesinde yaşayan birçok insan. Avrupa’da bazı ülkeler hariç, birçok Avrupalı enflasyondan, politik instabiliteden şikayetçi. Birçok ülkede devlet sürekli olası savaş ve olağanüstü durumlar için hazırlık çağrıları yapıyor. Davos’ta Kanada Başkanı’nın bilinen dünya düzenine restini izliyoruz. Bir şeyler kökten değişiyor!
Bir geçiş dönemindeyiz. Geçiş dönemleri hep sinir sisteminin zorlandığı zamanlardır. Doğal olarak hepimiz bundan nasibimizi alıyor, sık sık zorlanıyoruz... Ülkemize gelirsek, bizler bilinmezlik ortamına birçok ülkeye kıyasla daha alışık bir millet olmamıza rağmen son zamanlardaki derin dar boğaz, üzerimize çökmüş olan depresif, kaygılı ve toleransız hal, herkesçe malum. Ekonomik derdi olmayanın bile sinir sistemi zorlanıyor, sokaklarımız, trafik gergin ve mutsuz insanlarla dolu. Ve bir de kendi coğrafyalarımızda olan biten yetmiyormuş gibi sosyal medya sayesinde hepimiz dünyanın her bir köşesinde olan tüm “felaket”lerden haberdarız. Selleri, yangınları, Gazze’de ve Ukrayna’daki savaşı, ICE ajanlarının yaptıklarını, depremlerin ardındaki yıkımı ya da İran’daki isyanı yakından izliyoruz. Filtreden geçmeksizin videolar, fotoğraflar, o bölgelerde yaşayan insanların gerçek hikayeleri düşüyor önümüze.
Sadece dünyada olup bitenler ve filtresiz tüm bu olup bitene maruz kalmak, hepimizin bardağını en azından yarıya kadar dolduruyor. O bardakta bir de, her birimizin kendi geçmişinden getirdiği de irili ufaklı bireysel travmalarla da bir miktar doluydu zaten... Güne birçoğumuz “doluya yakın”, taşmaya hazır bir bardakla başlıyoruz her gün. Birçoğumuzun sinir sistemi sürekli alarm halinde. Sonra “Neden çocuğuma sürekli bağırıyorum, neden eşimle ilişkimizde zorlanıp duruyorum?” Üzerine bir de sosyal medyada çocuğuma nasıl davranmam “gerektiği “ile ilgili öneriler ve kendi hayatlarından sadece iyi giden parçaları paylaşan bir dolu insanın paylaşımı düşüyor önüme. Stresim artıyor. Bir ben yapamıyorum zannediyorum…
Trafikte küçük bir hareket, bir haber başlığı, gündelik bir aksilik... Birçoğumuz kolayca taşıyoruz. Çünkü yalnızca kendi hayatlarımızı değil, çağın yükünü de taşıyoruz. Tehlike kaynağı çok ve sanki bir türlü geçmiyor gibi. Ancak sanki insanlık olarak; algıladığımız üzere “en tehlikeli” dönemde değil de, “en belirsiz” dönemlerden birindeyiz. Bir tür geçiş dönemindeyiz.

Merkezsizleşen dünya ve getirdikleri
Klaus Schwab, Davos’taki Dünya Ekonomik Forumu’nun kurucusu ve yıllardır devlet başkanlarıyla büyük şirket yöneticilerini aynı masaya oturtan bir kişi. Schwab’ın “Dördüncü Sanayi Devrimi” dediği bir şey var; diyor ki: “Eskiden dünyayı ağırlıklı olarak devletler yönetir, şirketler üretir, insanlar da kurallara uyardı. Ancak internet ve özellikle yapay zekâ ile güç tek bir merkezde toplanamaz hale geldi. Çünkü yapay zekâ büyük organizasyonlara özgü olan üretme, analiz etme ve karar verme kapasitesini küçük ekiplere ve bireylere de veriyor. Yani eskiden şirket, stüdyo ya da kurum gerektiren pek çok işi artık tek bir kişi yapabiliyor. Bu da “merkezsiz”leşmeyi hızlandırıyor. Değer yalnızca sermayeye ve büyük ölçeğe değil, erişim ve yeteneğe bağlı hale geliyor. Bir kişi yapay zekâ ile şirket kadar hizmet üretebiliyor, küçük ekipler küresel pazara girebiliyor ve rekabet sadece dev firmalar arasında değil herkes arasında yaşanıyor. Bugün milyarlarca insanın iletişimi WhatsApp, Instagram, X veya YouTube gibi birkaç küresel platform üzerinden akıyor; yani bir ülke yönetimi tek başına “iletişimi kapattım” diyerek akışı tamamen kontrol edemiyor. Çevrim içi topluluklar ve kampanyalar şirketleri ve politikaları değiştirebiliyor. Sosyal medyada başlayan bir boykot çağrısı markaların ürünlerini geri çekmesine yol açabiliyor. Bir içerik üreticisinin bir ürünü tanıtması satışları patlatabiliyor.
Bu dünya daha kaotik görünüyor ancak dağılmıyor, “merkezsiz”leşiyor. Ve denilen o ki, yeni çağda dünyayı kimse yönetmeyecek; herkes onu birlikte yönetecek. Ancak bu geçiş belki uzun vadede hayırlı olacak olsa da, bildiğimiz anlamda merkezi bir gücün olmaması da bir anlamda sinir sistemini zorluyor.
Tarihçi Yuval Noah Harari, “Yapay zekâ ile birlikte, makineler yalnızca kas gücünü değil, bazı zihinsel görevleri de devraldıkça insanların toplumdaki rolü bir ‘çalışan’ olmaktan daha çok ‘anlam arayan’a doğru kayabilir” diyor. Yani artan kaygıyı yönetme ihtiyacımız dışında bizleri terapiye, sinir sistemimizi destekleyecek araçlara hakim olmaya ya da manevi arayışlara girmeye yönlendirecek bir sebep de yapay zekâ. Ve yapay zekâ ile birçoğumuzun mesleğinin elinden alınabilecek olması ve “mesleğimiz değilsek, kimiz?” sorusuyla baş başa kalacak olmamız.

