
Şifanın köklerine yolculuk: Travmanın ardından kendini iyileştirmek
Yazı: Çağrı Salon
Şifanın adı
“Yaran senin suçun değil, ama şifa senin sorumluluğundur.” Bu ifade, travmayı bireysel bir yetersizlik ya da kusur olarak değil, organizmanın yaşadığı olaylara verdiği uyumsal bir yanıt olarak anlamaya davet eder. Travma, çoğu zaman yalnızca şiddet, kayıp ya da ihmal gibi dışsal olayların toplamı olarak düşünülür. Oysa esas travmatik olan, bu olayların sinir sistemi, beden ve benlik üzerinde bıraktığı kalıcı izlerdir… Travma; organizmanın hayatta kalmak için alarm eşiğini yeniden ayarladığı, tehdit algısının kronikleştiği, bağlanma ile özgünlük arasındaki dengeyi bir taraf lehine bozduğu yerde ortaya çıkar. Aynı zamanda benlik anlatısı da güvenlik uğruna daralır; kişi, potansiyelini ve özgünlüğünü ifade etmek yerine, kendini korumaya kilitlenmiş bir varoluş biçimine sıkışır. Bu nedenle şifa, travmatik izleri silmek ya da yaşanmışı unutturmak anlamına gelmez. Şifa, bu izlerle yeni bir ilişki kurabilme kapasitesinin gelişmesidir. Yani acıyı bastırmak ya da görmezden gelmek değil; onu sözcüklere dökebilmek, deneyimi insan olmanın ortak diline tercüme edebilmektir.
Psikolojik açıdan şifa, sinir sisteminin esnekliğini yeniden kazanması, bağlanma ve öznel bütünlük arasındaki dengenin yeniden kurulması ve benliğin güvenlik uğruna daralmış olan hikayesini yeniden genişletebilmesi demektir. Kısacası, travma bize ait bir seçim değildir; ancak şifalanma süreci, bilinçli bir sorumluluk ve emek gerektirir. Çünkü iyileşme, geçmişi yok etmek değil, onunla birlikte yeni bir yaşam anlatısı kurabilmektir.
Şifa, ‘eskisi’nin onarımı değil, ‘bundan sonrası’nın içtenlikli, tutarlı ve taşıyıcı bir şekilde örülmesidir: Bedende güven, ilişkide temas, dilde açıklık, değerlerde süreklilik.
Bu makalede, şifayı üç düzlemde ele alacağım. Kökler; bağlanma ve özgünlük ilişkisinde açılan yarığın gelişimsel, bedensel ve ilişkisel anatomisi. Yol; liminal alan, ne eski ne yeni olduğumuz o sessiz eşik, ve bu eşiğin paradoksları olan yas, utanç, yalnızlık ve sınır. Toprak; şifanın dil, zaman ve anlam üzerinden yeniden kök salışı ve kültürün, kuşakların ve toplulukların bu köklerle ilişkisi. Her bölümde, yalnızca bilmenizi değil kendinizi duymanızı amaçlıyorum.

Kökler: Bağlanma ve özgünlük arasındaki ince çizgi
İnsan yavrusunun iki kök ihtiyacı: bağlanma ve özgünlük. Bağlanma; hayatta kalma, korunma, yatışma için gerekli olan o ilk köprüdür. Özgünlük ise; kişinin kendi duygusunu, ihtiyacını, sezgisini kıstırmadan ifade edebilmesinin zemini. Çocuklukta bu iki ihtiyaç çatıştığında, organizma bir an bile tereddüt etmez: bağlanma tercih edilir. Çünkü bağın kopması, beden için varoluşsal bir alarmdır.
Bu tarihsel tercih, yetişkinlikte “neden kendimi hep yarım söylüyorum, yarım anlatıyorum?” sorusunun yankısına dönüşür. Uyum sağlamak için susturulan benlik, görünürde toplumsallaşır ama içeride daralır. “Bende bir şey yanlış” duygusu tam da bu daralmadan doğar. Bu duygu, adı çoğu zaman utanç olan, kimliğin içine sızar; “Yanlış yaptım” yerini “Ben yanlışım”a bırakır. Ve utanç, en iyi sessizlikte büyür.
Bu noktadan bakınca şifa, kronolojik bir geri dönüş değil; etik bir geri veriş (iadedir)tir: Bağlanma için ödünç verilmiş özgünlüğü, şefkatle yerine koymak; bağın adına yutulmuş cümleleri, “bağı koparmadan” geri çağırmak. Şifanın bu ilk etiği “ben ve sen” arasında yeni bir sözleşme önerir: Ben kendime ihanet etmeyeceğim; seni de yalnızca senin koşullarınla seveceğim.
