
Küçük bir alem…
Pia Pınar Ercan
İnsan, bir nefesle var edilen, bir nefesle yok olan, toprak ve ruh arasında salınan bir varlıktır. Kur’an’da insanın yaratılışı çamurdan başlar, ruhun üflenmesi ile tamamlanır. Bu iki boyut, insanın özünü ve varoluşsal yolculuğunu belirler. Beden, dünyevi ihtiyaçların ve arzuların merkezi iken; ruh, aşk dolu bir hakikate açılan kapıdır. “Şüphesiz biz emaneti göklere, yere ve dağlara arz ettik de onlar onu yüklenmekten çekindiler ve onun sorumluluğunu yerine getirememekten korktular. Oysa insan onu üstlendi. Çünkü o, çok zulmedici ve çok cahildir.” (Ahzab Suresi, 72)
Emaneti yüklenmek... Akıl ve bilinç ile donatılmış insan, yaratılışın merkezinde bir muhatap olarak konumlandırılmış.
Ona diğer varlıklara bahşedilmeyen hediyeler verilmiş; akletmek, muhakeme edebilmek, öğrenmek, bilmek ve tefekkür etmek. Seçim yapabilen tek varlıktır şu alemde.
Alemin küçük bir numunesi, Allah’ın en güzel sanat eseridir.
Şair ve düşünce adamı Beşir Sun’ullâh Gayb’ın dediği gibi: “Küçük bir kainat şu insanoğlu, ne varsa alemde o var ademde. Katreden ummana, arşı alaya, ne varsa alemde o var ademde.” Hz. Ali’nin (ra) benzer şekilde buyurduğu gibi: “Sen kendini küçük bir cisim sanırsın, ama en büyük âlem sende gizlidir.”

Alemde ne varsa, insanda numunesi vardır…
İnsan küçük bir alemdir. Âlemin küçültülmüş bir misalidir. Kâinatta ne varsa, Allah insanın hakikatine onu öz olarak yerleştirmiştir. Adeta alemde ne varsa, insanda numunesi vardır. Kâinat küçültülse insan, insan büyütülse bir kâinat olur. Saçları ormanlara, tüyleri nebâtata, damarlarından akan kan nehirlere, bedeni dünyanın coğrafyasına işaret eder. Kâinat insana hizmetkârdır; gökyüzü onun için bir döşek, yeryüzü huzur bulabileceği bir beşik, güneş bir lamba ve soba, yıldızlar ise gecenin karanlığında birer kandildir.
İnsan bu kâinat sarayının içinde yaşamaya davet edilmiştir. Onun kalbi, alemin tamamına muhabbet edebilecek bir kabiliyette halk edilmiştir. Yüreğimizin, dünyanın her köşesindeki varlıkla bağlı bir atışı vardır. Şu muhteşemliği, yaratılan her detaydaki muazzamlığı, kâinatın insanın hizmetine sunulmuş olmasındaki büyüklüğü görüp, yeterince takdir edebiliyor muyuz acaba? Yeterince şükrediyor muyuz? Şükür sadece dilden dökülen ‘Elhamdülillah’ ya da ‘şükürler olsun’ değildir. Yarattığı her mahlukata özenle davranmak, muhteşem eserlerini takdir etmek, ağacından, haycanına, taşından, toprağına, nehirlerine kadar korumak, sahip çıkmaktır. Şükür sadece dilde değil ameldedir. Bunu unutan, kendini her yaratılandan üstün gören beşer (henüz Hz. İnsan olamadı) anlamsız bir kibre kapılır. Mülkün gerçek sahibini, bu kâinatın gerçek sultanını unutur. Kendini sahibi zannetme gafletine düşerek benim der. İstediği gibi hareket edebileceğini, yakıp, yıkabileceğini zanneder. Yabancı gelmedi değil mi? Bu nedenle, her gördüğünüze insan demeyin lütfen. İnsan olabilmek de bir şereftir. Bunu unutanlara, Yaradan’ın Eşref-i Mahlukat (varlıkların en şereflisi) dediği insana çok güzel bir uyarısı vardır. Lokman Suresi 18. ayette, Rabbimiz insana şöyle seslenir: “İnsanlara yüzünü ekşitme, yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Zira Allah, kendini beğenip övünen kimseleri sevmez.”
Kibir, insanın ruhunu kör eden, hakikatten uzaklaştıran en büyük perdelerden biridir. Kendi varlığını ve gücünü ilahlaştıran kişi, Allah’ın ona bahşettiği nefesi unutur ve nefsin esiri olur. Oysa tevazu, insanın haddini bilmesi, Rabbine kul olduğunu idrak etmesidir. Hazret-i Mevlânâ’nın şu sözü, bu hakikati ne güzel özetler: “Kibirlenme, topraktan yaratıldın; tevazu göster, toprağa karışacaksın.” Tevazu içinde, hikmetle hareket eden, kendini haddinden fazla yüceltmeyen bir insan.
Tasavvufta tevazu, insanın varoluşunu gerçek anlamda idrak etmesiyle mümkündür. Çünkü tevazu, sadece başını eğmek değil, kalbi de eğmektir. Nefsin kendini üstün görmek istemesi, şeytanın vesveselerindendir. Bu yüzden arifler, nefsi eğitmenin en büyük mücadele olduğunu söylemişlerdir. Kendi acziyetini bilen, kendini Rabb’ine teslim eden kişi, gerçek insan olma yolunda ilerler. Hazret-i Mevlânâ’nın dediği gibi: “Efendi! Bilmiş ol ki edeb, insanın bedenindeki ruhtur. Edeb, ricâlullâhın göz ve gönlünün nûrudur. İnsanoğlunda edeb bulunmazsa, o gerçekte insan değildir. İnsan ile hayvan arasındaki fark, edeptir.” Edep, nezaket ve inceliktir. Ama gerçekten kalbiyle sevemeyen, kendinden olmayana merhamet gösteremeyen insan, sadece dış görünüşte mi tasavvuf erbabıdır? Tasavvuf; nefsin terbiyesi, kalbin arınması ve insanın kendi özüyle barışmasıdır. Nitekim Sevgili Efendimiz (sav) de buyurmuştur: “İnsan bedeninde bir et parçası vardır. O iyi olursa bütün beden iyi, kötü olursa bütün beden kötü olur. Dikkat ediniz ki, o kalptir.” (Buhârî, Îmân, 39)

İyi insan kimdir?