Karanlık gece olmadan sabah doğmaz
Tasavvufta “karanlık gece olmadan sabah doğmaz” denir. Kaos çoğu zaman yanlış bir gidiş değil, dönüşümün zorunlu bir evresidir. Böyle zamanlarda insan genelde büyük çözümler arar. Oysa kadim öğretiler bu kaos zamanlarında çoğu zaman küçük eylemleri işaret eder. Olduğumuz yerde, küçük büyük demeden aydınlık için elimizden gelen katkıyı sunmak.. Önce kendi içimizi sonra da çevremizi aydınlatabilmek için... Elden ne kadarı geliyorsa.
Tasavvufta anlatılan bir karınca hikâyesinde, karınca dev bir yangına ağzında bir damla su taşır. Ona “bu ateşi söndüremezsin” derler. Ancak karınca cevap verir: “Olsun, tarafım belli olsun.” O su, bazen kendi iyi oluşumuz için yaptığımız ve dışardan bencilce görünen bir eylem de olabilir, bazen çevremizdeki canlılar için yaptığımız kendi çıkarlarımızı tamamen geride bırakarak atabildiğimiz eylemler de olabilir. O su, aslında her gün kendimize ve başkalarına dürüst olmak, etik davranabilmek... Yoganın yama ve niyama diye tanımladığı, birçok dinin yi ahlaklı olmak diye adlandırdığı adımları hayatımızda uygulamak. Dışardaki tüm “deli” dünyaya ve karanlığa rağmen.
Geçtiğimiz haftalarda Amerika’da ortalık “yangın yerine” dönmüşken, bir grup Budist rahip barış için kıtayı bir ucundan diğer ucuna yürüyordu. Dünyanın bir başka ucunda yaşamama ve o gün oldukça “iyi” bir gününde olduğumu düşünmeme rağmen, bu yürüyüşte rahiplerle yollarda buluşan , onlara çiçek uzatan insanları görmek beni gözyaşlarına boğdu. O rahiplerin sadece yürüyerek dünyanın bir ucundaki bana duygusal olarak ulaşabilmeleri, geçtikleri yerlerdeki insanların her birine ve o insanların videoya çekip de paylaştıklarını gören her bir insana ulaştırdıkları enerji, duygular tüm dünyada olup biten çılgınlıklar karşısında olduğumuz yerde akıl ve ruh sağlığımızı muhafaza etmemizi sağlayanlardan...
Olduğumuz yerdeki tüm canlıların iyi oluşlarına destek verecek birşeyler yapmak. Ve buna öncelikle kendi iyi oluşumuzu, sinir sistemimizi destekleyerek başlamak... Zor zamanlar kaynak seferberliği gerektirir. Bize iyi gelen ne varsa, olduğumuz yerde hayatımızı onlarla donatmak. İyi gelen insanları daha çok görmek, güldüren filmleri daha çok izlemek, yüzümüzü gülümseten haberlere daha çok bakmak... Frekansı “hakikat” olan doğada bol bol zaman geçirmek...
Bir öğretmen kendi hayatında kaynak seferberliği ilan ederek, girdiği bir sınıfın atmosferini değiştirebilir. Bir ebeveyn öfkesini düzenlemeyi öğrenerek çocuğunu ve o çocuğun ertesi gün okulda muhatap olacağı bir sınıf dolusu öğrenciyi etkiliyor olabilir. Bir ailede bir kişinin farkındalık kazanması, nesiller arası önemli bir aktarımı değiştirebilir. Küçük görünen her eylem, kelebek etkisi yaratır.
Meditasyon, dua, nefes, farkındalık gibi bireysel iyi oluşa hizmet ettiği düşünülen birçok pratik salt kişisel iyi oluşumuzu etkilemez. Bizi ve çevremizi, dünyadaki frekansı etkiler. Herkes olduğu yerde az çok demeden bir ışık yaksa, aydınlık için bir adım atsa; tüm dünya aydınlanır. Budist öğretmen Thich Nhat Hanh’ın dediği gibi “Dalgalar yükseldiğinde panikleyen dalgadır; su olduğunu hatırlayan ise özgürdür.” Zaman, birbirimize büyük dalgalarda zamanın bireye verdiği erişim gücünü de kullanarak, el verme zamanı. Ortam kaotik gibi görünse de, özgürleşme zamanı. Hepimiz için. Ve her birimiz için, el verdiğince; nasip olduğu oranda... Kendi ‘çapımız’ca..
Benzer Haberler

‘Ben’likten ‘Hakk'ikate: Tasavvufta içsel dönüşümün sırrı

Hayatta her şeyin bir vakti var: Tasavvufta kalbin zamanı

Kısmeti beklemek mi, hazır olmak mı? Ruhsal yolculuğun gerçek anlamı