Travmanın bedendeki izleri: Sinir sisteminin sessiz notları
Travma, çoğunlukla zihinsel bir ‘anlama’ sorunu gibi ele alınır; ancak esasen zihnin değil, organizmanın olayıdır. İnsan bedeni, yaşadığı her yoğun deneyimi yalnızca düşüncede değil, kaslarda, nefeste, hormonlarda ve sinir ağlarında da kaydeder. Travmatik deneyim, bu kayıtların en derinine işlenir.
Bedenin içindeki alarmlar farklı şekillerde çalar; bazen görünmez bir iç huzursuzluk olarak, bazen çok görünür bir kasılış halinde. Nefes daralır, göğüste ağırlık, midede boşluk, çenede kilitlenme, omuzlarda kasılma hissedilir. Ses tonu ya sertleşir ya da silinir; gözler donuklaşır, bakış uzaklaşır… Olay çoktan bitmiştir ama organizma “bitmedi” der. Bu, sinir sisteminin tehdit algısını kapatamaması yani alarm devresinin açık kalmasıdır. Sonuç: kişi kendini tetikte, yorgun ve yalnız hisseder.
Nörobilimsel açıdan travma; beynin tehdit algısı ile düzenleyici işlevleri arasındaki dengenin bozulmasıdır. Amigdala aşırı uyarılır ve sürekli tehlike sinyali üretir; prefrontal korteksin bu sinyalleri düzenleme kapasitesi zayıflar. Hipokampus bağlamsal belleği yeterince işleyemez; bu da “olay bitti ama sanki hala sürüyor” hissini besler. Polivagal teoriye göre bu durum vagus sinirinin dallarında da iz bırakır: ventral vagal sistemin sosyal bağlanma işlevleri baskılanır, sempatik sistem sürekli tetikte kalır veya dorsal vagal kapanma devreye girer. Böylece kişi ya aşırı uyarılmış (çarpıntı, panik, öfke) ya da donmuş (kopuk, hissiz, yavaşlamış) bir varoluş içinde sıkışır.
Dilin sınırı ve bedenin hafızası
Şifayı yalnızca zihinsel kavrayışa indirgediğimizde bir noktada dil kekeler. Çünkü sözcükler olayları anlatabilir ama beden hala içeride fırtına yaşamaya devam eder. Duygusal belleğin izleri, limbik sistemde ve bedensel duyumlarda saklıdır, bu nedenle sadece bilişsel açıklamalar, travmanın ağırlığını çözmekte yetersiz kalır.
Bedenin hafızası, sözel anlatıdan daha inatçıdır. Kas tonusunda, nefes ritminde, otonom sinir sisteminin tepkilerinde, hormon salınımlarında kendini tekrar tekrar gösterir. Ancak bu inatçılık aynı zamanda sadakattir: beden, yaşananı bozmadan saklar. Ona kulak vermek, travmanın ‘şimdi’deki yankılarını yargılamadan duymak anlamına gelir.

Şifa: Yeniden hissetmenin öğrenilmesi
Gerçek şifa, travmayı ‘unutmak’ değil, onunla bedende yeni bir ilişki kurmaktır. Bu ilişki, güvenli bir bağlamda yeniden hissetmeyi öğrenmekle başlar. Bedenin güvenliği, insanın dünyaya yeniden “evet” diyebilmesinin ön koşuludur. Bu “evet” yüksek sesle atılmış bir slogan değildir; küçük, yumuşak, tekrarlayan hareketlerle kendini gösterir. Omuzdan inen bir yük, derine ulaşan bir nefes, sertliğini bırakmaya karar vermiş bir çene. Bu bedensel mikro-değişimler, sinir sistemine güvenlik sinyalleri gönderir ve zamanla travmatik döngünün çözülmesine kapı aralar.
Sonuç; travma, zihinsel bir zayıflık değil, organizmanın aşırı yük karşısında verdiği biyolojik bir yanıttır. Şifa ise bu biyolojik izlerle savaşmak değil, onları güvenli bir bağlamda yeniden işleyebilmektir. Beden, travmanın ‘ilk tanığı’ olduğu kadar, şifanın da ‘son tanığı’dır. Ve bu tanıklık, yalnızca kelimelerle değil, bedende yeniden açılan alanlarla doğrulanır.