İyi insan olmak, sadece güzel sözler söylemekten ibaret değildir. İyi insan olmak kolay söylenir, zor uygulanır. Fakat imkansız da değildir. İyi insan; affedici, anlayışlı ve sabırlıdır. Başkasının hatalarını örter, kimseyi küçük görmez. İyiliği, sevgiyle ve samimiyetle yapar. İşte bu yüzden tasavvuf ehli, insan olmanın en büyük gayesinin kalbi insanlaştırmak olduğunu söyler. Çünkü kalp temizlenmedikçe, nefsin kötülükleriyle kirlenmiş bir insan, gerçek anlamda insan olamaz. Gerçek anlamda insan olabilmek de en yüksek makamdır. Ruhsuz bir beden nasıl bir anlam taşımazsa, edep ve ahlaktan yoksun bir insan da Hz. İnsan makamını hak edemez. Beşerden (et, kemik, sadece dünyevi arzulara yönelmiş bir nefs) Hz. İnsan’a gelebilmektir buraya geliş amacımız. Edep, hayâ ve merhamet, insanı insan yapan en büyük erdemlerdendir. Eğer bir kişi kalbindeki sevgiyi, merhameti ve inceliği kaybederse, ruhunu da kaybeder. Ruhsuz bir beden nasıl bir anlam taşımazsa, edep ve ahlaktan yoksun bir insan da insan sıfatını hak edemez. Her sabah uyandığınızda önce kendinize şu soruyu sormalısınız: Bugün Rabb’im için ne yapabilirim? Ve gece uyumadan önce de kendinize hesap vermelisiniz: Bugün Rabb’im için ne yaptım? Sadece bu soruları sormak bile bizi dengeye, özümüzde unuttuklarımız hatırlamamıza yardımcı olur.
Razılık, sadece ibadetle sınırlı değildir. Halimizle,konuşmalarımızla eylemlerimizle ne yaptık? Çalışıp katkı sağladık mı? Kazancımızla infak ettik mi? Emanet bedenimize iyi baktık mı? Kul hakkına dikkat ettik mi? Bir kedinin başını okşadık mı? Bir kuşun karnını doyurduk mu? Komşumuza, ailemize, çalışma arkadaşlarımıza güler yüzle yaklaştık mı? Bütün bunların ışığında yol alırken hatasız derviş olmaya çalışmayın, insan olmaya çalışın. Hz. İnsan olmak, evliya olmaktan daha önemlidir. İnsan hatalarıyla, eksikleriyle insandır. Ama bu eksiklikler, hatalar kemale ermenin vesilesidir. Allah’ın rahmeti geniştir ve insanı en güzel surette yaratmıştır. O halde insan, kibirden arınıp tevazuuyla Rabbine yönelmeli, erdemli bir hayat sürmeli ve hakikatin izini sürmelidir. Çünkü gerçek insan olmak, sadece bir bedene sahip olmak değil, o bedende Allah’ın nurunu taşımaktır.
Bir denge yolcusu
Yunus Emre bu gerçeği şu şiirinde dile getirir: “Kâh çıkarım gökyüzüne seyrederim âlemi, kâh inerim yeryüzüne seyreder alem beni.” İnsan bazen en yüksek mertebelere çıkar, bazen de en aşağı hallere düşebilir. Kâh Firavun’a eşlik ederiz, kâh Cebrâil’e. İşte bütün bu haller, insan olmanın ilk devrelerinde yaşanır. Çünkü insan, bir denge yolcusu, bir istikamet arayıcısıdır. Hz. İnsan olmak da işte bu Sırât-ı müstakîmi, yani orta yolu, dengeyi bulmak demektir.
Canım cananım, yürüdüğün hem madde hem mana âlemidir. Dünyevi emmare nefsin ya da meaş aklın (maaş aldığın, gündelik aklın) sazı eline alıp seni yönlendirirken, levvâme ya da mülhime nefsin, meat aklın bir dakika, “Ya Hu!” diyerek yolunun sorumluluğunu ele almalı.
Çünkü sen, kendinin en iyi Hakk tecellisi versiyonuna ulaşmak için bu yolculuktasın. Halden hale girersin, düşersin, kalkarsın, yolun bazen bulanık, bazen berrak olur ama her adımında insan olmayı biraz daha öğrenirsin. Hakikat arayışı, insanın en büyük yolculuğudur. Kendi içindeki karanlıklarla yüzleşen, nefsini tanıyan kişi, hakikatin kapısını aralar. Kendi kusurlarını görebilen insan, başkasını yargılamaktan uzak durur.
“Kusurlarınla yüzleş, çünkü onları inkâr etmek seni mükemmel yapmaz.” Ey kalp, gerçek insan olma yolculuğunda gayretini bırakma. Çünkü bu yol, yalnızca varoluşun değil, bir şuur ve derin bir gönül meselesidir. Şerefli Hz. İnsan olma yolunda gayretini bırakmayanlara selam olsun, ya Hû!