Utanç, suçluluk ve kimliğin çekirdeği
Suçluluk ve utanç, yüzeyde birbirine benzer gibi görünür. İkisi de yanlış bir şeyin işaretini taşır. Ama yönleri farklıdır. Suçluluk dışa bakar: “Yanlış bir şey yaptım.” Der ki, “Telafi edebilirim. Onarabilirim. Yeniden ilişki kurabilirim.” Bu yüzden suçluluk, köprülerin yeniden inşa edilmesine alan açar.
Utanç ise içe çöker. Fısıltısı şudur: “Ben yanlışım. Ben eksik, ben bozuk, ben hatalı, ben kusurluyum.” Utanç, eylemi değil, varoluşu damgalar. Ve bu damga, insanı dünyadan yalıtır. Suçluluk ilişkiyi arar; utanç kapıları kapatır. İşte bu yüzden, utancın en büyük besini yalnızlıktır. İnsan utandığında, kendi içine kapanır; ne acıdır ki tam da o anda en çok şefkate ihtiyaç duyar.
Şifa işte burada başlar: Utancın kimlikteki betonlaşmış izni, kırılgan bir işarete dönüştürmek. Utancı ‘kötülük’ damgası olarak değil ‘görülmek isteyen yaralı bir yer’ olarak okumak. Bu, kimliğin çekirdeğinde uzun zamandır unutulmuş bir çocuğun kapısını aralamak gibidir.
Travmanın dili genellikle sessizliktir. Utanç, bu sessizliğin bekçisidir. İçimizde sakladığımız hikayelerimiz, aslında anlatılmak için yanar tutuşur; fakat aynı anda “anlatırsam terk edilirim, anlaşılmam, yargılanırım, eleştirilirim, duyulmam” korkusuyla mühürlenir. Bu çelişki insanın bedeninde taş gibi oturur: Göğüste sıkışma, midede bir boşluk, boğazda düğüm, tüm bedende bir hissizlik belki de… Ama güvenli bir tanıklıkla karşılaştığında utanç çözülmeye başlar. Dili incelir, tonu yumuşar. Bedenin taşıdığı taş, biraz hafifler. İnsanın diline yeni kelimeler yerleşir. “Kızgınım” demekle “görülmemiş hissediyorum” demek aynı şey değildir. İlki bir patlama gibidir; ikincisi bir davettir. “Ağzımda demir gibi bir tat var” diyebilmek, bedendeki bir düğmeyi çözer.
Şifanın ince işçiliği tam da burada gizlidir: Duyguların adını inceltmek. Çünkü bir duygunun adını koymak, ona bir yön vermektir. “Şu an neredeyim? Nereye bakıyorum? Ne istiyorum? Her şeyden önemlisi, bedenimde ne hissediyorum?” sorularını sorabilmek, insanı yeniden kendi hakikatine bağlar. Ve işte burada, utancın üzerindeki perde yavaşça kalkar. Çünkü utanç, yalnızca sessizlikte çoğalır. Paylaşıldığında, güvenle adlandırıldığında, erimeye başlar. Gabor Maté’nin sıkça söylediği gibi “Utanç, hayatta kalmak için gizlilik gerektirir; şefkat ise onun panzehiridir.” (Shame needs secrecy to survive,compassion is its antidote.)

Liminal alan: Sessiz eşik
İyileşme çizgisel bir güzergah değil; unutulmuş bir ormanda, patikası dar, sesi küçük, gölgesi uzun bir yürüyüştür. “Ne artık eskiyim ne de henüz yeni”: İşte liminal alanın en dürüst cümlesi. Bu eşikte, tanıdık kaos güvenli gelir; bilinmezliğin boşluğu ürkütür. Zihin “geri dön” der; öz, “biraz daha kal”. Liminal alanın paradoksu, görünmezliğidir. Sosyal anlatıların alkışladığı şeyler önce/sonrası fotoğrafları, mucizevi dönüşler bu eşiğin hakikatini kaçırır. Burada dönüşüm, küçük ve ısrarlıdır. Bir günde değil, gün-gün, hatta an-an devinir. İnsan, bir kelimeyi düzeltir mesela: “İdare ederim” yerine “zorlandım” der. Veya bir bakışı geri verir: “Böyle bakmanı istemiyorum.” Ya da susmanın yerine, tutuk ama sahici bir cümle koyar: “Beni incitti.” Bu küçük devinimler, terzilik gibi, içeriden dikiş atar. Kumaş hâlâ aynı kumaştır; ama beden, nihayet kendi ölçüsünde nefes alır.
Sınır: İhanetsiz yaşamanın dili
Sınır koymak, kimseyi cezalandırmak değildir; kendine ihanet etmemek için dilde açılan bir boşluğu, netlikle doldurmaktır. İlk sınır çoğu zaman suçluluğu tetikler. Bu suçluluk ‘yıllarca bağ için ödünç verilen özgünlüğün’ geri çağrılışına organizmanın verdiği anlaşılır bir tepkidir. Sınırın tonu; kabalıkla değil, sadakatle ilgilidir. “Kendimi koruyorum; seni de insan yerine koyuyorum.” Sınır, bağlar için ölüm fermanı değil; tekinsiz yakınlığın yerine dürüst yakınlığın davetiyesidir. Bağ kurmak istiyorsak, bağlanmanın nereye kadar olduğuna birlikte karar vermek zorundayız. Sevgi, sınırın yokluğunda değil; sınırın kabulüyle olgunlaşır.
Yas: İdealin bırakılışı
Şifa, yalnızca olanların değil, olmayanların da yasını tutmaktır. Çoğu zaman travmanın en ağır yükü, yaşananların acısından ziyade, hiç yaşanamamış olanın boşluğudur. Kucağa alınmamış bir çocuk, duyulmamış bir ses, hiçbir zaman sorulmamış bir “Nasılsın?”, koşulsuz kabul edilmeyi hiç deneyimlememiş bir ruh… İşte bütün bunlar, içimizde ‘tamamlanmamışlık’ duygusunu taşır. Bu eksiklikler, kimliğimizin derinlerine sızar ve biz fark etmeden hayatımızın temel melodisini belirler.
İnsan büyüdükçe, zihninde gizli bir hikaye kurar: “Bir gün anlayacaklardı… Bir gün beni fark edeceklerdi, bir gün hak ettiğim sevgiyi vereceklerdi…” Bu hikâye, içimizdeki çocuğun en derin arzusudur. Çünkü çocuk, hayatta kalmak için umutla yaşar. Umut, onun içsel oksijenidir. Fakat yetişkin olduğumuzda, bu “bir gün”ün çoğu zaman gelmeyeceğini kabul etmek zorundayız. İşte yas tam da burada başlar.
Yas, sevgisizliğe boyun eğmek değil; gerçeğe sadakat göstermektir. Çünkü şifa, hayali bir geçmiş icat etmekle değil, kaybolmuş olanın yokluğunu kabullenmekle mümkün olur. “Evet, bu olmadı. O kucak hiç açılmadı. O söz hiç söylenmedi. Ve yine de ben buradayım. Ben varım.”
Yas, bize kaybedilen şeyi geri vermez. Ama bizi bize geri verir. İnkarın katı duvarlarını çözerek, hakikatin ağır ama özgürleştirici zemini üzerine oturtur. Yas tutmak, kaybın karşısında eğilmek değil; kaybın varlığını onurlandırmaktır. Bir başka deyişle, “Alamadıklarımı inkar etmeyeceğim; onların yokluğuna rağmen ben ben olarak yaşayacağım.” Bu cümle, şifanın ağır ama asil ağırlığıdır. Çünkü yas, aynı anda hem acının hem de yeniden doğuşun mekanıdır. Çocuğun beklediği ebeveyn artık gelmeyecektir; ama yetişkin, kendi içinden doğan ebeveyni keşfedebilir. Bu yeni ebeveyn, şefkatle konuşan, ihtiyaçları gören ve “Ben buradayım” diyen içsel bir ses olabilir. Yasın gizli hediyesi şudur: Artık başkalarından beklediğimiz doğrulamayı, kendimize verebilme cesaretini buluruz. Bir daha o boşluğu kimse dolduramayacaktır; ama o boşluğu taşımanın inceliği, bizi daha derin, daha insan, daha bütün yapar.

Yasın toplumsal boyutu
Ne var ki toplum, yasın bu derin alanına çoğu zaman yer açmaz. “Hayat devam ediyor.” “Geçmişi kurcalama.” “Güçlü ol.” Bunlar, toplumsal sözlüğümüzün en sık tekrar eden cümleleridir. Ve her biri aslında bireyin yasını sessizleştiren, onu hızla “normal”e döndürmeye zorlayan birer baskıdır.
Kolektif kültür, yasın yavaş ritmine tahammül edemez. Sosyal medya “öncesi ve sonrası” hikayelerini alkışlar demiştik: dramatik dönüşümler, güçlü yeniden doğuşlar, gururla sergilenen başarılar…Ama şifanın gerçek yüzü, bu gösterişli sahnelerde değil, sessiz ve görünmez anlarda saklıdır: gözyaşını saklamadan ağlayabilmekte, kalbin kırıldığını kabul edebilmekte “hala canım yanıyor” diyebilmekte….
Toplum, yasın kesintisiz varlığını değil, hızla tüketilen bir olayı sever. Ama insan ruhu bu hızla iyileşmez. Yas, lineer bir çizgi değildir; kıvrımlı, geri dönüşlerle dolu bir yolculuktur. Bir gün kabullenmiş gibi görünürsünüz, ertesi gün aynı acıyla yeniden sarsılırsınız. Ve bu dalgalanmalara rağmen toplum, sizden tek bir şey bekler: Unutmanız. Oysa unutmak şifa değildir. Gerçek şifa, hatırlamaya rağmen yaşamaktır. Eksikliğin yok edilemeyeceğini kabul etmek ama onunla birlikte kendi bütünlüğünü yeniden kurabilmektir…
Yas sadece bireyin meselesi de değildir. Halkların, toplumların ve kültürlerin de yasları vardır. Sömürgecilik, savaş, göç, yoksulluk ya da kuşaklar arası aktarılan travmalar… Bunların her biri, toplumsal düzeyde işlenmemiş yasların izlerini taşır. Ve bu yas işlenmediğinde, bireysel hayatlara sirayet eder: Susturulmuş duygular, inkar edilen tarih, bastırılmış öfke.
Bir bireyin “ailemin bana vermediği sevgiyi alamadım” demesiyle, bir toplumun “bizden alınan kimliği, dili, kökleri yasını tutmadık” demesi aslında aynı hakikate işaret eder: Yasın ertelenmesi, travmanın sürmesidir.
Yasın ilişkisel boyutu
İşlenmemiş yas yalnızca bireyin içinde kalmaz; ilişkilerimizin dokusuna da sızar. Çünkü yas, ‘kaybı kabullenme’ becerisidir. Eğer bu beceriyi geliştiremezsek, ilişkilerimizde şu görünmez döngü tekrar eder: Hep beklemek, hep özlemek, hep tamamlanmamış hissetmek.
Bir partnerden sürekli ‘beni görmesini’ beklemek, aslında çocukken görülmeyen yanlarımızın yasının tutulmamış olmasından kaynaklanır. Eşimizden ya da dostumuzdan gelen en ufak ilgisizlik, o eski boşluğu tetikler; yıllar öncesinin alınamamış sevgisi bugünün sahnesine taşınır.
Ve biz farkında olmadan karşımızdakini, kaybettiğimiz anne ya da baba rolüne yerleştiririz.
Yas tutulmadığında, ilişkilerden alınan beklentiler gerçekçi olmaktan çıkar. Karşımızdaki kişiden, bizim için asla dolduramayacağı boşlukları doldurmasını isteriz. Oysa bu, ilişkilerde ağır bir yük yaratır. İnsan “bir gün anlayacaklar” hikayesini partnerine ya da arkadaşına yüklediğinde, ilişki sürekli kırılgan bir zeminde ilerler.
Bazen de tam tersi olur: Kendi yasımızla yüzleşemediğimiz için başkalarının yasına tahammül edemeyiz. Partnerimizin kederine, dostumuzun kaybına hızla çözümler sunarız: “Geçecek” veya “takılma artık.” Çünkü kendi yasımızın ağırlığına dokunmak istemediğimizden, başkasının yasını da hızla kapatmaya çalışırız.
Yasın ilişkilerdeki sessiz dili
Yasın tutulmadığı ilişkilerde sessiz bir dil vardır. Bir partner diğerine “Asla yeterince sevgi veremiyorum” derken, aslında görünmez bir üçüncü taraf ‘çocuklukta alınamamış bakım’ ilişkiye sızmıştır. Bu, ilişkilerde tekrar eden çatışmaların çoğunu açıklar: Konu aslında bugünkü tartışma değildir; konu, geçmişte tutulmamış yasın bugün de hala yankılanıyor oluşudur.
Yas tutulduğunda ise ilişkilerde yeni bir alan açılır. İnsan, partnerini “kaybı telafi edecek kişi” olmaktan çıkarır; onunla şimdiki zamanda, gerçek bir ilişki kurmaya başlar. Eksikliklerin yükünü taşımayan bir ilişki, daha hafif, daha esnek olur.

Yasın ilişkisel şifası
İlişkiler, yasın hem tetiklendiği hem de şifalandığı alanlardır. Çünkü travma ilişkilerde doğar, şifa da ilişkilerde gerçekleşir. İşte bu yüzden, güvenli bağların içinde yasını dile getiren bir insanın gözyaşı, yalnızca acı değil, aynı zamanda iyileşme taşır.
Bu cümleler, yasın üstünü örtmez; ona tanıklık eder. Utancın çözülmesi de, yasın onurlandırılması da burada mümkün olur: Güvenli bir tanıklıkta. Ve belki de şifanın en radikal hali, karşımızdakine şunu söyleyebilmektir: “Senin yaralarını onaramam. Ama onları görmezden de gelmeyeceğim. Onlarla birlikte seni sevmeyi öğrenebilirim.” Bu cümle, geçmişin yasını bugünün sevgisiyle buluşturur. Ve o anda hem bireysel hem toplumsal hem de ilişkisel düzeyde, şifa gerçekten başlar.
Yasın bedensel boyutu
Yas yalnızca zihinsel bir süreç değildir; bedensel bir süreçtir. Çünkü travma ve kayıp, kelimelerden önce bedene kaydolur. Beden, tutulmamış yasın arşividir.
Çocukken ağlamanıza izin verilmediğinde, gözyaşlarınız yalnızca içinize akmaz; diyaframınıza, boğazınıza, kaslarınıza sıkışır. Sesiniz titremeyi öğrenir, bedeniniz kendini tutmayı. Büyüdüğünüzde bu tutma hali ‘benim karakterim’ gibi görünür, oysa çoğu zaman bu bir karakter değil, tutulmuş bir yastır.
Kronik stres ve bastırılmış duygular bağışıklık sistemini zayıflatır, bedenlerimizin doğal ritmini bozar. Araştırmalar gösteriyor ki, yasını ifade edemeyen bireylerde psikosomatik rahatsızlıklar, otoimmün hastalıklar ve kronik ağrı şikayetleri daha yaygındır. Çünkü bedende işlenmemiş yas, ’fazla enerji’ gibi birikir; çıkış yolu bulamadığında organlara, kaslara, hatta hücrelere yerleşir.
Bedensel şifa
Yasın bedensel boyutunda şifa, unutmakla değil, bedenin yarıda kalmış hareketlerini tamamlamasıyla başlar. Bu, ağlamaktır, titremektir, sesin çıkmasıdır, nefesin derinleşmesidir. Ağlamak yalnızca gözyaşı değil, sinir sisteminin boşalmasıdır. Titremek bir zayıflık değil, bedenin travmayı boşaltma mekanizmasıdır. Nefes yasın en sadık tanığıdır: Kısıldığında kaybı, genişlediğinde kabulü işaret eder.
Bedenin verdiği bu tepkiler, yasın ‘tamamlanmasına’ değil ama ‘akmasına’ yardım eder. Çünkü yas, sabit bir noktada biten bir süreç değil; dalgalar halinde gelir, bedende iz bırakır ve ifade buldukça yumuşar.
Yas tutmak, aslında bedeni yeniden dinlemektir. “Boğazımda düğüm var” dediğinizde, yalnızca bir metafor kullanmazsınız; sinir sisteminizin, vagus sinirinizin verdiği gerçek bir işareti tarif edersiniz.
Şifa, bu işaretleri suçlamak yerine onlara şefkatle tanık olmaktır. Bedenin dilini öğrenmek, yasın en somut yüzünü görmektir. Çünkü beden, yası inkar etmez; sadece erteleyebilir. Ve erteledikçe, semptomlar aracılığıyla bizi davet eder: “Burada bir şey var. Gör beni.”
Kültür, aidiyet ve kuşaklar: Yaraların haritası
İnsan birey olmadan önce kültürün çocuğudur. Diller, ritüeller, yasaklar, ezberler: birer taşıyıcı ve birer baskı aracı. Birçok kültürel anlatı, aidiyet adına özgünlüğü kıstırır; “el âlem”in gölgesi, iç dünyayı loş bırakır. Aileler; iyi niyetle, yorgun ellerle ve kendi yaralarından taşan seslerle yetiştirir çocuklarını. Böylece travma, yalnızca bir anın değil, bir soyun hikayesine dönüşür.
Fakat şifa da aktarılabilir. Bir kuşak, ‘böyle gelmiş’in hepsini değil, seçtiklerini taşıyabilir. Kültürle kavga etmeden, kültürün içinden başka bir kelime, başka bir nefes, başka bir bakış seçilebilir. Aidiyet, özgünlük pahasına değil; onunla birlikte mümkün olduğunda, kültür bir yuva olur.
Dil: Şifanın sesini ayarlamak
İnsan yarasını önce susarak korur. Sessizlik, tehlike altındaki duygular için bir sığınaktır. Fakat uzun süreli sessizlik, sığınağı zindana çevirebilir. Bu yüzden şifanın bir eşiği de dildir:Bedenin, duygunun, değerin birbirine bağlandığı o köprü.
Duyguların adını inceltmek; onları suçlamak değil, onların işaret ettiği ihtiyacı duymaktır. “Kızgınım”ın ardındaki “görülmek istiyorum”; “korkuyorum”un ardındaki “güvende olmak istiyorum”; “üzgünüm”ün ardındaki “kaybım var” gibi. Dil, duyguyu küçültmek için değil, onun yönünü bulmak için devreye girdiğinde, şifa sözle kavga etmez; sözle nefes alır.
Zaman: Şifanın ritmi
Şifanın düşmanı ‘yavaşlık’ değil; ama düşmanı çoğu zaman ‘acelecilik’tir. Acelecilik, acının yok edilmesi ile acının dönüştürülmesi arasındaki farkı bulanıklaştırır. İyileşmek, hız değil; uyumlu ritim ister. Şifa; mevsim gibi, gelgit gibi, gece-gündüz gibi akar: Geri çekilir, ilerler; susar, konuşur; donar, çözülür. Bu ritmi ‘başarısızlık-başarı’ ikiliğinin dışından görmek, insanın kendisiyle barışını derinleştirir. Zaman; hem yara izidir hem de yeni deridir. İkisini aynı bedende taşımayı öğrenmek; işte olgunluk budur.
Anlam: Yarayı hikayeye dönüştürmek
İnsan, yara almadan evvel de anlam arar; ama yaradan sonra anlam, yön kazanır. “Bunlar neden oldu?”dan “Bunlarla şimdi nasıl yaşayacağım?”a geçiş, şifanın anlatısal eşiğidir. Anlam, acıyı romantize etmek değildir; acının fazla ve eksik taraflarını aynı anda görerek, hayatla yeni bir sözleşme yapmaktır. Bu sözleşmede üç madde vardır. Anlam, işte bu üç maddeyi, her gün küçük bir jestle onaylamaktır.
- Gerçeklik reddedilmeyecek.
- Duygular küçük düşürülmeyecek.
- Benlik, bağ için satılmayacak.
Şefkat: Kapının anahtarı
Şefkat, acıma değildir; “seni acınla birlikte görüyorum ve yanındayım” demektir. Şefkat, kişiyle acısı arasına girmez; aralarına bir nefes koyar: İncitmeden bakabilmenin mesafesi. Kişi kendine şefkatle yaklaştığında, utanç çözülecek yer bulur; suçluluk, onarımın diline dönüşür; öfke, sınırın çitini çizer; korku, kalbin bekçiliğini yapar. Şefkat, şifanın yöntemi değil; iklimidir. Yöntem, bu iklimde yeşerir. İklim yoksa, yöntemler tohum gibi toprağın üstünde kalır.
Kendine ihanet etmeden yaşamak
İhanet, yalnızca başkasıyla ilgisi olan bir kavram değil; insanın kendi özüne karşı da işlenebilir. Bağ uğruna özgünlüğü satmak, güvenlik uğruna gerçeği yutmak, “sırf barış olsun” diye içte savaş başlatmak bunların her biri küçük birer ihanet cümlesi. Şifa, bu cümlelerin yerine sadakat koymaktır: Ben, benden vazgeçmeyeceğim. Ben, kendimi korumaktan utanmayacağım. Ben, sevdiğimi severken kendimi kaybetmeyeceğim. Sadakat, köşeli bir katılık değil; hakikate bağlılıktır. Kırmadan, dökmeden, eğmeden: “Burası benim; burası senin.”
Topluluk: Yalnızlıktan birlikte-yalnızlığa
İnsan, hem yalnız hem birlikte bir varlıktır. Travmanın imsâl ettiği yalnızlık, ayrı düşme ve yalıtımın yalnızlığıdır; ağırdır. Şifanın çağırdığı yalnızlık ise birlikte-yalnızlıktır. Yanında bir tanık varken bile kendine kalabilmek; kalabalığın içinde de iç sesini duyabilmek. Bu birliktelikte vaat, ‘mutluluk’ değil; güvendir. Güven, mutluluktan daha gerçek ve daha sürdürülebilirdir.
Topluluk, şifanın ‘sahnesi’ değil; zeminidir. Orada herkesin payına düşen bir sessizlik ve bir söz vardır. Sessizlik, başkasının acısına yer açar; söz, kendi acına yön verir. Birlikte-yalnızlık, hem bana hem sana aynı anda alan açmanın inceliğidir.
Son söz: Şifanın kökleri
Şifanın kökü, insanın iki temel ihtiyacına bağlanma ve özgünlük aynı anda “evet” diyebilmesidir. Travma, bu iki “evet”ten birini susturduğunda başlar; şifa, susturulanın sesini geri getirebildiğimizde derinleşir. Bedende güven, ilişkide temas, dilde incelik, değerde süreklilik… Her biri kökün farklı bir damarından akan aynı suyun, yani sadakatin işaretidir.
Evet, insan kendini iyileştirebilir. Ama bu, ‘tek başına güç’ masalı değildir. İyileşme; bedeni dinleyerek, dili incelterek, parçaları kucaklayarak, bağlara cesurca girip aynı cesaretle sınır çizerek, utancı şefkatin içine bırakarak mümkün olur. Şifa, bir varış değil; her gün yeniden seçilen bir yöndür. Ve bu yönün pusulası, kendine ihanet etmeme kararının sessiz, ısrarlı ışığıdır.
Sevgili okur, buraya kadar okuduysan, içindeki bir parçanın çoktan “şifa mümkündür” demeye başladığını biliyorum. Belki yorgunsun, belki defalarca denedin ve olmadı; belki de hala geçmişin gölgelerinden sıyrılamıyorsun. Bil ki bu çok insanca. Çünkü travma dediğimiz şey, senin “zayıflığın” değil, yaşamın ağırlığını taşımanın bedenindeki, zihnindeki ve kalbindeki izidir. Ama şunu hatırla: Senin içinde, iyileşmeye doğru sürekli bir eğilim var. Tıpkı kesilen bir yaranın kabuk bağlaması gibi, bedenin ve ruhun da kendi kendini onarma kapasitesine sahip. Bazen bu kapasiteye temas etmek için bir dostun, bir terapistin, bir kitabın ya da yalnızca güvenli bir sessizliğin eşlik etmesi gerekebilir. Ama o güç, zaten senin içinde.
Şifa, mucizevi bir günde olup bitmez. Küçük adımlarla, minik kararlarla, tekrar tekrar kendine dönmeyi seçmekle olur. Bir gün bedenine kulak vermekle, başka bir gün hayır diyebilmekle, ertesi gün gözyaşına izin vermekle. Ve bazen de yalnızca nefes alıp, “Bugün de buradayım” diyebilmekle. Benim sana davetim şu: Kendi hayatının sadık tanığı ol. Biricik kendine ihanet etme. Acını küçümseme, ama onunla özdeşleşme de. Parçalarının hepsini; yaralı, kırgın, öfkeli, sevgiye aç olan bütün parçalarını, yanına oturmaya davet et. Çünkü şifa, başkalarının sana verdikleriyle değil; senin kendi parçalarını kucaklamanla başlar. Unutma: Yaran senin suçun değil. Ama şifa, senin yolculuğun. Ve evet, sen iyileştirebilirsin kendini. Aklın selameti kalbin selameti ile kalpten kalbe aşk olsun, meşk olsun, şifa olsun…
Yas bedende şu sessiz işaretlerle konuşur:
- Boğazda düğüm: Söylenmemiş sözlerin, yutulmuş çığlıkların izi.
- Göğüste sıkışma: Alınamamış nefesin, ifade edilmemiş hıçkırıkların ağırlığı.
- Omuzlarda yük: Çocukken taşınmak zorunda kalınan duyguların, yetişkinlikte hala bedenin eğilmesine sebep oluşu.
- Bitmeyen yorgunluk: Bedenin ‘yas’ı sürekli bastırmaya harcadığı enerjinin bedeli.
- Beden, zihin inkar etse de, “henüz bitmedi” diye fısıldar. Yani yas yalnızca hatırlanması gereken bir hikaye değil, çözülmesi gereken bir fizyolojik düğümdür…
Tetikleyici uyarı: Bu yazı çocuklukta maruz kalınan ihmal, istismar ve travmatik ilişkiler gibi zorlayıcı içerikler barındırır. Amaç bilgilendirme ve farkındalık yaratmadır; bazı okuyucular için tetikleyici olabilir.












